‘Varlık’ ve ‘hareket’ dediğimiz şey, ‘Ânlık Var – Yok edilişlerdir’ (1/2)

Ayhan KÜFLÜOĞLU

Kâinatın, yapı ve mekânı olarak; “uzay – zaman” ve bu iskelet ve resim tuvali üzerinde yaratılan “varlık”; “bölünemeyen”, ontolojik olarak, “bölünmesi mümkün olmayan”; tanım-ta’rif icabı “nokta” gibi, daha alt parçası olmayan “piksel”lerden oluşmuşsa; ki mantıken de, “uzay-zaman-varlık”ın, sonsuza kadar bölünmesi, bölünebilmesi mümkün değil; bu, muhâl ve mümteni’. O hâlde; “uzay – zaman çerçevesi” ve bu “mahâl / çerçeve / tuvâl / film – fotoğraf karesi” üzerinde yaratılan “varlık”; “sürekli ve kesintisiz” değil; yani “süreksiz ve kesintili.” Yani: “Ânlık fotoğraf kareleri” arasında, boşluk / yokluklar var.

Diğer ifadeyle: Varlık ve madde’yi; böle böle, bölünemeyen en küçük parçasına ulaşmamız gerekiyor. Aynı durum: Varlığın yaratıldığı ve bağlı olduğu; “Uzay – Zaman” örgü ve ağı, “ân – mekân” kafes ve boyutu için de geçerli. Yani: Üzerimizden geçen zaman ve süre ve yaşadığımız zemin ve mekânı; böle böle, bölünemeyen en küçük parça / mesafe / süre / mekân / ân / noktaya ulaşmamız gerekiyor. Yani: Madde ve varlık, uzay ve zamanın, dibi var ve olmalı.

Çünkü: Zaman ve mekân, süre ve mesafenin, sonsuza kadar bölünebilmesi mümkün değil. Aksi hâlde, yani bunun mümkün olduğunu kabul edersek; biz varlığın, “sonlu – sınırlı” zamanda, “sonsuz süre, zaman ve mesafeleri” katedip, adım atmasının; hattâ hareket etmesinin, muhâl ve mümteni olması gerekirdi. Ama nefs-ül emirde, realitede, vak’âda durum, bunun tam tersi. Demek ki: Bölünemeyen en küçük zaman süresi ve mekân uzunluğu var ve biz, bu bölünemeyen ân – mekânlarda; “var – yok” şeklinde; “bir ân var, diğer ân yok” ediliyoruz. Yani: Varlık ve vücud ve hareketimiz; bu ânlık var – yokedilişler ve tekrar tekrar yaratılışlarla mümkün ve vâki oluyor. (Zenon’un, fikri, hocası Parmenides’ten alıp, ürettiği paradoksun çözümü de, burada gizli.)

Eğer yeni bir keşif, gözlem veya teoriyle değişmezse; şu ânki Quantum Fiziğinde, “enerji”, kesintili / kesik / süreksiz enerji paketçikleri; yani “ayrık tanecikler” olarak kabul ediliyor. İşte “enerji” için kabul edilen ve hattâ, etkileriyle indirekt gözlenen bu durum; uzay ve zaman ve madde için de geçerli olabilir ve olması için de, zaten mantıken bir mâni ve aklî çelişki yok. Hattâ olması gereken, zorunlu bir sonuç bence bu. Çünkü: Cüzde olan birşey; toplamı olan küllde, hayli hayli oluyor demektir!

Eğer durum buysa; tanım olarak, “çizgi veya doğru”nun; boyutsuz ve bölünemeyen, en küçük “nokta”ların, ardarda bağlanmasından, meydana gelmesi gibi; “zaman” da; bölünemeyen, yani “süre geçmeyen”, en küçük “ân noktaları”nın; Şimdiki Zaman Perde / Ekranında, ardarda yaratılması / gelmesinden, zuhur etmekte. Aynı bunun gibi; “Uzay / Mekân” da; bölünemeyen, en küçük “nokta / pikseller”in birleşmesi ve ân ve ân var – yok edilmesiyle, vücuda gelmekte. Bunun diğer bir sonucu olarak: “Hareket” de; “Kâinat Ân Beyaz Perde / Ekranı”ndaki bir film şeridinin hızlıca oynatılmasında olduğu gibi; ânlık var – yok, geliş – gidişlerle zuhur etmekte.

İşte bu, daha küçüğü olmadığı ve değişik parça ve bileşenlerden oluşmadığı için; daha fazla parçalanma ve ufalanması; yani nicelenip, “Quantize olması” mümkün olmayan; bu “bölünemeyen ve üzerinden süre geçmeyen, bu en küçük uzay – zaman –madde – varlık nokta / piksel”leri; Quantum Fiziğinde anlatılan “Planck Birim / Uzay-Zamanı” olabilir. (Yani: Yaklaşık 10-35 metreden daha küçük uzay / boyut / mesafesi ve yaklaşık 10-43 saniyeden daha küçük zaman / boyut / süresi.)

Eğer buraya kadar yaptığımız akıl yürütme ve çıkarımımız doğruysa; bu, bilim ve felsefede çok önemli ve nisbeten yeni kapı ve pencereler açabilir. Ve daha önemlisi: 1700’lerden beri çağımıza hâkim olan Bilim/sellik Epistemolojisinin (ve ontoloji, varlık anlayış ve nazariyesinin) bağlı ve bağımlı olduğu; Modern – Seküler – Lâik Paradigmanın, en başat inanç / aksiyom / önkabüllerinden olan; “Din ve Bilim” ile “Dünya ve Ahiret” arasında olduğuna inanılan, zihnî ve sun’î ayrımı da geçersiz kılar. Nedir bu yeni kapı ve pencereler? Meselâ:

1. Pencere)

Halâ birleştirilemeyen Quantum (Nicelik) Teorisi ve İzafiyet (Görecelilik / İzafiyet) Teorisinin birleştirilmesi; bu önvarsayım / aksiyom ve buna göre kurulacak, matematik ve varlık tasavvur / modeliyle, mümkün olabilir. Belki buradan; “kuvvet, enerji, ivme, hız, kütleçekimi ve zaman” gibi kavramlar ve bunlar arasındaki ilişki ve bağlantı; başka bir açıdan yeniden tanımlanıp; buradan yeni formül ve hipotez – teoriler üretilebilir. Hattâ ışığın; gözlem – ölçüm yapılıp yapılmamasına göre değişen, “dalga – parça” düalite / ikiliğine; (velev teorik bile olsa) bir çözüm yolu bulunabilir. Hattâ; “Herşeyin Teorisi”ne (Theory of Everything) benzer ama tüm “fizik – kimya – biyoloji – zihin ve madde – uzay – zaman”ı da birleştiren; daha büyük bir teori ve nazar (bakış açısı) ve varlık ve bilgi tasavvuruna, buradan ulaşılabilir belki…

2. Pencere)

Varlık ve hareket”i dediğimiz şey; “Plânck Ân-Mekânı”nda gerçekleşen; “ân’lık var-yoklar”la oluyorsa eğer. Bunun anlamı: Bilgisayar monitöründeki piksel noktalarının; biri sönüp, diğeri yanınca; görünüş ve algımızda, monitördeki “nokta” veya “çizgi” ve “resimlerin” hareket ediyormuş, “vehim ve algı, imaj ve görüntüsü” oluşması gibi; evrendeki, “varlık ve hareket” de, bu bilgisayar monitöründeki varlık ve hareketler gibi oluyor ve yaratılıyor demektir. Yani: Uzay – Zaman’ın yapı ve dokusu ve bu doku üzerinde yaratılan, “varlık ve hareket ve zaman”, böyle yaratılıyor ve / veya zuhur ve vücuda geliyor demektir.

Yani: Sinema Beyaz Perdesi veya bilgisayar ekranındaki gibi; Kâinat Ekranında da; biz fizikî varlıkların; bir ân var edilip ve sonra bu ân’ın yok edilip, yeni bir ân yaratılmasıyla; bu “ân’lık var – yok / gelme – gelme / 1 – 0 / Ol – Öl / Bekâ – Fenâ”ların; ardarda Kâinat Ekranında görünüp – kaybolmasıyla; “varlık ve uzay – zaman ve hareket ve kuvvet – enerji”nin varlık ve devamiyeti sağlanmakta. Yani: Kesikli – kesintili; yani süreksiz.

Bu; tüm varlık ve hareket, mekân ve zaman’ın, tek bir perde / ekran üzerinde yaratılması ve olması durumu; tüm zaman / ân ve mekânların, maddî ve fizikî herşeyin, hattâ tüm oluş ve hareketlerin, “tek bir ân’lık ekran / kare / beyaz perde”ye sığdırıldığı anlamına gelir! Fakat biz, “evren uzay – zaman film şeridi”ne yapışık, bağlı ve bağımlı olduğumuz için ve buradan çıkıp veya bakıp, fark ve zıttını bilemediğimiz için; fizikî vücud / mevcudiyetimizin, sadece “şimdiki ân – mekân”da olduğunu algılayamıyoruz. Zaten Biyolojik – Fizikî Varlığımızın; Geçmiş ve Gelecek Ân – Mekânlarda olmadığını farkedemeyiz; çünkü, biz sadece “var”ı biliriz. Tüm maddî varlıkla birlikte, biz de yok edildiğimizden, “yok”a şahid olamayız.

[Şahid olmak belki şöyle mümkün olabilirki:

Varlıkların bazılarının “var – yok” edilme ânları, senkronize ve aynı ânda olmasın. Hattâ belki, Çift Yarık Deneyindeki gibi; ışığın “parça veya dalga”ya çökmesi; bizim veya ışığın, aynı ânda var – yok edilmemesinden kaynaklanıyor olabilir. Veya: Mikro âlemdeki nesnelerin, var – yok ânlarının; makrodaki nesnelerden, farklı hız – sayıda olmasından kaynaklanıyor olabilir. Yani: Işığın, “parçacık” gibi davranmasının nedeni; “zihin veya bilinç veya gözlem ve ölçüm” yapmamız değildir. Ya da: Işığın, parçacık gibi davranmasının nedeni; biz ve ışığın, “var – yok” edilme ânlarının, senkronize ve aynı ânda olması ve kesişmesinden de, kaynaklanıyor olabilir. Biz ise; bu olayın nedenini, “zihin ve / veya gözlem – ölçümün etkisi” olarak, yanlış olarak yorumluyor da olabiliriz. Yani belki bunun nedeni: Işık ve bizim, aynı ânda “var” (parçacık) olmamız nedeniyle; zaten, ışığın ve bizim var olduğu ânda, gözlem yapmamızın mümkün olabildiğinden olabilir… Veya: Madem Relâtivite Teori ve Matematiğinin sonucu olarak; ışık hızında, “zaman” duruyor. Bunun anlamı: “Zaman”ın, bu evren / boyutumuzdaki akma hızının (daha doğrusu, uzay – zaman – maddenin var – yok hızının); ışık hızına eşit olduğudur. Yani: Işık hızına ulaşınca; zamanın akma hızı ve bizim hızımızla eşit olduğu için; birbirimize göre hızımız sıfır oluyor ve bunun sonucunda üzerimizden zaman akmıyor demektir; yani ivme sıfır demektir. Veya: Zaman’ın durma nedeni; ışığın, An’lık Var – Yok Kanunundan, muaf olması da olabilir. Bunun sonucu olarak: Belki ışık hiç hareket etmiyor ve hızı da yok; belki Uzay – Zaman – Madde’nin ânlık var – yokları; bizde, “ışığın hızı var” algı ve görünüşü doğuruyor. Belki bu sebepten; ışığın hızı, çıktığı kaynak ve gözlemciden bağımsız olarak, hep aynı ve sabit!... Madem başladık devam edelim: Belki “madde varlığın” yok edildiği ân; “melek ve ruhanîler” gibi, diğer manevî (yani biyoloji ve karbon tabanlı olmayan) varlıkların, var edilme ânları olabilir! Yani: Biz varken, onlar yok; onlar varken, biz yokuz!...]

İşte bu ve bunun gibi sebeplerle; kendimizde ve fizikî varlık ve harekette, kesintisiz bir devamlılık ve süreklilik ve akış var zannediyoruz. Uzay (mekân) ve Zaman (süre) arasındaki, bu kesiklik ve kopuklukları birleştirmemizin ve böyle görmemizin; böylece zihnimizde, yekpâre bir zaman ve mekân algı / imajı oluşmasının bir sebebi de: Hafıza ve vehim ve hayâlimiz.

Yoksa; “1 ân Geçmiş” zamana veya “1 ân Gelecek” zamana gidemediğimiz için; maddî ve fiziksel vücudumuzun, “1 ân”a sıkıştığı bedihî! Yani: Maddî – Biyolojik vücud / mevcudiyetimizin; (tıpkı bir resim ve fotoğraf karesi gibi) süre akmayan ve akması mümkün olmayan, “1 ânlık Şimdiki zaman”da olduğu; her ân yaşadığımız bir hâdise!

Mikrodan – Makroya, Zaman ve Mekân ve içerisindeki Varlık ve Faâliyet – Olaylar; Birbirlerinin benzeri, İcmâl ve Tafsili, Ayna ve İzdüşümüdür

Evren” dediğimiz; “Şimdiki Zaman-Mekân” beyaz perde ve monitöründe; “gelecek zaman”dan gelip, “şimdiki zaman-ân-mekân”a uğrayan / olan ve oradan “geçmiş zaman / ân”a dökülen ve oradan tekrar “gelecek zaman”a bağlanan, “dairevî” bir akış ve döngü şeklinde; varlık ve hareket ve hâdiseler, vücuda geliyor / yaratılıyor.

Herhâlde ‘zaman’ın “doğrusal(lineer) değil de, “dairesel / dairevî / döngüsel ve helezonik” olduğu konusunda, bir tartışma yoktur. Çünkü: Zaman’ın bu; başlangıç ve bitişleri tek noktada bağlayan, bu dairevî döngüselliği; mikrodan, makroya, tüm varlık ve varlığın hareketi ve geçirdiği hâl / tahavvül / tavırlara bakılıp; bizzat görünen ve müşahede edilen bir süreç.

Ana konumuz bu olmadığı için, birkaç örnek vererek geçelim: Zerreden – şemse; temel hareket olarak, herşeyin dönmesi…, Gece ve gündüz ve mevsimlerin dönmesi…, Kaos Matematiği ve Fraktal Geometrisinde geçen; “çekerler” (attractors)…, Kur’an-ı Kerîm’de anlatılan; tarihî ve / veya sembolik ve / veya arketip kıssa ve olay ve mu’cizelerin; (insan ve / veya toplum, madde ve / veya kâinat plânında,) zaman ve tarih içerisinde tekrar etmesi ve edecek olması…

Meselâ: Babamız Âdem Âleyhisselâm’ın “toprak – su” karışımından yaratılması gibi; onun maddî ve manevî varis ve mirasçıları olan biz Âdemoğulları da; topraktan yaratılıyoruz; çünkü topraktan besleniyoruz. Aldığımız gıdalarla, vücudumuza giren toprak elementlerinden, hücre ve vücudumuz inşa ve yenileniyor. Anne – babamız ve biz, (velev hayvansal gıda bile alsak, son tahlil ve temelde) topraktan besleniyoruz… Gene meselâ: Âdem babamızın, Cennet gibi bir yerden, Dünya’ya indirilmesi gibi; biz Âdemoğullarının da; mâna olarak buna benzer veya aynı, fakat madde ve şekil olarak farklı; aynı olayları yaşıyor; aynı süreç ve imtihanlardan geçiyoruz. Meselâ: Cennet gibi, korunmalı ve kılımızı bile kıpırdatmadan herşeyin ayağımıza geldiği “anne rahmi”nden; aşağıya, dünyaya iniyor / düşüyor / doğuyoruz… Meselâ: Hz. Âdem Âleyhisselâm’ın yaşadığı “Ta’lim-i Esmâ” hâdisesi gibi; dünyaya doğan her Âdemoğlunun da, eşyanın isim ve anlam ve işaretlerini öğreniyor; yani dil (anadilini) öğreniyor. Meselâ: Her Âdemoğlunun; büluğa erip, (kendisinin ve / veya neslinin, sonsuza kadar yaşaması ve devam etmesi ve unutulmaması isteği gibi nedenlerle) “Yasak Şecere”yi arzulaması ve temas etmesi ve bu aşamadan sonra; herşeyin ayağına geldiği ve iyi – kötü farkını bilmediği, “Çocukluk Cenneti”nden çıkması; böylece, doğumla yaşadığı, “dünya”ya ilk düşüşten sonra; tekrar, ikinci bir aşağıya düşerek, “dünya hayatı”na inmesi; büyümesi ve böylece sorumluluk alması, çalışması, yorulması (peşin Cennet’in olmaması). Yani: Nasıl ki; ilk doğduğumuz / yaratıldığımız yer olan anne rahminde, büyümekten ve buraya sığmamaktan kaynaklı, dünyaya doğmak / inmek zorunda kaldık; aynı bunun gibi, büyümekten kaynaklı, ergenliğe geçmek nedeniyle; herşeyin ayağımıza geldiği Çocukluk Cenneti’nden, artık çalışarak kazanmak zorunda olduğumuz, dünyaya; yani çalışma ve yorulma hayatına iniyor / başlıyoruz!...

Meselâ: Saçsız, dişsiz, buruşuk ve konuşma bilmez doğup; sonra yaşlanınca da, (filmi başa sarar gibi) aynı duruma dönmemiz… Anne – baba ve bizim yiyip – içtiğimiz topraktan; toprak elementlerinden yaratılıp ve sonra ölünce, mezarda; tekrar, aynı kaynağa (toprağa) dönmemiz…

Elhasıl: Herşeyin başı ve sonu, “dairevî(ve belki yükselen ve alçalan, sağ – sola da hareket eden ve dönen, dairesle helezon şeklinde) birbirine bağlı. Yani: Mikrodan – makroya, “zaman” ve ayrıca “mekân” içerisinde; birbirine benzer şekilde birbirini tekrarlayan; yani aynı patern ve şablonları takip eden, aynı ve/veya benzer örüntü ve kalıplar var. Zaman ve mekân içerisinde ayrı ayrı olan, bu benzerlik ve dairesel tekrarlar arasında, sadece; icmâl ve tafsil, küçük ve büyük, tohum ve ağaç gibi bazı farklar var…

Yukarıda, ‘zaman ve tarih’ üzerinde olan, bu kendini tekrarlayan ve benzer olan, bazı hâdise ve durumlara ve bunlardaki, benzer örüntü ve şablonlara örnekler verdik. Şimdi ise; ‘mekân ve boyut ve insan’ üzerinde, kendini tekrarlayan ve benzer olan, bazı örüntü ve şablonlara örnekler vereceğiz:

Meselâ: Mikro âlemde, ‘atomların’ ve makroda da, ‘gezegen-yıldızların’ benzer olması gibi. Veya DNA ve Samanyolu’nun, ‘helezonik’ şekli gibi… Veya: ‘İnsan’ denilen, harita ve çekirdek / tohumda; üzerinde yaşadığı dünyadaki şeylerin ve ayrıca, diğer âlem / kâinatlarda olan şeylerin; küçültülmüş örnek ve nümune ve benzerlerinin bulunması ve bunların, onlara âlamet ve misâl olması gibi. Meselâ: İnsanın, et veya derisini ‘toprağa’ benzetirsek; bu insan toprağının üzerinde çıkan değişik boy ve türdeki kılların; yeryüzündeki çeşitli ot ve bitkilere işaret etmesi ve benzer olması gibi. Aynı insanın; göz, burun, ağız vs… çıkan çeşitli sıvıların; yeryüzündeki türlü yeraltı ve üstü sulara, işaret ve kinaye olması gibi. İnsanın içindeki çeşitli cins ‘kemiklerin’; yeraltındaki çeşitli türde ‘taş ve kayalara’, örnek ve misâl olması gibi. Damarlarında akan ‘kırmızı kanın’; yeraltında akan ve bir çatlak bulunca, dışarı çıkan ‘kırmızı lavlara’, alâmet ve metafor olması gibi… İnsandaki ‘hayâl’ yetisinin, Âlem-i Misâle; ‘hafızasının’ ise, Amel Defteri ve ayrıca, Levh-i Mahfuza işaret ve âlamet ve belki benzer olması gibi…

Yukarıda; mikrodan – makroya, zerreden – şemse; zaman ve tarih, mekân ve boyut, insan ve hâdiseler üzerinde; birbirine benzer ve birbirini tekrar eden, bazı örüntü ve durumlara örnekler verdik. Verdiğimiz bu örnekleri, siz de çoğaltabilir; hattâ daha da spesifik hâle getirebilir ve daha üst düzeyde benzerlikler bulabilirsiniz.

Kâinat ve âlemlerin, zaman ve mekânların, varlık ve hâdise – durumların yaratılışında, Sünnetullah’ın böyle cereyan etmesinin hikmetlerinden birisi şu olabilir; böylece, gözlerinin zayıflığından, mikrodaki harfleri okuyamayanlar; aynı mâna ve işaretleri, büyük harf ve cümlelerle yazılmış olarak, makroda görüp – okuyabilsinler diye. Veya: Makroyu, büyüklüğünden okuyamayanlar; mikroda, okuyabilsinler diye. Veya: Okunanların, birleştirilme ve tevhid edilme güçlüğü yaşanmasın ve böylece, kâlp – zihin, yorulmasın – dağılmasın diye. Böylece; her nev, her cemâat; melekten – semeğe, zerreden – şemse; aynı mesaj ve dersi alabilsinler ve bu dersleri her yerde görüp; böylece unutma, unutkanlık ve gaflet basmasın diye… Hem bugün ve hem de yarın; hem burada ve hem de orada; yani devamlı ve her yerde olarak; her mahlûk, kendi tür ve fıtratına göre, dersini alsın diye. Yaratılan veya doğan her insan ve başka varlık; bilgi ve haber alma hakkından mahrum kalmasın diye. “Bizim, bundan haberimiz yoktu” demesinler diye…

İşte bunlar gibi gayelerle ve belki bilmediğimiz, çok daha başka hikmet ve amaç ve faydalarla; yaratılış böyle cereyan ediyor. Yani: İster; “küçük olduğu için, uzak görünen” şeyleri büyüten mikroskopla bakalım ve isterse; “uzak olduğu için, küçük görünen” şeyleri yaklaştıran teleskopla bakalım; aynı şeyler, farklı büyüklük ve harflerle yazılmış ve yazılmaya devam ediyor…

Elhâsıl: Sünnetullah ve Kader Kanunundan kaynaklanan bir Emr-i Kevnî / Tekvinî sonucunda oluşan, bir çekim (attractors – attract/ion) [ve/veya itmeyle]; varlık ve hâdiseler, bu olasılıklara çekilip; sanki bu merkez ve olasılıklar etrafında, bir nevi tavaf yapıp, dönüyorlar. Belli bir olasılık ve gerçekliğe çöküyorlar. Bunun sonucunda: Mikroda yeralan ve rastgele ve tesadüfî gibi görünen zerrenin hareket ve durum ve olasılıkları; makro ve bütünde, yerini, belli bir olasılık ve patern ve gerçekliğe bırakıyor… Eski deyişle, Tevhid ve vahdet Nazarıyla ve yeni isimlendirmeyle, Bütüncül ve holistik Paradigmadan bakınca; resmin bütününde, görünen bu.

Ana konudan gene saptık. Yani: “Evren”i; hiç hareket etmeyen, sabit bir sinema Beyaz Perdesi veya bilgisayar / Tv ekranına benzetirsek (ki aslında evren de, bu ân’lık var – yoklarla mütevavvil ve hemhâl); bu hareket etmeyen, yani daha küçüğü olmadığı / bölünemediği için, üzerinden zaman ve süre akmayan, bu “Şimdiki ân – Zaman – Mekân Evren Beyaz perde ve Ekranı”nda; varlığın, makro ve mikro plânda, devamlı ân’lık var – yok edilişleri; görünüş ve algımızda, kesintisiz bir varlık ve hareket ve zaman olduğu, vehim ve imajı doğurmakta!

Bu yazımızı, bir “şecere ve ağaca” benzetirsek; “uzay – zaman ve varlık – hareketinin, ân’lık var – yoklarla, vücuda geldiği” anakonu / ağaç gövdemizde, kalınca bir yan dal uzatacağız. Şöyle ki:

Uyku – Rü’ya – Uyanma metaforu üzerinden; Dünya Hayatı ile Ahiret Hayatının, Simetrik yansıma ve Çiftyönlü etkileşim ve Benzerliği

Bir önceki paragrafta; zaman akışının, “dairevî” olduğunu söylemiştik. Evet; “ânlık bir film-resim karesi” gibi; zaman ve hareketin mümkün olmadığı; yani zamanın akması ve bölünmesi mümkün olmayan; yani daha küçük nokta ve süresi olmayan, ardarda geçen, zaman noktalarının, “şimdiki zaman-ânfilm-resim kare / beyaz perde / monitörüne gelmesiyle / olmasıyla, husule gelen “zaman”, dairevî.

Bunun sonucu olarak: Geçmiş zamanımız, tekrar gelecek zamana bağlanıyor ki; bu sebepten, öldü ve ‘geçmişte bıraktık’ dediğimiz sevdiklerimizle, tekrar, gelecekte (yani ‘gelecek’, ‘şimdi’ olunca) buluşacağız. Tıpkı: Uykuda gördüğümüz bir rü’yada, ‘öldü’ gördüklerimizin; uyanınca, ölmediklerini görmemiz gibi…

Bu yaşadığımız fiziksel – dünyevî hayat ve içinde bulunduğumuz evren ile anne rahminde ölüp, dünyaya doğunca yaşadığımız evren farkı gibi; işte dünyada ölüp, ahirete uyanıp / dirilince; şimdi yaşadığımız bu hayat ve evrenin, ahiret âlemlerine göre; “rü’ya” gibi, zayıf ve istikrarsız bir varlık mertebesinde olduğunu farkedeceğiz. Bu dünya hayatı ve içerisindeki; “zayıf maddî – fiziksel vücud mertebemiz”in; “kuvvetli ahiret vücud mertebesi”ne göre; gayet sönük ve zayıf bir gölge ve izdüşümü olduğunu göreceğiz.

Aynı bunun gibi; “dünya” da, büyük bir “rahim” olup; ‘beşer’ olarak doğup, ‘insaniyet’e ulaşan insanoğlunu; Büyük İnsanın (Âlem-i Kebir) ölümü olan Kıyamet-i Kübrâ’da, Haşir Meydanına dökecek. Diğer, başka bir “rahim” olan “kabir”den, buraya doğacağız…

Rü’yanın içinde yaşarken, uzun ama uyanınca kısa olduğunu anlamamız ve kitaplarda, rü’yaların birkaç saniye sürdüğünü öğrenmemiz gibi… Veya: Rü’yada öldüğünü gördüğümüz birisinin, uyanınca, aslında ölmediğini görmemiz gibi... Veya: Dünyada başımıza gelenler veya bizim eylem / amellerimizin; tâbir ve anlam ve hakikâtini, ahirete uyanınca görmemiz gibi… Yani: Algı ve eylemlerimizin, tabir ve tefsirini; yani ahirete, ne şekilde yansıdığını ve meyve verdiğini (etki – tepkisini); orada göreceğiz…

Yani: Bu dünyada “mücerred ve soyut, zihnî ve manevî” sandığımız / algıladığımız, her amel ve eylem ve düşüncemizin; ahirette, “müşahhas ve somut, fiziksel ve maddî” bir yansıma ve etki ve izdüşüm ve vücudu vardır. Meselâ: “Faiz yemek, gıybet etmek, dedikodu yapmak…” gibi “soyut” eylemlerin; ahiret âlemlerine, “domuz eti yemek, insan eti yemek, ateşe odun taşıyan odun hammalı olmak, yılan – akrep…” gibi; somut yansıma ve etki – tepkileri vardır…

Ve biz şu ânda; bakış (nazar) ve düşünce (niyet), hâl / hâlet, his ve eylemlerimizle; şu ânda (realtime / eşzamanlı / aynı ânda), Cennet ve/veya Cehennemimizi inşa ediyoruz! Hergün uyuyarak, bir nevi ölüyor ve her sabah diriliyoruz! Hergün bize, Münker Nekir; “Rabbin kim?” diye soruyor. Yaptığımız tercihler ve seçtiğimiz yollarla; hergün, Sırat Köprüsü’nden geçiyor veya geçemiyoruz! Ölürken sekerâtta ve sonra kabir ve ahirette de; işte bu dünyadaki vize sınavlarından aldığımız puana göre; puanlarımız belirlenecek / belirleniyor…

Yukarıdaki paragrafta; Dünyada soyut ve manevî, hattâ zihnî olan şeyler; bu “dünya hayatının”, simetrik yansıma ve izdüşümü olan “ahiret”te, (simetrinin bir sonucu olarak) “fiziksel ve somut” olarak görünür demiştik ya. Meselâ: Hoşuna giden bir çiçek veya manzaraya bakarken veya tanıdığın-sevdiğin bir insana bakarken; içimizde hangi hisler doğuyorsa; yani “somut” çiçek veya “somut” insan; içinde, hangi “soyut ve manevî vücud” ve “his ve etkiler” doğuruyorsa içimizde; aynı bunun gibi; meselâ “Fatiha Suresi”ni dinlemek veya okumanın, bizde doğurduğu “algı – imaj – his – çağrışım – tasavvur – tahayyüller”e göre teşkil ve inşa edilmiş; “somut ve fiziksel ve canlı ve şuurlu bir Fatiha”yı, ahirette göreceğiz; suret ve siretini bilmem ama, o Fatiha Suresiyle tanışacağız. Yani: “Soyut Fatiha” Suresinin; ahirette, “Somut Fatiha” olduğunu göreceğiz!

Elhasıl: Herkes kendi siretine göre, ayrı surette görecek Kur’ân-ı Kerîm’i, âyet ve surelerini. Tıpkı: Dünyadaki bir insanı, herkesin farklı görmesi, farklı tanıması gibi. Yani dünyadaki bir insan, tek bir şahıs olduğu hâlde; onu tanıyan kişilere göre, başka başka görünmesi / tanınması / olması gibi. Yani “eş, oğul, dayı, baba, kardeş, usta, öğretmen, şoför…” sıfatlarıyla görünmesi gibi. Veya: Aynı kişi; aynı sosyâl statü ve rolde bile olsa; o kişiyi, herkesin farklı tanıması, bilmesi gibi. Çünkü: Aynı kişinin, herkese farklı davranması gibi.

Yani: Burada “soyut ve manevî” ve belki “hissî ve aklî” olan; orada “somut ve fiziksel” oluyor / yansıyor; tezahür ve teşahhus ediyor. Tıpkı: Aynadaki yansımamız gibi; bizim solumuz, aynadaki sağımız oluyor. Aynada sağ – solun değişmesi gibi; dünyada “kötü ve çirkin ve şer” zannettiğimiz / algıladığımız / hissettiğimiz şeylerin; ahirette, “iyi ve güzel ve hayır” olduğunu göreceğiz. Tıpkı: İçindeyken, çirkin ve kötü gördüğümüz bir rü’yanın; uyanınca, tabirinin ve neticesinin, çok güzel çıkması gibi. Veya: Altından ırmaklar akan bir konakta yaşadığımızı gördüğümüz için, bize çok güzel gelen bir rü’yanın; uyanınca, tabirinin, vefatımızın yaklaştığını ve yakın zamanda öleceğimizi haber vermesi gibi.

Veya: Rü’yadayken başımıza her ne kötülük gelirse gelsin ve rü’yada ne kadar acı çekip, üzülürsek üzülelim. Ama uyanınca, bu rü’yada yaşadığımız kötü şeyler ve acıların, ne kadar önemsiz olduğunu anlamamız gibi. Dahası: Rü’yada yaşadığımız bu şeylerin, gerçek ve fiziksel olmadığını anlıyoruz. İşte Ahiret Hayatına göre de; bu Dünya Hayatının varlık mertebesi, “gerçek ve fiziksel” değil. Yani: Ahirete göre, bir “rü’ya” gibi, zayıf ve kısa ve flû bir vücut mertebesinde, bu Dünya Hayatı. Gölgevarî bir vücud / mevcudiyet, bu dünya ve varlık!

İşte; rü’yadayken, rü’yada olduğumuzu bilmemekten mütevellid, bu rü’yanın maddî ve fiziksel ve gerçek olduğunu düşünmemiz gibi; bu uyanıklık âlemimiz olan Dünya Hayatının da, çok maddî ve gerçek ve asıl olduğunu zannediyoruz! Tıpkı: Anne rahmindeyken, bu dünyayı bilmediğimiz ve başka bir dünya tanımadığımızdan; orayı gerçek ve asıl ve kalıcı dünyamız zannetmek ve bu sebepten, dünyaya doğmak istememek ve bu sıcak yerden ayrılmak istememek ve bu sebepten, ağlayarak bu dünyaya gelmemiz / doğmamız gibi; aynı şekilde, öbür dünyayı da bilmediğimizden; bu dünyada ölüp, öbür dünyaya doğmak istemiyoruz ve gene ağlaya ağlaya ve istemeden ve bir bebek gibi korka korka bu “dünya rahmi”nden ayrılıyor ve öbür dünyaya, istemeye istemeye gidiyoruz!

Halbuki anne karnındaki bebekle konuşmak mümkün olsa da desek ki: “Senin burada, göbek kordonu vasıtasıyla; annenden sana geçip, vasıtalı yediğin erik – çilek gibi gıdaların asılları var dışarıda. Varlık ve hayatın için tehlikeli ve buradaki hayatının son bulması ve ölmek gördüğün ve bu sebepten ayrılmak istemediğin ve zorla – ağlayarak ayrıldığın bu yerden çıkıp, dünyaya doğarsan; bu gerçek ve asıl dünyada, bu yediklerinin asıllarını; vasıtasız, bizzat ağzınla yiyecek – koklayacaksın!... Burada, senin; ölmek ve yaşamının bitmesi olarak gördüğün ve tehlikeli bulduğun ve tünelden düşmek olarak gördüğün şeyin; dünyadaki tabiri ve aslı, dünyaya doğmaktır; daracık bir yerden, gepgeniş ve zengin bir hayata çıkmaktır!... Hem vücudunda yaratılan, bu mide ve ağız, böbrek gibi cihazların; bu dış dünyaya hazırlık ve orada kullanmak için veriliyor bunlar. Aksi hâlde; sendeki bu ayak, göz, burun vs.; bunların sana verilmesi, bir nevi israf ve abes ve saçma olur; bu yerde, sana da ağırlık olur! Halbuki bilsen ki: Bütün bu biyolojik ihtiyaç ve manevî istek ve biyolojik organların; sana, bu dünya için verilmiş! Elhâsıl: Sendeki bu maddî – manevî potansiyel ve kabiliyet; henüz görmediğin için, kabul etmekte zorlandığın bu dünyanın, varlık ve özelliklerini gösteriyor ve bu dünyanın işaret ve delili oluyor aslında. Sendeki bu biyolojik ve zihinsel cihazlarındaki zenginlik ve potansiyel, bu dünya için…”

Devam edelim, meselâ: Nasıl, rü’yada elimiz kesilirken; aslında fiziksel elimizin kesilmediğini, uyanınca anlıyor ve “Aaa! Elim gerçekten kesilmemiş!” deyip, sevinip – şükrediyoruz. Öyle de: Bu dünyada elimizin kesildiğini görür ve elsiz yaşarken; ahirete gittiğimizde, gerçek elimizin kesilmediğini göreceğiz ve sevineceğiz. Gerçek vücud ve varlık, benlik ve ruhumuzun, sapasağlam olduğunu göreceğiz. Biyolojik, maddî, fiziksel bedenlerimizi, bir “avatar ve araç” gibi kullanan “ruhumuz”a ve ahirettekşi gerçek fiziksel bedenimize; gerçek vücud ve kişilik ve benliğimize, hiçbirşeyin olmadığını göreceğiz; uzuvlarımızda hiçbir eksikliğin olmadığını, hiçbir zararın verilmediğini göreceğiz. Çünkü ve zaten; bu hayatta, bu gerçeklikte, “ben” zannettiğimiz, bu fiziksel – biyolojik – maddî vücudumuzdaki organlarımız, atom ve hücreler; çıkardığımız bir elbise gibi, her sene değişiyor! Gerçek ve temel, değişmeyen asıl benlik ve bilincimiz ve ruhumuz (bir nevi bilgisayar programı gibi); bu değişen vücudlarda, yolculuğuna devam ediyor. Öldükten sonra da; ahirette, biyolojik – fiziksel başka bir vücud elbisesi giyecek ve orada yolculuğuna devam edecek, ebediyyen…

Çünkü ve zaten; şu dünyada kullandığımız, “maddî – fiziksel – biyolojik bedenimiz”in asıl fonksiyon ve görevi: Maddî ve niceliksel olmadığı için, maddeyle direkt temas ve etkileşime giremeyen “ruh”umuzun; dünya boyutuna girmek ve dünyadaki maddeyle temas etmek için (meselâ, elmanın tadına bakabilmek için) kullandığı bir arayüz (interface), bir geçit, bir kapı, bir berzah, bir avatar, bir binek, bir köprü, bu vücudumuz! Yani: Gerçek varlık ve vücud, benlik ve kimlik, kişilik ve bilinç, hayat ve şuurumuz olan “ruhumuz”un; dünya boyutuna girmek ve iletişimde bulunmak ve maddeye dokunup – temas edip, onu etkileyebilmek için, kullandığı bir araç, bu biyolojik bedenimiz. Yani: Bu fiziksel beden, biz (ben) değiliz; sadece geçici bir süre kullandığımız bir avatar, bir araç, bir gemi. Zaten yukarıda dedik; biyolojik organ ve hücrelerimiz, ortalama bir sene içerisinde, tamamı, tümden ölüyor – değişiyor ve yerine, yenileri geliyor ama asıl kişilik ve zihnimiz, ruh ve benliğimiz, akıl ve bilincimiz hep aynı ve sabit kalıyor, değişmiyor.

Fakat ruhumuzun, biyolojik bedene bağlanmasının bazı dezavantajları da var. Meselâ: Maddî bedenin bağlı olduğu fizik kanunlarına, o da bağlı oluyor ve bedenin etkilendiği; “sıcak – soğuk, acı, yorulma” gibi şeylerden, o da etkilenip; üşüyor, acıkıyor, susuyor vs...

Ruhumuzun yaşadığı bu kısıtlılıklardan daha büyük kaybı: Geldiği yeri unutması! Bu bedene sımsıkı sevgi ve bağlılığından ötürü; kendini ve geldiği yeri unutması ve bu bedeni, aynı kendisi zannetmesi; bu bedende, fâni olması! Kendini kaybedip, geldiği yeri unuttuğu için; hâliyle, gideceği yeri de hatırlamaması! Ruh’un bu, bedene karşı zaafı konusunda; İmam-ı Rabbanî Hazretleri (R.Â.), Mektûbat kitabında; ruh’un manevilik şeffaflığını kaybedip, böylece bir aynaya inkılâp etmesi ve böylece El Esmâ-ül Hüsnâ’nın tecelli ve tezahürlerini daha net göstermesi için; bu ruh’un, toprak maddelerinden yapılmış, saydam olmayan “fizikî – biyolojij beden” ile birleştirildiğini ve böylece, bu beden–ruh birleşiminin, tecelli ve tezahürleri tutan ve daha iyi yansıtan bir “ayna” hüviyeti kazandığını söyler. Tıpkı: Camın, şeffaflık ve saydamlığını kaybedip, ayna ve yansıtıcılık özelliği kazanması için; camın arkasının sırlanması; yani gümüşî renk ve siyah toprak maddeleriyle sıvanması ve kaplanması gibi. Veya: Gündüz vakti, şeffaf ve saydam olan pencere camlarının; akşam karanlığının çökmesiyle, ayna ve yansıtıcılık hüviyeti kazanması gibi…

Zaten Bedî’üzzaman Hazretleri’nin (R.Â.) dediği gibi: “Şeffaf şeylerin aynası, ne kadar kesif ve karanlık olursa ve kesif şeylerin aynası da, ne kadar şeffaf ve saydam olursa; zıtlarını, o kadar daha iyi ve net gösterir ve yansıtırlar.”

Bir sinema Beyaz Perde ve Ekranı gibi; Tüm Maddî – fizikî vücudlar, “ân”da ve “ânlık” Var ve Yok ediliyor

Buradan çok sonuçlar çıkar. Meselâ: Seyrettiğimiz ve yaşadığımız bu “Dünya Hayatı Filmi” bitmeden ve filmin sonunu görmeden; bu hayat ve dünya hakkında, her ne felsefe ve spekülâsyon yaparsak yapalım, boş! Çünkü daha film bitmemişken, biz yorum yapmaya başlıyoruz! Belki filmin sonunda; “kötü” zannettiğimiz o kişinin, aslında “iyi” birisi olduğu anlaşılacak!

Meselâ: Adamı kesiyor ve acı çektiriyor zannederken; belki filmin sonunda, o kesmenin, bir ameliyat ve tedavi olduğunu; belki içindeki kurşunu çıkarıyor olduğunu göreceğiz!... Veya bizi seven ve şefkâtli sandığımız birisinin; aslında tam tersi, çok merhametsiz ve acımasız, kötü birisi olduğunu göreceğiz. Meselâ: “Sabah okula gidecek, akşam geç yattı, yorgun, biraz daha uyusun…” diyerek, çocuğunu Sabah namazına kaldırmayan bir annenin; böyle yaparak, ahirette, aslında o çocuğa çok kötülük yaptığını göreceğiz! Aslında çocuğuna şefkât etmediğini göreceğiz! Ahirette o anne, yaptığı bu kötü şeyden, pişman olacak; hattâ belki o çocuk, annesinden şikâyetçi olacak; “Anne! Bana bu kötülüğü nasıl yaptın!?” diyecek; belki bu sebepten, anne, çocuğundan kaçacak! Ahirette, çoğu insan, bu gibi sebeplerden; birbirlerinden utanacak ve kaçacak, karşılaşmak istemeyecekler!... Yani: Bu Dünya Hayatı Rü’yasında; “şefkât ve iyilik” olarak görünen şeyin, tabir ve yansıma ve zuhurunun; ölerek – uyanacağımız, asıl olan Ahiret Hayatında; “merhametsizlik ve zulüm” olduğu görülecek aslının ve tabirinin, mahiyet ve hakikatinin!...

Ne diyorduk: Biz insanlar; dünyada gördüğümüz/yaşadığımız/algıladığımız/yaptığımız tüm “eylem” ve “maddî ve fiziksel varlıklar”ı; içimizde, “soyut hislere, manevî vücud / mevcudlar”a çeviriyoruz. İçimizde istihâleye uğrayarak, “soyutlaşmış ve manevîleşmiş” bu “vücudlar”; ahirette, tekrar “somut ve fiziksel vücutlara” dönüyor / dönecek; hattâ bir kısmı, ahiret âlem / boyutlarına, şu ânda yansıyor / yansımakta. Bu yansıma – etki sonucu; oradan birşeyi tahrik etmiş veya canlandırmışsak; o şey de, bize etki edip – yansımakta.

Ahiret Hayatına göre, vücud derecesi, bir “rü’ya” zayıflığında olan bu Dünya Hayatında; sırf üzülüp – acı çektiğimiz için, bize “çirkin ve kötü ve şer” görünen olayların; “şer” olarak tanımlayıp – etiketlediğimiz olayların; Ahiret Hayatına doğduğumuzda, aslında “güzel ve iyi ve hayır” olduğunu göreceğiz.

Meselâ: Rü’yada, kolumuzun kopması olarak gördüğümüz ve algıladığımız ama aslında bizzat yaşamadığımız (yani uyanıklık âlemindeki fizikî bedenimize bir zarar gelmediği) o rü’yadaki acı hâdisenin; uyanınca, hakikâtte vücudumuzdan bir parçanın kopmadığını görmemiz gibi. Ve üstelik; o, rü’yada gördüğümüz kolumuzun kopması hâdisesini tabir ettirdiğimizde, rü’yada bize “şer” olarak görünen o olayın; uyanıklık âleminde başımıza gelecek çok güzel bir hâdiseye işaret edip, somutlaştığını; yani aslında o “şer” olarak gördüğümüz olayın, aslının ve neticesinin, hakikât ve tabirinin, “hayır” olduğunu görmemiz gibi. Yani: Rü’yadaki şerrin; uyanıklık âleminde, yani hakikâtte, aslında “hayır” olarak somutlaşıp – yansıdığını görmemiz gibi.

İşte bunun gibi; (bir bilgisayar simülâsyonunda yaşayan, iki boyutlu, çizgi varlıklar gibi) içinde olduğumuz için ve kıyas edebilmek için daha rasih ve varlık derecesi daha yüksek bir varlık görmediğimizden, buna bakarak kıyas yapamadığımız için; bize, çok gerçek ve maddî ve fiziksel gelen bu “Dünya Hayatı Rü’ya – Simülâsyonu” ve temsilinde; “kolumuzun kopması” gibi, bize şer olarak görünen olayların; gerçek fizikî – maddî varlık ve hayat olan “Ahiret Hayatı”na uyandığımızda; asıl uyanıklık olan bu âlemde, gerçek ve fiziksel, maddî vücudumuzdan, hiçbir parça kopmamış olduğunu göreceğiz. Üstelik: Dünya rü’yasında kolumuzun kopması hâdisesinin; ahiretteki tabir ve tefsirinin, göreceğimiz çok güzel birşeye alâmet ve işaret ettiğini ve bunun gerçekleşip, somutlaştığını göreceğiz ve sevineceğiz!

Dünya Rü’yasında gördüğümüz olayların; tabir ve tefsirini ahirette öğreneceğiz; mahiyet ve hakikâtini, ahirette göreceğiz. Rü’yada gördüğümüz bedenimize gelen zararların; uyandığımızda, aslında gerçek bedenimize hiçbirşey olmadığını görmemiz gibi; gerçek hayat olan ahirete uyanınca da; buradaki (ahiretteki) gerçek bedenimize; aslında hiçbirşey olmadığını göreceğiz. “Oh! Dünya hayatı rü’yası görmüşüz; gerçek değilmiş!” diye sevineceğiz. Dünya Hayatı Rü’yasında “ölmüş” gördüğümüz sevdiklerimizin; burada yaşıyor olduğunu görüp: “Oh! Rü’yaymış, gerçek değilmiş; gerçekten ölmemişler!” diye sevineceğiz.

Rü’yada ölenin, aslında ve hakikâtte, bu dünyaya uyanması / doğması gibi; dünyada ölünce de, Ahiret’te uyanacağız. Uykuda gördüğümüz rü’yalarda, bu fizikî dünyamızı hatırlamamamız; ancak uyanınca hatırlamamız gibi; Ahiret Hayatına uyanınca da, burasının (ahiret’in) aslî hayatımız olduğunu hatırlayacağız.

Tıpkı dünyada gördüğümüz rü’yaların çok kısa sürmesi ama rü’yanın içerisinde yaşarken, uzun gelmesi gibi; ahirete uyanınca da; aslında ve hakikâtte, bu dünyada çok kısa bir zaman geçirdiğimizi farkedeceğiz. Tıpkı: İki boyutlu bir film uzay – zaman şeridinde yaşayan resim insanlara göre 70 yıl süren bir ömrün; o filmi, üç boyutlu uzay – zamanda yaşayıp, dışarıdan seyreden ve hızlıca ileri saran, biz insanlara göre; asıl geçen sürenin, 1 dakika, 1 ân olması gibi…

Dikkat edilirse burada; “doğum – uyku – rü’ya – uyanıklık” ve “ölüm – dirilme – gerçek fizikî hayat – ahiret” arasında benzerlik olduğu kadar; bunlar arasında bir nedensellik ve interaktif ilişki ve bağlantı da var. Yani burada, bir metafor ve analojiden, çok daha fazla birşeyden bahsediyoruz! Zaten şu ânki Bilim’e göre, en temelde; bu dünyayı bile “beynimizdeki” bir simülâsyonda yaşıyor ve algılıyoruz! Yani: Gözümüzle gördüğümüz eşya, renk, tat, koku, ısı, soğuk, dokunma hissi vs… hepsi; karanlık kafatasımızın içerisindeki, ses ve ışık girmeyen beynimizde algıladığımız ve duyumsadığımız ve hissettiğimiz şeyler. Yani: Rü’yalarımızı da beynimizde yaşadığımız gibi; uyandığımızda da, bu maddî dünyayı ve hatta kendi kendi fiziksel vücudumuzu da, beynimizde / beynimiz vasıtasıyla algılıyoruz! Yani: Yaşadığımız maddî – fizikî dünyayı bile; böyle, beynimizde temsil ve simüle edip, algılıyoruz. Zaten beynimizdeki bu algı ve hislerin dışına çıkıp; beyindeki bu temsil / model / ayna / simülâsyon olmadan; maddî eşyayla, birebir temas etmemiz ve dokunmamız mümkün değil. (Aslında; çevremizdeki maddeye, fiziken birebir temas etmemiz de mümkün değil; çünkü nesne ve bu nesneye dokunmak için uzattığımız elin atomları birbirini iter ve birebir temasa izin vermez. Aksi hâlde; maddeyi oluşturan atomların bağlantı ve yapıları bozulur, darmadağın olur. Fakat konumuz bu değil, konumuz açısından bir önemi de yok.)

Uyku ve uyanıklık âleminin tek benzerliği de; sadece bu, Dünya ve Rü’yayı beynimizde simüle edip; böylece rü’ya ve dünyayı, beynimizdeki bu temsil / misaller üzerinden algılamamız ve yaşamamız değil üstelik!

Bir de şu var: Uykuda gördüğümüz “rü’yalar” ile uyanınca, dünyada yaşadığımız “ânlar;” işte bu ikisi de; beyin ve hafızamızda bir ‘anı, bir kayıt’ sadece! Şimdiki Ân / Mekân Perde ve sahnesinde yaşayıp, geçmişe bıraktığımız ve artık sadece hafızamızda bir anı olan, her geçen ânımız’ın; uykuda gördüğümüz rü’yalardan pek bir farkı yok yani! Çünkü: Hem rü’ya ve hem de elimizden geçip – kayan ve geçmişte kalan, yaşadığımız her ân; hafızamızda bir anı ve kayıt sadece! Çünkü: Yaşadığımız her Şimdiki Zaman / Ân ve bu ânda yaşadığımız, maddî – fiziksel herşey; tüm maddî – fiziksel varlık ve durumuyla, geçmişe gitti, gelen yeni Şimdiki Zamanımızda yok! Yani: Tıpkı rü’yalarımız gibi; dünyada yaşadığımız, yani şimdi’de kaybolup, geçmişe giden; yani artık bir anı olan her ânımızdan; elimizde kalan, sadece beyin ve hafızamızda bir kayıt, bir bilgi, bir anı ve hatıra sadece!

Hatırlarsanız; yazımızın başlığında, Dünya ve Ahiret Hayatı arasında, “simetrik” bir ilişki ve etki – tepki var demiştik. İşte bu simetrinin bir sonucu olarak; dünyada “şer” gördüğümüz birşeyin; ahirete somut yansıma ve etkisinin, (şerrin tam zıttı olarak)hayır” olduğu / olabileceğini göstermeye çalıştık. Tıpkı: Aynaya bakarken; sağımızın, 180 derece farkla, aynada solumuzda görünmesi / olması gibi.

Elhasıl: Kabir durak / istasyon ve rahminde başlayacak olup; ahiret yolculuğunda görüp – yaşayacaklarımızı ve en sonunda yerleşeceğimiz Cennet ve Cehennemimizi; dünyadan götürdüğümüz malzeme ve amel ve tecrübelerimizle tezyin ve inşa ediyoruz…

“Dünya – Ölüm – Kabir – Ahiret” hayatının, “Anne rahmi ve Doğum, Uyku – Rü’ya ve Uyanma” üzerinden; bunların, birbirini doğurduğunu; çift yönlü olarak birbirlerini etkilediğini ve neden – sonuç olduğunu; birbirlerinin, benzer ve temsil / misâl ve alâmet / işaretleri olduğunu; bunların, birbirine bakan izdüşüm ve ayna ve âlemler olduğu konusunda; uzunca bir yazı çıkar bence.

Meselâ: Doğarken de ağlıyoruz, ölürken de ağlıyoruz ama bu ağlamalar; geldiğimiz ve gittiğimiz yeri bilmemekten ve bulunduğumuz yere alışmaktan kaynaklanıyor galiba.

Meselâ: Rü’yadayken, çok tuhaf ve hattâ saçma ve mantıksız gelen şeylerin, bu sırada tuhaflığını farketmememiz ama uyanınca farketmemiz gibi; bu Dünya Hayatında yaşarken de, bize çok normâl ve gayet mantıklı gelen şeylerin, aslında çok tuhaf, hattâ saçma olduğunu; asıl uyanıklık âlemi olan, Ahiret’e uyanınca anlayacağız. Aynı odundan; hem meyve, hem yaprak, hem çiçek, hem ateş, hem duman vs. çıkması gibi. Veya: Aynı topraktan; değişik renkte bitkiler çıkması gibi. Veya: Yumurtadan kuş çıkması, insandan insan çıkması gibi. Veya: Cansız – bilinçsiz – gözsüz atomların birleşmesinden, canlı ve bilinçli ve üstelik gören canlılar çıkması gibi…

Nasıl ki: Rü’yada yaptığımız bir davranış veya günahı, uyanınca kendimize ve kişiliğimize hiç yakıştıramamamız; “Gerçek hayatta hiç yapmayacağım, istesem de yapamayacağım bu davranış veya günahı, rü’yamda nasıl olup da yaptım!?” diye şaşırmamız gibi; ölüp – bu dünyadan çıkıp; geldiğimiz, asıl uyanıklık âlemi olan Ahiret’e uyanınca da; “Alla alla! Allah’ı bile bile, gördüğünü bile bile, üstelik öleceğimi ve isteristemez ahirete gideceğimi bile bile; bu günahı, günahları nasıl işleyebildim ben!? Aslında yapmayacağım bu davranışı, nasıl olupta yaptım!?” diyeceğiz ve orada da şaşıracağız!...

Elhasıl: Hepimiz, bu “dünya rahmi”, ritmik hareket eden bu “yeryüzü beşiğinde”, büyütülüyoruz; uyandırmak için bazen, beşiğimiz, (yaşadığımız depremler gibi) düzensiz sallanıp – sarsılınca, uyanıyoruz! Sarsıntı bitip – durulunca; ülfet ve unutkanlıkla veya depremle hakkâlyakîn tanışmaktan, ilmelyakîn bilmeye düşmemiz nedeniyle; tekrar uyumaya başlıyoruz!... Şimdi uyumak mı hayırlı ve iyi; yoksa sarsılıp, uyandırılmak ve uyanmak mı!? Mışıl mışıl yatağında uyuyan ve tehlikenin farkında olup; böylece, kaçması veya tedbir alıp – korunması için, uyanması gereken bir kişiyi; sarsmadan veya yüksek sesle bağırmadan, nasıl uyandıracağız ki!? Dünyada yaşanan depremlerden başka; yaşanan “sel ve su baskınları” gibi; biz de, uyuyanların üzerine su mu dökelim? Veya: Deprem gibi sarsıp, yataktan aşağı mı düşürelim? Çünkü: Dünyadaki gaflet uykusu ve tembellik – uyuşukluğun, derinlik ve kalınlığı arttıkça; sadece söz ve nasihât te’sir etmez; hattâ bu ikaz ve sirenler, hiç duyulmaz!...

Var – Yok / 1 – 0 / Ol – Öl / Kün – Hûn

Çok uzaklaştık, konumuza dönelim; sözün özeti: Beyaz perde / ekran / monitördeki, “varlık ve hareketi” ile içerisinde yaşadığımız, “reel evren / kâinat”taki, ”varlık ve hareketler”; aynı mekanizma ve süreçlerle oluyor! Yani: Var – Yok, Var – Yok…, 1 – 0, 1 – 0… şeklinde. Yani: Sürenin akmadığı, hareketin olmadığı, ânlık bir fotoğraf uzay – zaman karesindeki, maddî – fiziksel vücudların, varlık ve devam ve hareketi, bu ânlık film / resim karelerinin, “şimdiki zaman – ân / mekân beyaz perde uzay – zamanı”nda; hızlıca, ardarda gelip – gitmesiyle husûle gelmekte. Yani: Ânlık çektiğimiz hareketsiz resim karelerinin, gözümüzün algılayamayacağı hızda, ardarda hareket ettirilmesi sonucunda; o “hareketsiz ânlık resim (uzay-zaman)”daki varlıkların, “hareket” ettiğini görmemiz ve algılamamız, böyle sanma ve vehmetmemiz gibi...

Kısaca: Varlığın, bizim; fizikî vücud/mevcudiyeti, sadece “şimdiki ân-mekân”da var! Yani düşünsenize; yapışık olduğumuz, zaman film şeridinin “şimdiki zaman/mekân/ân” kare/pozundan kopup-kurtulup; diğer film karesi olan, diğer “1 saniye / ân” geçmiş veya “1 saniye / ân” gelecek zaman / mekâna gidemediğimize göre; bunun anlamı: Fizikî; yâni biyolojik – maddî varlık ve vücudumuzun, sadece “şimdiki zaman / ân / mekân”da olduğu, sonucu çıkmaz mı!?

Bu; bizim, içinde yaşayıp, bizzat tecrübe ettiğimiz ama zıttını bilmediğimizden; tıpkı; (suda doğup, ömrü boyunca da, suda yaşadığı ve dışarısını, yani suyun zıttını bilmediği için, içinde yaşadığı “su”yu farketmeyen/bilmeyen, balıklar misali); farketmediğimiz, ayırdına varamadığımız bir gerçek, bir realite bence. Veya: Bizle birlikte, herşey; aynı ân/zamanda yokedilip–varedildiği için; buna şahit olmamızın mümkün olmadığı bir gerçek.

Belki Mi’rac’ta binilen “Burak” gibi “berk” (ışık) hızındaki bir araçla veya dikey olarak hareket eden manevî bir asansör veya uçakla ama ille (Kur’ân-ı Kerîm’de geçen) “Sultan bir güçle”; içinde bulunduğumuz “uzay – zaman” film şerit ve boyutundan kopup, dikey çıkarak; bu var – yokları görmek mümkün. (Mümkün ki, bazı evliya; Âlem-i Şehâdet’teki varlığın, her ân – mekân “var – yok” edilen vücutlarla, mevcudiyetinin sağlandığını; yani varlığın, varlık ve devam ve bekâsının, bu ânlık var – yoklarla sağlandığını keşfedip, müşahede etmiş, görmüş ve kitaplarına yazmış.)

Kâinatın (yani uzay-zaman-varlık ve hareketinin); ontolojisi / yaratılışı, sanırım böyle; yani “kesikli – kesintili – süreksiz – bağlantısız”, ânlık var – yoklarla oluyor. Varlığın yaratılışı; yani varlık ve devam ve hareketi; yani vücud ve mevcudiyet ve bekâsı, böyle sağlanıyor.

3. Pencere)

Her ân-mekân, tekrar tekrar yaratılıp – yokedilen, varlık ve harekette; bu 1 – 0 (var-yok)kâinat ân – mekân nokta / pikselleri” arasında; nedensel bir bağlantı ve etkileşim ve etki – tepki mekanizması yok. Aralarında, yatay veya dikey bir ilişki ve illiyet yok. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü: Mantıken; “var”, yoka ve “yok” da, vara sebep olamaz.

Yani: Varlık ve devamı, böyle kesintili, yani “Var-Yok”larla sağlanan uzay-zaman-varlıkların; yaratılıp yokedilen ân/mekânları arasında; nedensel bir ilişki ve etkileşim (etki ve tepki, illiyet ve bağlantı) yok. Çünkü: Yaratılan her ân arasında, bir yokluk’la kesiklik / kesinti oluyor; yani bağlantı kopuyor, süreksizlik oluyor.

Bunun sonucu olarak: Evrende, “terkip ve inşa, sentez ve birleşme, karışım ve birleşik” dediğimiz madde ve faâliyetleri bile; bir “ihtira ve ibda”nın; yani yok’tan, hiç’ten ve bir ânda yaratmanın sonucunda oluyor; ardarda devam eden, ânlık var – yoklarla oluyor.

Var – Yokları yapan Kim ve bunlar arasındaki Bağlantı ve Tutarlılık, İstikrar ve Devamlılığı Kim Sağlıyor?

Peki; uzay – zaman ve içerisindeki madde ve hareketi; bu ardarda gelen yaratılış – yokedilişlerle oluyor ve zuhura geliyorsa; o hâlde, bu ân – mekânları ve içerisindeki varlık ve hareketlerini, yaratan ve yok eden kim? Ayrıca: Bu var – yoklar arasındaki bağlantı ve tutarlılığı sağlayan kim? Ve gene ayrıca: Bu devam ve istikrarı, sağlayan kim?

Bu soruyu; “ne” yerine, “kim” şeklinde, bilerek dizayn ettim. Ve bunun sebebi; şartlanmışlık veya gözükapalı tarafgirlik değil. Veya subjektif inanç ve bakış açısı değil. Neden?

Çünkü: A priori olarak; yani (üçgen 3 köşelidir cümlesi gibi) delil ve ispatı kendi içerisinde olup; bu sebepten, hiçbir gözlem ve hattâ akıl yürütme ve argüman merdivenleri kurmaya gerek kalmadan; hattâ sezgisel olarak, yani bir nevi hadsen ulaşılan bir soru şekli bu.

Çünkü: Sabit olmayıp; üstelik varlık ve vücud ve hareketi, ânlık var – yoklarla sağlanan “uzay – zaman ve madde – hareket”in; fail ve sebebi; madde ve enerji cinsinden olmayıp, bir de uzay ve zamana bağlı ve bağımlı birisi olmamalı. Yani: Sabit ve değişmez olmalı ve “var – yok” süreç ve kanunundan münezzeh olmalı. Yani: Muhit ve mutlak, sonsuz ve sınırsız olmalı. Hâliyle; “ilim, irade, kudret, hayat, Samed, Kayyum, Halîk, Fatîr, Bedi’, …” gibi isim – sıfatları ve “yaratıcı – yokedici” gibi fiilleri; tecelli ve tezahürleri olmalı… Aksi hâlde, fişi prizden çekmek gibi; kâinatın elektriği kesilir; yokluk zülûmat ve karanlığında kaybolur!

O hâlde; bizim yukarıda bahsigeçen soruyu, “ne” yerine, “kim” şeklinde inşa etmiş olmamız; gayet ma’kûl ve mantıkî. Subjektif inanç veya nesnel ve olgusal olmamaktan kaynaklanmıyor yani. Kaldı ki; bu konuda tarafsız olmak da doğru değil; hiçbir konuda tarafsız olmak doğru değil; çünkü insan her zaman doğrudan taraf olmalı zaten.

Hattâ bu sorumuzun mercek ve odağını daha da keskinleştirerek; soruyu şu şekilde, tekrar inşa edelim; belki bu sefer, daha net gösterir. Sorumuzun yeni hâli şöyle: Her ân yaratılıp – yokedilen evren nokta pikselleri arasında, herhangi bir nedensellik ve etki-tepki ilişkisi yoksa (ki yok); bu kesinti ve süreksizlikteki, süreklilik ve istikrar ve tutarlılık; nasıl mümkün olabilip, bir de vâki oluyor? Bu yokluk ve kesiklikler arasında, olması muhâl ve mümteni’ (imkânsız) olan, bu bağlantı ve devamlılığın fail ve ustası kim? Eğer sizin dediğiniz gibi; “Var’ın yok ve yok’un da var olması, mantıken imkânsız ve çelişik” ise; o hâlde, bu imkânsızı, kim “mümkün” hâle getirip; bir de vukûa getiriyor!?

Cevap: Zâtı icabı; muhit ve mutlak, sonsuz ve sınırsız, ezelî ve ebedî olan ve hem de, hem evvel ve ahir ve hem de zâhir ve bâtın olan, Allahû Teâlâ sayesinde. O’nun; El Hayyû’l Kayyum, Ehad-üs Samed, Fatîr-ûl Halîk, … gibi sayısız isim ve sıfatlarının; tecelli ve tezahür, etki ve fiilleri sayesinde.

Yani: Herbir cüz ve küll; herbir cüz’î ve küllî; her ân / mekân / hâl / tahavvül / etvar / durumunda; “var olmak” ve ayrıca “varlıkta durmak” için; yani “varlık ve devam, vücud ve bekâsı” için; her ân – mekân – şe’n – fiil – faâliyet / hareketinde; Es Samed ve Kayyum ve Hallâk olan Allahû Teâlâ’ya (C.C.), muhtaç ve bağlı!...

4. Pencere)

Bilardo topunun, diğerine çarpması gibi; “etki-tepki ilişki ve etkileşimleri ve sebep-sonuç / nedensellik bağlantıları” diye nitelendirdiğimiz ve isim taktığımız, en basit hareketler bile; realitede, yani zihin dışında olmayıp, Immanuel Kant’ın kavram ve kategorileri gibi; bir görünüş, yani zihnimizin bir algı ve anlamlandırması; tanım ve etiket / isimlendirmesi … (Kant’ın, Transendent ve Transendental kavram ve kategorileri meseleleri.)

Veya David Hume’ın dediği gibi; bu ardarda gelişlerin bizde oluşturduğu bir alışkanlık ve ülfetle, zihnimizde oluşan ve “sebep – sonuç” diye, izlenim ve algı – duyum / deneyimlerimize verdiğimiz bir isim; eşyayı ve hareketini, tutarlı bir biçimde birbirine bağlama ve böylece anlamlandırma biçimimiz.

Yani: “Güneşin bugün batması” ve “yarın doğması” arasında; herhangi bir nedensellik (sebep – sonuç ilişki ve illiyet) ve zorunluluğu olmaması gibi; “ateş” ve “yakma (kâğıdın yanması)” arasında da; herhangi bir nedensellik yok. Sadece; gözümüzü açtığımızdan beri devam eden ve aksine hiç şahit olmamamızdan kaynaklı; bu nevi devamlı ardarda gelme ve bitişiklik ve korelâsyonlara bakıp; “sebep, sonucu doğuruyor… bu olayın sebebi, şu…” deyip; zihnimizde oluşan bu algı ve inanç ve beklentiye, “nedensellik ve determinizm, illiyet” demişiz. Halbuki; geçmişte güneşin hep doğması ve sonra hep batması; gelecekte de hep böyle doğup – batacağına “delil ve ispat” olmaması gibi veya güneşin batması, doğmasına “sebep” olmaması; yani doğup – batma arasında, nedensel bir ilişki ve etkileşim olmaması gibi; ateşin, geçmiş deney – gözlemlerimizde, hep yakması; gelecek tecrübe ve gözlemlerimizde de, yakacağına ve yakmaya devam edeceğine; hiçbir şekilde delil ve ispat, hattâ karine olamaz!

Çünkü ve zaten: Zihnimizde, yakmayan ateşi düşünmek ve tahayyül etmekte; herhangi bir totoloji ve çelişkiye düşmeyiz, düşmüyoruz. (Meselâ 4 köşeli bir üçgen düşünmekte, düşeriz.) Yani ateşin “yakmaması”; yani ateşin, “yakma sebebi” olmaması; aklen ve mantıken mümkün. Bu “ateş” örneğinde olduğu gibi; rasyonalitede; olması veya olmaması, mantıken zorunlu olmayan ve çelişik olmayan birşey; ampirik ve olgusal ve duyusal olarak da, olması veya olmaması, zorunlu ve çelişik değildir.

Sonuç itibariyle; “nedensellik”; (yani sebebin, sonuca “neden olduğu” ve bu sonucun, “zorunlu olduğu”); deneyim ve tecrübeden çıkmaz; o sadece, zihnî bir alışkanlık neticesi; bizde oluşan, subjektif bir beklentidir. O hâlde, bu demektir ki: Geçmiş, geleceğin delili değildir; yani tümevarım, ispatlanamaz…

İşte Hume’ın, duyum ve deneyimde yok dediği, bu nedensellik ve zorunluluk; bizim bu yazımızın konusu olan “ânlık var – yoklar” arasında da yok. O hâlde, buradan çıkan en önemli sonuç: Modern – Seküler – Lâik Bilim/sellik Epistemoloji ve Ontolojisinin; evrenden bilgi elde etme ve bilgiyi inşa etmede; bilimsel araştırma yöntemi olarak dayandığı en temel aksiyom / önkabül ve doktrin olan; “determinizm ve nedensellik ve zorunluluk”un; bir doğa – fizik kanunu olmadığıdır! Yani: “Sebep”in, sonuca “sebep” olduğu tez ve iddiası; tecrübe ve gözlem – ölçüm deneyden çıkan; bilimsel bir veri ve bilgi ve keşif değil! Bu, ham algı ve duyularımıza aldanarak; üzerinde düşünmeden verdiğimiz bir hüküm.

Çünkü, yukarıda dediğimiz gibi: Bırak, olduğu zannedilen sebep – sonuç ilişki ve etkileşim, etki – tepkisi; “ânlık geçen ân – mekân”, yani “var – yoklar” arasında bile; sebep – sonuç ilişki ve etkileşim ve deterministik bağlantısı yok! Çünkü: Aralarında bağlantı olmayan; yani “bir ân var, diğer ân yoklar”la irtibat ve iletişimi kesilen, uzay – zaman ve içerisindeki maddenin; yatayda, birbirini etkileme ve etki – tepki ilişki mekanizması kurma ve sürdürmesi için aralarında irtibat yok. Çünkü: “Sebep” dediğimiz şey de, “sonucu” dediğimiz şey de; bir ân var, diğer ân yoklarla (ânlık var – yoklarla), vücud / mevcudiyet ve devamlılığı sağlanıyor…

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (24)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.