A’raftaki Dindar

Misafir Kalem

Hedonizm ya da nam-ı diğer hazcılık… Sonucu keder çıkacağı baştan belli bir hayatın sürecinden mutluluk devşirme çabası…

Şimdiye kadar inançsızlık akımlarıyla anıla geldi bu kavram. Fakat ne acıdır ki bugün aynı duruma dindarlar da en az onlar kadar müptela…

 Dünyaya ait lezzet ve mutluluklar meşru dairede olmak kaydıyla elbette tadılmaya değer. Hatta şükür kapısını aralama potansiyeli taşıdığı için çifte kâr elde etmek de mümkün. Yani hem dünyada lezzet alıp hem de bunu şükre vesile kılarak ahirette de bunun mükafatını almak.

Fakat bunun sınırlarını iyi belirlemek gerekiyor. Nefse dair lezzetler, meşru da olsa, ruhun ve kalbin ihtiyaçlarını görmeksizin karşılandığında, zamanla,nefsin kalp ve ruh üzerinde egemen olduğu bir süreçten bahsetmek kaçınılmaz oluyor. Ruhu ve kalbi güdük, nefsi azman ve besili bir bireyin ruhunun ve kalbinin gıdalarına, nefsinin kontrolünden geçirmek kaydıyla ulaşabilmesinin ne denli mümkün olabileceğini de az çok tahmin edebiliriz sanırım.

Ahir zaman müminleri olarak ise bu tehlikenin kat be kat arttığı bir zaman diliminde yaşıyoruz… Bediüzzaman’ın deyimiyle ehli-i imanın da bilerek ahirete rağmen dünyayı önceleyen isteklerinin baskın olduğu zamanlarda…  Ya da gayr-i meşru arzulara din üzerinden meşruiyet kazandırıldığı zamanlarda…

Ve dikkatli her nazarın bu zaafların tezahürlerini görmekte zorluk çekmeyeceği o kadar aşikâr ki…

Örneğin son yıllarda ortaya yeni bir dindar profili çıktı: kılık kıyafetleriyle ve daha da hazini eylem söylem tutarsızlıklarıyla iki dünya arasına sıkışmış a’raf bir nesil bu… Dar İtalyan kesim gösterişli takım elbiseleri, araba tekerleği gibi saatleri, jöleli saç ve kirli sakalları, maddi gücüyle orantılı lüks otomobilleri, o biçimtelefonlarıyla mücahit erkekler bir tarafta… Ala Dergisi çarpığı, yüz metre öteden fark edilen kıyafetleri, geçtikleri yerde iz bırakan parfümleri, pahalı çantaları ve aksesuarlarla “Ben de buradayım sendromu” yaşayan mücahide kızlar diğer tarafta… Nargile kafelerde kızlı erkekli ortamlarda şen şakrak Ortadoğu ve küresel siyaset üzerine mangalda kül bırakmayan bir nesil bu… 

Entelektüel saplantıları tefekkürle, afaki malumatı irfanla, gönlün müteal heyecanlarını dilin kısır zemininde hapsetmeyi marifet sayan bir nesil… İslam’ın güzelim çok yönlü cihad hakikatini sözün retoriğine hapsetmiş sloganik bir nesil…

Daha da endişe verici olanı ise akaidî ve amelî boyutlardaki zaaflar…  Akideye dair meselelerin zaten çoktan halledilmiş meseleler sınıfına girdiğini söylememize gerek yok!  Akidenin en hayati pratik tezahürü olan namazın ise nasıl genç muhafazakâr kuşakta siyaset/iktidar konuşmaları arasında unutulmaya yüz tuttuğunu da… Yahut duyulan ezan-ı  muhammedinin ardından “Aziz Allah”la ve oturuş şeklini değiştirmekle onun hakkını verdiği zehabına kapınıldığını![1]

Acı ama gerçek…  Ya da gerçek ama acı…

Aslında çok da garipsememek gerekiyor. Farklı görüntülerde de olsa aynı mahiyeti konuşuyoruz; insanı… Ve onun değişmez zaafını, aceleciliğini… Şimdinin azıcık lezzetini müstakbelin büyük lezzetlerine tercih etme aceleciliğini yani.

Bu ehl-i iman için de böyle. Ahiretin ebedi lezzetlerini dünyada fani bir surette tüketmek şeklinde ortaya çıkıyor. Dünyanın ücret değil hizmet yurdu olduğunu unutmakla…

 İşte bu yüzden dindar bir nesil yetiştirme mefkuresini taşıyanlar ya da bir medeniyet tasavvurunun peşine düşmüş çilekeşler bir başlangıç zemini arayışındaysalar, öncelikle iki dünya arasına sıkışmış bu a’raf neslini asli zeminlerine çekme ve orada yeniden yeşertme çalışmalarıyla yola çıkmalılar… Doğu-batı okumaları, siyaset stratejileri, kültürel faaliyetler, sosyalleşme çabaları ve tüm diğer ikincil hatta üçüncül çalışmalardan önce bu alana öncelik vermek durumundadırlar:

Vahyin sıfırdan ele alarak bir ufuk toplum var ettiği 23 yıllık inşa sürecinin neredeyse yarısını teşkil eden iman ve ahlak alanına…  Yoksa bu alan ihmal edildiği müddetçe ne doğunun ne de batının birikimleri yalnızca vakit kaybettirir…

“Gerçek erdemlilik, sevap ve hayra ulaşmak, yüzünüzü doğuya ve batıya çevirmeniz ile ilgili değildir. Ama gerçek hayra ulaşmak ve Allah'ı razı etmek; Allah'a ve ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanan; servetini kendisi için ne kadar kıymetli de olsa akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, yardım isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında dikkatli ve devamlı olan ve arındırıcı mâlî yükümlülük olan zekatı veren kişinin davranışıdır. Ve gerçek erdem sahipleri, söz verdiklerinde sözlerini tutan; felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir. İşte sözüyle eylemi bir olanlar bunlardır. Gerçekten yollarını Allah'ın  kitabıyla bulanlar da bunlardır.” (Kur’an:2/177)

[1]Bu arada Siyonist kuduz köpeklerin Mescid-i Aksa’ya yaptıkları zulmü görünce dedim ki kendi kendime: “Senin kıyam için doldurmadığın safların arasından yol bulup girdiler o mescide! Ondandır zulmün kirli postallarının seccadenin pak nasiyesine vurduğu tekme!”  Öyle ya, Genç Dergi’nin dediği gibi “Gençler mescide aksa, Kurtulur(du) Mescid-i Aksa!”  her ne ise… (Osman)

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.