Anadilde yeni film: iki dil bir hekim

Bitlisli Çiçek ailesi, iki yıldır kapı kapı dolaşıp küçük Volkan'a çare aramış. Sonunda Kürtçe bilen doktor Harun Kaya sayesinde hastalığını öğrenmişler.

‘Kandahar’ı izlediniz mi? Mohsen Makhmalbaf’ın yönettiği bu film, Taliban’ın kurallarıyla yönetilen Afganistan’ı anlatır. Bir sahnesi, doktorların kadın hastaları nasıl muayene ettiğini resmeder bize. Doktorla kadın hasta arasında o çok bilinen özdeyişin aksine perde vardır; perdenin ortasında ise küçük bir delik. Muayene işte bu küçük delikten yapılacaktır.
Doktorla kadın hastaların doğrudan iletişim kurması yasaktır. Bu nedenle iletişimde küçük bir çocuk aracı olur. Doktor doğrudan hastaya sorması gerekenleri çocuğa söyler. Çocuk da hastaya iletir: “Gözünü deliğe yaklaştırsın, kulağını deliğe yaklaştırsın, sor bakalım karnı ağrıyor muymuş, aç mıymış?”

Perdenin arkasında yüzünü bile göremediği hastanın derdine derman olmak için çırpınır doktor. Nihayetinde bir teşhis konulur ve reçete yazılır lakin, Afganistan’da kadınların hastalıkları asla sağaltılamaz.
Türkiye’de doktorla hasta arasında o çok bilinen özdeyişte olduğu gibi ‘perde yok’ bilinir. Oysa Kürt hastayla Türk doktor arasındaki görünmez perde, Kürtçe’nin ta kendisidir. Muayene odasında ‘iki dil’ arasına sıkışmış hekim, en az Afganistan’daki meslektaşı kadar çaresizdir.

Nasıl mı? İşte Diyarbakır, Şırnak, Hakkâri ya da Van’dan değil; ‘megapol’ oluşuyla böbürlenen İstanbul’dan, ‘İki dil bir hekim’in öyküsü:
İstanbul’da Kürtlerin nüfus yoğunluğunun fazla olduğu semtlerden Gazi Mahallesi’ndeki Toplum Tıp Merkezi’ndeyiz. Bitlisli Çiçek ailesi, küçük oğulları Volkan’ın iki yıldır dindirilemeyen şikâyetleri nedeniyle muayene odasında beklemekteler. İlkin Dr. Hüseyin Karabay geliyor. Anne Kevser Çiçek’e, Volkan’ın şikâyetlerinin neler olduğunu soruyor. Kevser Çiçek doktorun sorularını Kürtçe yanıtlamaya başlıyor. Dr. Hüseyin Karabay Malatyalı. Çok az Kürtçe biliyor. Ne doktorun Kürtçesi ne anne Kevser ne de baba Cevdet Çiçek’in Türkçesi anlaşmalarına yetiyor.

Ardından Dr. Harun Kaya geliyor odaya. Harun Kaya Muş Varto doğumlu. Anadili Kürtçe olduğu için Gazi Mahallesi’nde yaşayan Kürt hastaların tercih ettiği doktorlardan. Kaya, Çiçek ailesiyle kendi anadilinde çok rahat iletişim kurabiliyor. Daha önce ciğerlerinden hasta sanıldığı için hastane hastane dolaştırılan ve bir türlü tedavi edilemeyen küçük Volkan’ın asıl rahatsızlığının omurgasında olduğu anlaşılıyor. Şimdi yeni bir tedavi sürecine girilecek ve küçük Volkan iyileşecek.

‘Kapı kapı dolaştık’
Cevdet Çiçek 38 yaşında, bir şirkette gece bekçiliği yaparak zorlukla hayatlarını sürdürmeye çalıştıklarından söz ediyor önce. Volkan için iki yıldır hastane kapılarını aşındırmışlar ama bir türlü dertlerine derman bulunamamış:
“Benim hanımın Türkçe bilemez. Onun için buraya geldik. Kim Kürtçe bilirse biz ona gideriz artık. İstanbul’a geleli bir sene oldu. Bitlis’te çok eziyet çektiğimiz için geldik buralara. Arazilerimiz vardı, hepsini bıraktık. Çok işkence gördüm; bir sefer değil, iki sefer değil. 1993’te Bitlis Alay Komutanlığı’nda gözaltında göğüs kemiklerimi kırdılar. Bir gün dayanamayıp İstanbul’a göçtük. Volkan İstanbul’da iyice fenalaştı. Kilo almıyordu, büyümesi de çok yavaştı. Önce Şişli Etfal’e gittik. Derdimizi anlatmayı başaramadık. Çocuğumun ateşini ölçtü doktor, bir ilaç yazdı ve gönderdi. İyileşmeyince hanımım yeniden götürdü Şişli’ye. Yine bir ilaç yazıp gönderdiler. İyi gelmedi hiçbir şey. Tekrar gidince başlarından atmak için Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi’ne havale ettiler. Orada da aynı şeyler yaşadık başka yerlerde de. Rapor almak istedim. Anlamadılar beni. Aynı derdi olan başkalarına istedikleri raporları verdiler, ben Kürdüm diye alamadım. Son çare buraya geldik. Harun bey ne diyorsak anlıyor.”

Dr. Harun Kaya, Kürtçe bilmesinin Kürt hastalar için avantaj olduğunu vurgularken, mesailerin de çok yorucu olduğunu anlattı: İlk görev yerim Diyarbakır’ın İdil ilçesindeki bir sağlık ocağındaydı. Gelen hastaların çoğu Türkçeyi hiç bilmezdi. Doktorlar ise Kürtçe bilmediklerinden genellikle benden yardım isterlerdi. Zamanla hastalar tercih yapmaya başladı. Poliklinikte benim görevli olduğum günlerde yaklaşık 200 hasta kapıya yığılırken, diğer doktor arkadaşların görevli olduğu günlerde sadece devlet memurları gelir oldu.

Kürtçe şikâyeti Bir süre sonra baktım ki, polikliniğe gelen bütün hastaları ben tedavi ediyorum. Bir de beni hastalarla Kürtçe konuşuyorum diye şikâyet ettiler. Karşımızda karakol komutanı vardı. Çok efendi bir insandı. ‘Doktor bey, hastalarla Kürtçe konuşuyormuşsun. Bilmiyor musun yasak olduğunu?” diye sordu. Bunun duyulması halinde memuriyetimin tasdik edilmeyeceğini anlattı. Ben de ona şöyle bir soru sordum: “Eşinizin benim anlamadığım bir dilde konuştuğunu varsayalım. Doğal olarak araya tercüman girecek. Çok özel sorunlarını anlatıyor ve bunları Hipokrat yemini etmemiş olan bir tercüman da duyuyor. Muayene sonrasında bu kişi gitse kasabanın kahvesinde komutanın karısının sağlık sorunlarını dedikodu malzemesi yapsa bunu kabul eder misiniz?” Bu soru komutanı ikna etmeye yetti.

‘Bu doktor değil’
Dr. Harun Kaya’nın ilk hastasıyla yaşadıkları da çok çarpıcı bir ders veriyor anlayana:
İlk hastam İdil’in göçerlerindendi, Türkçesi hiç yoktu. Daha ilk günden Kürtçe bildiğimin anlaşılmasını istemediğim için Mehmet Ali isminde sağlık ocağında çalışan bir hizmetliyi tercüman olarak çağırdım. Soruyu Mehmet Ali’ye soruyorum, o da benim Kürtçe bilmediğimi zannettiği için kafasına göre hastaya bir şeyler aktarıyor.
Mehmet Ali’ye ‘dışarı çık’ dedim. “Tarzanca falan bir biçimde anlaşırım, sen git” dedim. Mehmet Ali dışarı çıktı, kapıyı kapatıp hastayla Kürtçe konuşmaya başladım. Şivesi benimkinden biraz farklı olsa da anlaştık. Kadının tifoya yakalandığı ortaya çıktı. Yatış verdim ve gönderdim.
Hasta, odadan dışarı çıkar çıkmaz Mehmet Ali’nin yanına gitmiş ve ne demiş olsa beğenirsiniz: “İçerideki adam doktor değil. Benimle Kürtçe konuştu. Kürtçe bilen doktor mu olur?”

SAĞIRLAR DİYALOĞUYLA TANI-TEDAVİ YAPILMAZ Bölgenin doktor açığının kapatılması, sağlık sorunlarının çözümü açısından çok önemli bir tedbir olarak bilinir. Batıdan bakıldığında belki böyle ama bölgeye gidip yaşanan sorunlarla hemhal olanlar açısından deyim yerindeyse ‘kazın ayağı hiç de öyle değil!’
Eski Diyarbakır Tabipler Odası Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı’ya göre başat sorunlar arasında, “Tüm geri bıraktırılmışlığın yanı sıra bu bölge insanının kendi dilinde sağlık hizmetlerine ulaşamaması” da var. Mızraklı’nın anlattıkları, anadil sorununun sadece eğitim ve savunma hakkıyla sınırlı olmadığını, çok daha hayati bir karşılığının bulunduğunu göstermesi bakımından çarpıcı:

“Kürtçe’nin sağlık hizmetlerinde kullanılmaması, sıradan bir hastalıkta bile tanıya varmakta ciddi problemlere neden oluyor. Bunun da ötesinde hekim – hasta mahremiyetini rencide eden ciddi bir sorun var. Hiç Türkçe bilmeyen bir hastanın doktorla anlaşabilmesi, ona derdini anlatabilmesi için zorunlu olarak üçüncü şahıslar devreye giriyor. Genç bir kadın hastayı düşünün. Üreme sağlığı ile ilgili problemlerini üçüncü şahıslar üzerinden hekime ne kadar aktarabilir? Ya da psikiyatrik problemleri olan bir hasta ancak kendi dilinde anlatabilirse hekim onun yaşadığı sıkıntının ne olduğunu anlayabilecektir. Yoksa ateşini ölç, şekerine bak, elle muayene yap, nereye kadar? Hastayla sağırlar diyaloğu yaparak tanı konulup tedavi yapılmaz, bu tababet ilkelerine de uymaz. Ama bu bölgede seksen yıldır böyle yaşanıyor.
Bütün bunların bir veri olarak tespit edilip hayatın her alanında önlemleri almak dışında bir yol da yok. Örneğin Şırnak’ta beş doktor değil on doktor gelince sağlık problemleri çözümlenmiş olmuyor. Bir konuyu nicelik olarak mı yoksa nitelik olarak mı çözüyoruz. Diyelim ki, Şırnak’taki hekim sayısı Türkiye ortamının üzerinde olsa, hastaların sağlık sorunları çözülmüş olur mu? Hasta ile hekim arasındaki ilişki, dışarıya açık edilemeyecek kadar özel bir ilişkidir. İster meslek içinden isterse hasta yakınının olaya dahil olmasıyla yaşansın mahremiyetin ihlal edildiği gerçeği değişmez. Belki herkesin Türkçeyi öğrenmesi gerekir. Bu doğru. Ama bu bölge açısından bakıldığında hizmet veren doktorların, hemşirelerin, öğretmenlerin de doğru bir hizmet verebilmesi için bölge dilini bilmesi şart.

DOKTORA KÜRTÇE KILAVUZ
Başta Diyarbakır Tabip Odası olmak üzere bölgedeki bu sorunların aşılması gerektiğine inanan her kurumun bu çerçevede çalışmaları da var. 2009’da ‘Kürtçe Anamnez’ (Anamneza bi Kurmancî) adlı kitap bu çalışmalar arasında en önemlilerden biri. Bu kitap uzmanların hiç Türkçe bilmeyen hastalarla iletişimini ve tanı koyması için sorgulamalarını sağlayacak bir çalışma. Bu kitapta hekimin sorması gerektiği sorular, telaffuzları yer alırken, hastaların olası yanıtları da var. Bir de ‘Aydınlatılmış Onam Kılavuzu’ (Rêbera Erêkirina Serwextkirî) üzerine bir çalışma var. Bu da hekimin hastasını bilgilendirmesi için kullanılıyor.
Radikal

Güncel Haberleri