Ali Şeriati İle İnsanın Dört Zindanı

Şahin DOĞAN

Çoşkun bir zeka ve gönülden inanmış bir Müslüman Ali Şeriati. İran İslam İnkılabı’nın öncülerinden. Genç bir yaşta şarkısını tamamlayamadan hayata gözlerini kapayan kardeş ülke İran’ın pervasız bir mücahidi. Kısa ve fakat oldukça bereketli bir ömür. Bu kısa ömrün içine her biri bir külliyat değerinde onlarca kitap, makale, konferans sığdırdı. Ve zamanla bütün İslam dünyasında ve bilhassa ezilmiş, haysiyeti kırılmış kitleler nezdinde efsanevi bir isim haline geldi. Şeriati, arafta kalanların makus talihini yaşadı. Tıpkı bazı selefleri gibi. Ne Sünni dünyası ne de Şia hiçbir zaman benimsemedi bu gözü pek mücahidi. Bu arafta kalanların kaderi galiba. Şeriati ve ona benzeyen “dini aydın” kategorisindeki büyük şahsiyetlerin yegane kusuru başka dünyaları gördükten sonra dine o dünyaları görmeyenler gibi yaklaşamamalarıdır. Kimi zaman dostlar insanın başına düşmanların bile açamayacağı kadar bela açarlar ve bu tür dostlara sahip birinin başka düşmana ihtiyacı yok. Bütün mücahitler ve mütefekkirler gibi Şeraitinin de en büyük, en mümeyyiz, en takdire şayan tarafı, hamiyeti, samimiyeti, engin irfanı, kutsi kavgası ve kendini mukaddes bir davaya feda etmesidir. Kısa ve fakat oldukça bereketli bir ömür dedik. Bu bereketli ömrün içinde parlayan onlarca yıldız eserlerden birisi ve artık bir klasik haline gelen “İnsanın Dört Zindanı”. Kitap, her şeyden önce insan nedir? sorusuyla başlıyor. Günümüz Batı dünyasının en büyük trajedisi insanın kim olduğunu bilmemesi, Şeriati’ye göre. Günümüze kadar yapılan bütün insan tarifleri tek kelimeyle kifayetsiz.

Genç sosyologumuz insanın tam bir tarifini yapabilmemiz için önce “insan” ile “beşer” arasındaki farkı anlamamız gerekir diyerek şöyle devam eder: “Beşer bir “imek”tir (sein) buna karşın insan bir “olmak”tır (werder). “Beşer” ile “insan” arasındaki fark şudur: “Beşer” dendiğinde kastedilen varlıkların gelişim süreci sonucunda yeryüzüne gelmiş bulunan, bugün de yaşamakta olan yaşamakta olan ve bu türden üç milyar bireyin şimdi de yeryüzünde eylemde bulunduğu iki ayaklı canlı varlıktır. “İnsan” dendiğinde ise olağan-dışı, üstün ve bilmecemsi gerçek anlaşılır ki özel bir tanımlamam vardır ve bu tanıma tabiatın diğer görünüş ve belirtileri girmez. Şu halde iki “insan” kavramı vardır: Birisi dirimbilim (biyoloji) konusu olan insan, diğeri ise şairin üzerinde konuştuğu, filozofun söz söylediği, dinin ilgilendiği insan. Her insan beşerdir ama her beşer insan değildir. “Beşer” seviyesinden “insan” seviyesine irtifa edebilmek için derin bir ceht, manevi bir tekamül gerekiyor. Zira beşer tarihi bir budalalıklar ve bayağılıklar tarihidir. Anlam buhranı yaşayan Batı dünyasında bilhassa modern zamanlarda insanın var oluşuyla ilgili üç meşhur aforizma veya söylem dikkati çeker:

1-“Düşünüyorum o halde varım” (Descartes)

2- “Hissediyorum o halde varım” (A. Gide)

3- “Başkaldırıyorum o halde varım” (A. Camus)

Şeriati’ye göre bu üç aforizmadan insan olma seviyesine irtifa etmek açısından en uygun olanı üçüncüsü. İnsanlığın tarihi tabir yerindeyse bir “başkaldırılar tarihi”dir. Çünkü Hz. Adem’in cennetteki yasak meyveyi yemesi “Allahın iradesine karşı başkaldırmasıdır.” Eğer bu “başkaldırı” olmasaydı insan yeryüzüne inmeyecek, tarih başlamayacak dolayısıyla Allah’ın iradesi tecelli etmeyecekti. “... Aslında var oluşun bu üç ölçütü de doğrudur. Düşünen vardır ki düşünür. Duyumsayan vardır ki duyumsar. Başkaldıran, isyan eden vardır ki başkaldırır. Fakat burada üç tür “imek” (sein, buden) söz konusudur ve insana has üç var oluşun en üstünü “başkaldırıyorum o halde varım”dır…” “…Adem cennette olduğu ve başkaldırmağı sürece sadece adam değil bir melek gibi idi. Fakat cennete ve cennetin tüketime yönelik hayatı içinde isyan eder ve o meyveyi (akıl, irade ve başkaldırma meyvesi) yedikten sonra cennetten çıkarılır… Bu doğrudan doğruya Sartre’ın “egzistansiyalizm” (varoluşçuluk)’in özü olan kavramın çevirisidir…”

Şeriati’nin burada yapmaya çalıştığı şey bizce Camus’un ve Sartre’in felsefesiyle Kuran’ın insan anlayışının bir nevi terkibi, sentezi. Tıpkı Muhammed İkbal’in Nietzsche’nin düşünceleriyle Kuran’ın insan telakkisini teklif etmeye çalışması gibi. İtiraf etmeli ki bu soylu bir çaba olmakla ve islam’ın güçlülüğünü, sair ideolojilere üstünlüğünü kanıtlama niyeti taşımakla birlikte diğer bütün sentezler gibi hatalarla, hastalıklarla, tehlikelerle malul. Abdulkerim Şuruş’un yerinde deyişiyle Şeraiti’nin bu kabil sentez girişimleri “islam’ın güçlülüğü”nü kanıtlama adına islam’ın “arılığı” ve “duruluğu” açısından kötü sonuçlar vermiştir çoğunlukla. Onun için bazı uyanık zekalar tarafından Şeriati ve benzerlerine yöneltilmiş olan “Dini düşünceyi güçlendirmeye çalıştığı ama bunu yaparken islam’ın duruluğunu güçlülüğüne feda ettiği; yani onu yanlış yiyeceklerle zehirlediği” şeklindeki eleştiriye kısmen de olsa katılıyoruz. Çünkü “aslolan duruluk ve güçlülüğün bir arada olmasıdır. Ne güçlülükten uzak bir duruluk benimsenebilir, ne de duruluktan uzak bir güçlülük.” Ama şurası kesin: Şeriati İslami düşünceyi güçlendirmek için bu hataları işledi; yoksa hata etmiş olmak için ve İslami düşünceyi ve itikadı baltalamak için değil. Gelelim insanı kuşatan dört zindana.

1-Doğa (biyolojizm) Zindanı.

2-Tarih (historizm) Zindanı.

3-Toplum (sosyolojizm) Zindanı,

4-Benlik (kendim) Zindanı.

Şeriati bu dört zindanın bazı batılı kafaların içine düştüğü gibi cebri (zorunlu) yani tek “belirleyici” olmadığını aksine bunların hepsinin insan üzerinde “etkileyici” olduğu söyler defalarca. “Benim söylemek istediğim şudur: Bu dört zindanı bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat benim sözüm şudur ki insan, oluşum (werden, şoden) süreci içinde bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir…” Bu çok önemli ve nazik bir ayrımdır. “İslam ideolojisi”ni diğer bütün batılı ideolojilerden temyiz eden ve dahi yücelten faktörde budur. İlk üç zindandan kurtuluşun reçetesi bilim ve tarih felsefesi dördüncü zindandan kurtuluşun çaresi ise aşk, din ve adanmışlık ruhu (isar) dur Şeriatiye göre. Ama üstadın aşk tarifi yine orijinal ve kendine has: “Aşkı şu anlamda kullanıyorum: muktedir bir güç. Hesapçı ve oportünist akıldan yüce bir güç gerekir ki benim özbenliğimde, İnsan-Ben’de fıtratımın derinliğinde, “Ben” de bir güçlü iç-patlama koparsın, içimden kendime karşı bir devrim kopsun, yoksa bu iş doğal yasalar ile olmuyor içten bana karşı bir başkaldırma kopmalı…”

Dördüncü zindan olan benlik, zindanların en kötüsü, en tehlikesi, en ölümcüsü, en kahredicisi. Çünkü insan bu zindanda tutsakların, tutukluların en acizi ve en çaresizi, zavallı bir durumdadır. Modern insanın en büyük çıkmazı yine bu benlik zindanı. Bilim diğer üç zindanın prangalarını çözerken bu dördüncü zindan karşısında nedense çaresiz kalmaktadır. Hatta çaresiz kalmakla kalmıyor bilimin kendisi zamanla kötü bir zindana dönüşüyor. Böylece zindanla tutsak birleşmektedir. Kısacası “kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. Bu insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.” anlaşılan şair haklı “aşk imiş her ne var ise alemde ilim bir kıyl-ü kal imiş ancak.” Bu benlik zindanını daha yakından tanımak, ondan kurtulmak ve aşk ile sermest olmak isteyenler kardeş Pakistan’ın zeki ve çilekeş bir evladı olan Muhammed İkbal’in Esrar-ı Hodi (Benliğin Sırları) adlı hala aşılamamış olan güzide eserine müracaat edebilirler.

 

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (11)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.