Bir fare, pirinç dolu bir kavanoza düşer, bu beklenmedik bir ziyafettir onun için artık ve azık aramaya, orada burada koşturmaya gerek de yoktur hani. Öyle ya böylelerine otur oturduğun yerde derler, ne güzel işte pirinç dolu bir kavanoz içindesin. Ye, iç, yat ve sadece bu döngüyü tekrarla. Aslında ilk sıçrayış fareyi bu kısır döngüden kurtarabilir ama fareye göre buna ne gerek vardır ki ne de olsa kavanozun kenarı yakındır ve elini attığı her yerde de yemek vardır.
Günler geçer, kavanozdaki pirinç azalır, kavanoz derinleşir pirinç azalır ve kavanozdan çıkmak için da zıplamak oldukça zorlaşır, fare bunu fark eder, eder ama içinde bulunduğu bu gerçeği görmeyi pek de istemez. Günler, öğünler gelip geçer, farenin keyfi yerindedir, ne de olsa koşturmamakta, bir eli yağda bir eli balda, yattığı yerden pirinçler ağzına dolmaktadır.
Ancak kaçınılmaz son gelmiştir ve bir gün kavanoz boşalır, pirinç biter… Duvarlar kavanozdan çıkabilmek için artık çok yüksektir, pürüzsüzdür, tutunacak yer de çıkış da kalmamıştır. Fare yukarıdaki ışığa bakar ve çaresiz ölmeyi bekler. Mukadder an gelir zavallı fare “açlığın verdiği rahatlık”tan ölür.
Düşük seviyeli hazza karşılık sıfır bedel… Sürekli maaşlı, rahatlığa bulaşık kısır döngülü az getirili işler, öldürmeyecek de olsa insanı doyurduğu düşünülen sözde işler de böyledir. Evet sizi öldürmez ama bir yerlere de getirmez, sizi oldurmaz da hani. Bunlar ilk başta ödül gibi hissedilir ancak haddi zatında içinden çıkılamayacak birer tuzaktır. İnsanın hak etmediği her dopamin patlaması ona ilk başlarda kendisini rahatlatacağı hissini verir belki ama kişi bilmez ki her geçen gün dibe doğru gidiyor ve günler aylar geçtikçe battıkça batıyordur.
Bu kavanoz hikayesi bana nedense gözünü sadece maaşlı devlet işine diken son yıllarda türeyen günümüz genç insanını hatırlatır. “En azından sigortalı bir iş” algısı kişinin girişimcilik ruhunu, atılımcı fikirlerini birer birer iğdiş ederken “az olsun sürekli maaşım olsun” yanılgısı onu on yıllar boyunca içinden çıkamayacağı büyük bir cenderenin yani hikâyede geçen pirinç dolu ancak her gün tükenen bu kavanozun içinde hapseder.
Hayattaki rızık az getirili “maaşlı bir iş”ten ötedir. Dışarda birbirinden güzel nimetlerle, fırsatlarla, getirisi olan işlerle donatılmış kocaman bir dünya serilmiştir insanın önüne. Devlet kapısından başka ve o kapıdan elde edilecek gelirlerden kat be kat fazla getirisi olan alanlar vardır oysaki. Sanat, ticaret, ziraattaki uğraş alanları bu rızık kapılarının birer büyük rüknüdür aslında. Ve bu büyük rızık kapıları görmezden gelinip herkes gözünü gelir için devlet kapısına diktiğinde fertler, milletler fakir düşmeye başlar. Bediüzzaman’ın ifadesiyle (“İktisadsızlık yüzünden tüketenler çoğalır, üretenler azalır.) Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit toplum hayatının medârı olan "san'at, ticaret, ziraat" noksanlaşır. O millet de tedenni edip sukut eder, fakir düşer.” (Lemalar, s. 152)