"Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın!" buyuran Hud sûresinin 6. ayetini tefsir ederken mürşidim diyor ki: "Rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var. Âyetle taahhüt altına alınan zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kisbe bağlıdır." Ben de "Bu tefsiri rızkın bütün altmaddeleri için düşünebilir miyiz?" diye tefekkür ediyorum bugünlerde. Zira insanın maddeten rızka ihtiyacı olduğu gibi maneviyattan da çok rızıklara ihtiyacı var gibi geliyor.
Sözgelimi: Mezkûr ayetin verdiği güzel ümitle, bir mü'min, 'ahirzaman fitnesi' nevinden karşılaştığı her türlü şüpheye karşı, şunu Rabb-i Rahim'inden bekleyebilir: "Eğer Cenab-ı Hak beni bu türden şüphelerle acıktırdıysa, mutlaka, bu şüpheleri benden giderecek cevapları da yaratmıştır, göndermiştir, göstermiştir. Arayıp onları bulayım. O neviden rızkımı da tamamlayayım. Eksik kalmayayım. Çünkü, bedenimin hayatta kalması nasıl madde türünden rızıklara bağlıdır; aynen öyle de; manevî yanımından varlıkta istikametle kalabilmesi de 'kendi türünden rızıkları almasıyla' mümkün olabilir." Evet. Elhamdülillah. Der-diyebilir. Böyle bir hüsnüzannı "Kulumun zannı üzereyim!" buyuran Rabbü'l-Âlemîn'e karşı duymak, hem acziyetimiz/fakrımız itibariyle bizim, hem de Subhaniyeti itibariyle Hüda'nın hakkıdır diye düşünüyorum. Bir de nicedir kafamı kurcalayan şu meseleyi dillendirmek niyetindeyim:
Mürşidim yine Telvihat-ı Tis'a'sında diyor ki: "Merkez-i hilâfet olan İstanbul'u beşyüzelli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde 'Allah Allah' diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u hurûşlarıdır."
Burada 'kuvvet-i imaniye' ile 'marifet-i ilâhiye'den sonra zikredilen 'muhabbet-i ruhaniye ile cûş u hurûş' meselesi bana ilginç geliyor. Çünkü 'cûş u hurûş'un anlamı 'kendinden geçecek derecede coşmak' demek. Ve, evet, eğer bir zikir meclisine katıldıysanız, böylesi cûş u hurûşların sıklıkla yaşandığını görürsünüz. Yani, dünyacılar bu gibi şeylerle alay etseler de, Hüda'yı zikrederken zâkirler içinde kimi 'kendinden geçme halleri' yaşayanlar çok olur. Hatta, bazı müridlerinin böylesi hallere yatkınlıklarını bildikleri için, mürşidleri onlarla ayrıca ilgilenir, kollar, sakinleştirir. Benimse, mâziden âtiye, böylesi mürşidler eliyle irşad olmuş tanıdıklarımdan da edindiğim tecrübeyle, şu dikkatimi çeker: Madde bağımlılığından hidayet yoluna dönenlerde böylesi coşku hallerini yaşayanlar epeydir.
Yani, geçmişte bağımlılık batağına düşmüş, sonra bir kâmil mürşidin eteğine sarılmış kimselerin Risale-i Nur gibi tefekkür ekolleriyle tatmini pek olmuyor gibi geliyor bana. Aksine, Menzil gibi, zikir meclisleriyle şenlik ekollerde böylelerinin hidayet yoluna gelmelerine daha sık rastlanıyor. Onun da sebebini yine aynı hikmette buluyorum. Bağımlılıklarına sebep olan o temayülleri zikrullah içinde meşru bir şekilde tatmin oluyor. Kalplerinin 'cûş u hurûş' rızkını, bu arkadaşlar, zikrullah meclislerinde helalinden alıyorlar. Eğer buradan alamasalar, Allah muhafaza, yine dönüp madde bağımlılığına düşecekler çünkü. Zaten 'madde bağımlılığı' dediğimiz bela biraz da, maddeci dünyanın cenderesinde sıkışan ruhların, o cendereden aşkın birşeyler yaşama arzusundan kaynaklanıyor.
Uyuşturucu kullananlar sanki kendilerini fizikötesine kapı aralamış gibi hissediyorlar. (Astral seyahat merakıyla tanınan bazı ünlülerin yakın zamanda yapılan uyuşturucu testlerinin pozitif çıkmasını hatırlayalım.) Yalancı bir 'sekr hali' yaşıyorlar. Bu da belki fıtratımızda varolan birşey. Zaman zaman hepimiz böylesi haller yaşama ihtiyacı hissediyoruz. Kimisinde zayıf kimisinde şiddetli. Maddi dünyanın kayıtları içinde boğuluyoruz. Zira bizim mayamızda maddeden öte harçlar da var. Ve onlar sırf bu dünyayla yetinmeye müsait değiller. Buradan açlık sancısı başlıyor. Bugün maddeciliğin en hâkim olduğu yerlerde madde bağımlılığı en şiddetli şekillerde bulunuyor. Ve malesef Türkiye de artık madde bağımlılığının ciddi boyutlara ulaştığı bir ülkedir. Peki bunun çaresi nedir?
Bunun çaresi, hiç utanmaya-sıkılmaya gerek yok, devletin zikir meclislerini yaygınlaştırmasıdır. Vaktiyle, biraz da buna işaret etmek için, "Diskolar kazanıyor çünkü tekkeler kapalı!" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Evet. Diskolar, barlar, meyhaneler, keşhaneler kazanıyor, zira manevî coşku hallerinin meşrusunu yaşamak için yollar açık değil. Açıksa da yaygın değil. Yaygınsa da kılcallara ulaşmış değil. 'Tek Parti Diktatörlüğü' tekkelerin kapısına mühür vururken Osmanlı'yı Batı'nın bu türden hücumlarına karşı koruyan bir kalkanı da yerle yeksan etmiş oldu.
Şimdi düşen kalkanımızdan ötürü, ne yazık, yerden çocuklarımızın cesetlerini topluyoruz. Tekrar kendimize gelebilmemiz için kalkanı onarmamız lazım. Solcuların ağzına bakmaya gerek yok. Onlardan onay arayanın kafasına taş düşsün. Biz bize ait olanı, bize dair olanı, bizim olanı 'onlara rağmen' yapacağız. Yapacağız ki yaralarımız da kapanmaya başlasın. Ne diyor mürşidim: "Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur." Ancak helalin yolları kem niyetli hamlelerle kapanmışsa o zaman harama girmeye lüzum var zannedilir. İşte gözümüzü açmamız gereken yer de burasıdır. Ne diyelim: Cenab-ı Hak rüşdümüzü ilham eylesin. Âmin. Âmin.