Ankara’nın yeni abesi Gül, Kürdistan dedi mi?

Hüseyin YILMAZ

Türkiye, abeslerle bir asrı hebã eden ülke... Devlet ricãlinin abeslerle iştigâli seleflerinden miras... Osmanlı’nın asker ağırlıklı devlet ricãlinin ufuksuzluğu, ye’si ve bedbinliği ile devşirdiği bu habîs miras, İttihad ve Terakki komitacıları tarafından vazgeçilmesi güç bir an’aneye dönüştürülür. Kısa sürede önce bütün Balkanlar’ın kaybı, sonra altıyüz yıllık devletin çöküşünü netice verecek olan dahilî boğazlaşmalar ve bir yığın abes, hiçbir tasnif görmeden Cumhuriyet Türkiye’sine intikâl eder.

Millet, hayat-memat mücadelesi verirken, çoğu Batı’nın kir ve zehir akan düşman kanallarından nemãlanmış devlet ricãli ve Batıperest aydınlar, ikbãl arayışları içinde birbirileri ile boğazlaşıyordu. Yemine dayalı komitacılık, silâhı hakkın yerine ikame etmiş; devlet terörü, bugünlerin Ergenekon ve benzerlerini ilkâh edecek ölçülerde palazlanmıştı. Nihãyet Cumhuriyet Türkiyesi, ikbãl hırsı içinde Osmanlı’nın çöküşünü hızlandırıp kendileri de altında kalarak terk-i hayat eden İttihad ve Terakki’nin dahildeki muhalif bakãyãsınca kurulur. Mağlûbun gâlibden tãlim ettiği şaşmaz ders, hasmını takliddir. Cumhuriyet devlet ricâli de öyle davranır: “İttihad ve Terakki”nin habîs mirası, mukaddes bir emanet gibi muhabbet ve hürmetle selâmlanır.

Mevzi ve küçük çaplı isyanları dehşetli güçlerle ve mezãlimi andıran katliamlarla bastıran tenkil hareketleri, “İstiklâl Mahkemeleri” adı altında engizisyon mezbahaları gibi çalışan sözde mahkemeler, kanûn kılıklı şiddet tãlimãtları gibi Takrir-i Sükûn’lar ile millete dehşet salınırken Ankara, Batı’dan ithâl opera ve valslarla, mezesi leblebiden mükellef sofralara inkılâb etmiş ziyafetlerle gününü gün etmeye koyulur.

Milleti tehlikeli düşman vehmeden bir anlayışın tahkimine koyulduğu Ankara, bir anda muhasara altındaki Ortaçağ hisarlarına inkılâb eder. Hisarın zirve noktası Çankaya’nın vehmince, bir asırdır milletin tehlikeli muhasarası devam etmektedir. Devlet güçlerinin birinci vazifesi, ülke topraklarını a’danın tehlikesinden korumak değil, Ankara iktidarını milletin düşmanlığından korumaktır. Onun için ikide bir darbeler yapıyor, onun için bir yığın abese kanun kıyafeti giydiriyor, onun için koca koca şehirleri ev ev fişliyor ve onun için otuz yıldan beri Kürt meselesine, bu mazlum milletin triliyon doları bulduğu söylenen, kanı mesabesindeki alın terini fütursuzca akıtıyor.

Düşmanı tepeler gibi, ezdiği millet olmaksızın iktidarını yürütemeyeceği şuuru ile bulduğu formül, “Ne mutlu Türk’üm diyene!”den ibaret olan zihniyet, Kürd’ü red zaruretiyle karşı karşıya kalmış ve bu zaruret vehmiyle girdiği yolda bu vatanda yaşayan insanların koca bir asrını zãyi etmekte tereddüd göstermemiştir. Türkler’den takriben ikiyüzyıl önce İslâmiyet’le şereflenmiş, 1071 Malazgird Savaş’ında Alp Arslan’ın ordusuna hatırı sayılır bir güç ile iştirak etmiş ve 1516’da İdris-i Bitlisi’nin rehberliğinde topyekûn olarak Osmanlı’ya dãhil ve tãbi olmuş bir kavmi, ademe mahkûm gayreti asırlık bir abes olarak devam ediyor.

PKK terörü ile içiçe geçirilen otuz yıllık kan, kir ve gözyaşı gayyasının kurumaya yüz tuttuğu her vakitde tezgâhlandığı anlaşılan –Bingöl ve Güçlükonak gibi- katliamlarla terörden beslenmeye devam eden devletin Kürdistan tartışması abesler halkasının son abesi. Cumhurbaşkanı Gül’ün Irak ziyareti esnãsında sarfettiği söylenen “Kürdistan” kelimesi Taraf’a menşet olurken “Tek kelimelik devrim” serlevhasıyla takdim edildi. Nihayet Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci ismi bu tehlikeli (!) kelimeyi söyleme cesaret ve cür’eti göstermişti...

Ne var ki, dönüş yolculuğunda Cumhurbaşkanı, böyle bir kelimeyi sarfetmediğini gazetecilere ısrarla ifãde etme ihtiyacı duydu. Irak seyahatine katılan gazetecilerden Birand, Gül’ün kelimeyi kullandığını köşesinde heyecanla medar-ı bahs etti. Hasan Cemãl, kelimeyi doğrudan kullanmadığını söyledi. Koru’ya göre de Gül, Kürdistan kelimesini kullanmamış ama, hep başkalarına kelimeyi kullandırarak bir nevi teyid vermişti...

En garib tekzib ise Kürşat Tüzmen’den geldi.  Önce Tüzmen’i dinleyelim:

“Cumhurbaşkanımız o açıklamayı yaparken ben  yanındaydım. Öyle bir ifãdesi olmadı. Bu iddialar gerçek dışıdır. Kuzey Irak Kürt  Yönetimi ile ilgili bir açıklaması oldu. 'Anayasa'larında hangi terimler kullanılıyorsa  onlar vardır' dedi. Sonuç olarak biz 622 yıldır tek bir millet olarak beraber yaşadık.  Bu coğrafyada, 3 kıtada, şanlı bir tarihe imza atmış insanlarız. Biz ayrı gayrı bakmadık. Hangi kökenden, hangi dilden ya da dinden olursa olsun, beraber  yaşamaya, bir arada olmaya ve beraberce adaletli bir şekilde ülkeyi yönetmeye her zaman talip olmuş bir ülkenin ferdiyiz.”

Bakan da, Gül’ün Kürdistan kelimesini kullanmadığını ifãde ettikten sonra tãrihe sığınıyor. 622 yıl Kürtler ile Türkler’in birlikte tek millet olarak yaşadıklarını söylüyor, ama bu milletin ismini unutuyor, yâhût söylemekte imtina ediyor. Sonra o 622 yıl boyunca bugün Gül’ün söyleyip söylemediği hararetle tartışılan kelime bölgenin resmî ve tabiî adıydı. Irkçı bir mantığa dayanmayan Osmanlı için o bölgeyi “Kürdistan Eyaleti” diye tesmiye etmek, hiçbir mahzur taşımıyordu... Tüzmen, devletin asırlık hatalarını görmezlikten geleceğine, daha kötüsü yok sayacağına, sahiplendiği tãrihi bir bakan olarak devletin alnına çakmayı denemeli. Menfaatleri zarar gören, ikbãllerine milletin geleceğini fedã eden güçlere temenna çakmanın alemi yok, faydası da... Bu elim vaziyetten necãtımız, Ankara’nın ıslah-ı nefsle asırlık yanlışlarından dönmesiyle kabil. Ankara, bunu gönül rızasıyla yapmazsa, zamanın hükmü karşısında bilmecburiye yapacaktır. Argo tabirle, erkeklik sizde kalsın; istemez misiniz?

Ak Parti, bu vatanda ve İslâm ãleminde kök salmak ve hayırla yãdedilmek istiyorsa, Kürt meselesini çözmekte daha cesur ve daha samimi davranmalıdır. Tãrih ve inancına sırt dönerek, dünyevî ikbãl ve menfaatleri zedelenme riski taşıyanların yanında yer almakla yol alınamaz. Doğruyu yanlışla muvazenede tutmak veya harmanlayarak eşit varlıklar gibi takdim etmek, sıradan bir şark kurnazlığıdır... İnsanlar uyandı, eski zamanda değiliz... Revaçda olan, insan hak ve hürriyetleri, adalet ve eşitliktir... İnsaniyet-i Kübra olan İslâmiyet, hükmünü icrã ile istikbãle hükmedecektir. Bu muazzam ve insanî dãvãya omuz verenleri bütün saãdetiyle Cennet selâmlayacak; karşı çıkanları ise, bütün dehşetiyle Cehennem bağrına basacaktır. Ne mutlu, hakta nasibi olanlara!..

yilmaz@hyilmaz.net

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.