'Allah fakirdir, biz ise zengin kimseleriz' diyen Yahudilerin sözünü Allah işitmiştir!

Ayet meali

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Âl-i İmrân Suresi 181-184. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor

181 . And olsun ki, “Şübhesiz Allah fakirdir, biz ise zengin kimseleriz!”(1) diyenlerin sözünü Allah işitmiştir. Dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve (biz de o gün onlara): “Yakıcı azâbı tadın (bakalım)!” diyeceğiz.

182 . Bu (azab), ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir; yoksa muhakkak ki Allah, kullar(ın)a zulümkâr değildir.(2)

183 . Onlar ki: “Şübhesiz Allah, (gökten inen) ateşin kendisini yiyeceği (onu yakacağı) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere îmân etmememizi bize emretti” dediler. De ki: “Size, gerçekten benden önce apaçık mu‘cizelerle ve dediğiniz (mu‘cize) ile (de) peygamberler gelmişti. O hâlde (iddiânızda) doğru kimseler iseniz, onları niçin öldürdünüz?”

184 . (Habîbim, yâ Muhammed!) Artık seni yalanladılarsa (üzülme ve bil ki), şübhesiz senden önce apaçık mu‘cizeler, sayfalar ve nûrlandırıcı kitab getiren peygamberler de yalanlanmıştı.

1- “Kimdir şu kimse ki, Allah’a güzel bir borç versin!” meâlindeki Bakara Sûresinin 245. âyeti nâzil olunca yahudiler: “Allah fakirdir, biz ise zenginiz” demişlerdi. (Nesefî, c. 1, 295)

2- “Şeriatta denilmiştir ki: ‘Cehennem cezâ-yı ameldir (amelin karşılığıdır), fakat Cennet fazl-ı İlâhî (Allah’ın lütfu) iledir.’ Bunun sırr-ı hikmeti nedir?

El-cevab: (...) İnsanın nefsi ve hevâsı dâimâ şerlere ve zararlara meyyâl olduğu için, o küçücük kesbinin (cüz’î irâdesinin) netîcesinden hâsıl olan seyyiâtın (günahların) mes’ûliyetini kendisi çeker. Çünki onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyet verdi (sebeb oldu). Ve şer ademî (yokluğa âid) olduğu için, abd (kul) ona fâil oldu. Cenâb-ı Hakk da halk etti (yarattı). Elbette o hadsiz cinâyetin mes’ûliyetini, nihâyetsiz bir azâb ile çekmeye müstehak olur.

Amma hasenât ve hayrât (iyilikler ve hayırlar) ise, mâdem ki vücûdîdirler (varlığa âiddirler); kesb-i insânî ve cüz’-i ihtiyârî (insanın cüz’î irâdesi) onlara illet-i mûcide (yaratıcı sebeb) olamaz. İnsan, onda hakîkî fâil olamaz. Ve nefs-i emmâresi (kötülüğü emreden nefsi) de hasenâta tarafdar değildir, belki rahmet-i İlâhiye ister ve kudret-i Rabbâniye îcâd eder. Yalnız insan, îmân ile, arzu ile, niyet ile sâhib olabilir. Ve sâhib olduktan sonra, o hasenât ise, ona evvelce verilmiş olan vücud ve îman ni‘metleri gibi sâbık (geçmiş) hadsiz niam-ı İlâhiyeye (Allah’ın verdiği ni‘metlere) bir şükürdür, geçmiş ni‘metlere bakar. Va‘d-i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde (görünüşte) bir mükâfâttır, hakîkatte fazıldır (lütufdur).

Demek seyyiâtta sebeb nefistir, mücâzâta (cezâya) bizzât müstehaktır. Hasenâtta ise sebeb de Hakk’tandır, illet (esas sebeb) de Hakk’tandır. Yalnız, insan îmân ile tesâhub eder (sâhiblenir). ‘Mükâfâtını isterim’ diyemez, ‘Fazlını beklerim’ diyebilir.” (Lem‘alar, 13. Lem‘a, 86)

İslam Haberleri