6 Ağustos'ta, evrimciliğin bir dogmasını sorgulayan, şöyle bir paylaşım yaptım Facebook’ta:
"Genlerin benzerliği mutlaka akrabalık anlamına gelmez. Sözgelimi: Biyolojik yaşamın ortak şartlarını karşılayan genler benzer olabilir pekâlâ. (Çünkü hepimiz biyolojik varlıklarız.) Bu benzerlikler bir mürekkeb balığıyla, böcekle, bakteriyle dahi aramızda benzerlik olduğunu söyleyebilir. (Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz. Aynı şartlarda yaşıyoruz. Aynı ihtiyaçlarla yaşıyoruz.) Ancak bu evrim sonucunda birbirimizden oluştuğumuzu söylemeyi zorunlu kılmaz. Bizi, aynı koşullara göre, aynı biyolojiyle, aynı Allah'ın yarattığını gösterir. Şöyle bir temsille mevzuu basitleştirmek istiyorum: Mercedes'in birçok modeli var. Bu modellerin bazı yapıları da illa birbirine benzerdir. Ancak bu durum mezkûr arabaların birbirinden evrim geçirerek oluştuğunu göstermez. (Böyle bir zorunluluk sözkonusu değildir.) Tasarımcılarının, tasarlandıkları koşulların veya amaçlarının aynı/yakın olduğunu gösterir. Malum: Tekerlekli olan herşey birbirinden evrimle oluşmak zorunda değildir. Motorlu olan herşey de birbirinden evrimle oluşmak zorunda değildir. Benzerlik evrimi zorunlu kılmaz."
Bu paylaşımım üzerine O.D. Bey de şöyle bir itirazda bulundu:
"Bu benzetmede haklılık payı olsa da insanlarda genetik benzerlik ne kadar çoksa akraba olma ihtimali de o kadar fazladır. Buradan yola çıkıldığında canlı türleri arasındaki genetik benzerlik, türler arasındaki akrabalığa delalet edebilir. Evrim teorisine göre bir tür doğrudan başka bir türden türememiştir; durum, bir anne babadan nesillerin ayrışarak çoğalmasına benzer. Yani kuzenler nasıl birbirisinden türemiyorsa, insanlar da günümüzdeki maymunlardan türememiştir; yalnızca ortak bir atadan geldikleri ifade edilir. Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır.
Bana göre bir iddiaya cevap vermek için o iddiayı, iddia edenden daha iyi anlamak ve ileri sürülen delilleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde konuyu sadece kendi iddiamız üzerinden yürütmek ve onun haklılığını savunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Evrim teorisinin yanlışlığını ispat edebilmek için biyolojiyi ve biyolojinin evrimle ilgili alanlarını çok iyi bilmek gerekir. Evrim teorisi dendiğinde, 'insanın maymundan türediği' söyleminden başka bir şey bilmeden teoriye karşı delil getirmeye çalışmak en büyük hatayı doğurur.
Bana göre Kur’an’da Allah’ın yaratılışla ilgili buyurduklarından hakiki murat ne ise ben ona iman ederim. İnsanların hiçbiri müteşabih olan ayetlerde 'murad-ı ilahi kesinlikle budur' diyemez. Doğrudan doğruya Allah’ın varlık ve birliğine temas etmeyen meselelerde katı hükümler verilmemesi taraftarıyım."
Ben de bu itirazı, elbette küçük lokmalara ayırarak, şöyle cevaplamaya çalıştım:
1) "Bu benzetmede haklılık payı olsa da insanlarda genetik benzerlik ne kadar çoksa akraba olma ihtimali de o kadar fazladır. Buradan yola çıkıldığında canlı türleri arasındaki genetik benzerlik, türler arasındaki akrabalığa delalet edebilir..."
O.D. Bey'in bu 'edebilir'ine şöyle bir itirazım var: Aslında bu 'edebilir'in 'metodolojik bir sıkışmadan kaynaklandığını' düşünüyorum. Nasıl? Yine temsille açmayı deneyeceğim: Yaşadığım apartmanda yalnızca Ayşe teyzenin şekeri olsa, komşulardan birisi de birgün pasta yapsa, ben "Ayşe teyzeden başkasının şekeri yoktu!" kabulümden dolayı derim ki: "Bu şeker ancak Ayşe teyzeden gelmiştir." Bakınız, hakikatte böyle bir zaruret yoktur, ancak önkabullerim nedeniyle böyle bir zaruret doğduğunu düşünürüm. Fakat Ayşe teyzeden başka, sözgelimi marketlerde vs., şeker olabileceğini/olduğunu kabul ettiğim anda, mevzuun rengi değişir. 'Ayşe teyzeden alma' zarureti ortadan kalkar. Pekala bu şeker artık birçok yerden 'gelebilir' olur.
İşte, ben, evrimcilerin de böyle bir kapana kısıldıklarını düşünüyorum. Neden? Çünkü insanlar. Ve insan olmaları hasebiyle yaratılışın başka şekline şahit olmuş değiller. Yapabiliyor da değiller. Kısıtlılar. Ama bu kısıt kendi kısıtları. Allah'ın kısıtı değil. O yüzden gördükleri her benzerliği bildikleri tek şekle yoruyorlar. Bu bir 'metodolojik sıkışma'dır. Allah'ın nihayetsiz ilmine, kudretine, iradesine iman etmiş birisi için (veya hayalgücünün imkanı geniş birisi için) böyle bir zarurete iman etmek gerekmez. Öncüller itibariyle bu zorunluluk ona yoktur.
Bediüzzaman Hazretlerinin şu temsili de aynı 'metodolojik sıkışmaya' işaret eder. Evet. "Sarayı illa saray içindekilerle açıklayacağım!" diye şartlanırsanız böyle hamâkâtler yaşayabilirsiniz:
"Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, 'Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır...' diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, 'İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş...' diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş."
Biraz bilimkurgu yapalım: İleride 'genetik hırsızlık' diye bir hırsızlık şekli oluştuğunu düşünelim. Meşhurların genleri kopyalanıyor ve insanlar çocuklarının o meşhurlara benzemesini biyolojik aygıtlarla sağlayabiliyorlar. Saçıyla, kaşıyla, gözüyle oynayabiliyorlar. Genlerini değiştirebiliyorlar. Böyle bir benzerlik vukua gelse, genetik benzerlik sözkonusu olsa, bu yine de 'organik anlamda' akrabalık ifade etmez. O.D. Bey'in yanlış okuduğu şey budur. Bir koyundan klonlanmış başka bir koyun, evet, genetik olarak ötekinin aynıdır. Ama ondan evrimle oluşmamıştır. Tasarımcı müdahalesi vardır. Fail genleri değiştirebilme kudretine ulaştığı anda metodolojik sıkışmamızın bir anlamı kalmaz. (Sarayı yapanı sarayın içinde aramak zorunda değiliz.) Zaruret olmaktan çıkar. Topraktan Âdem'i (a.s.) yarattığını belirten bir yaratıcının böyle bir zarureti asla yoktur. İstediği şekilde yaratır. Dolayısıyla evrimcilerin 'zorunluluk' olarak lanse ettikleri türden türe geçişin, en azından müslümanlar için, esma/sıfat penceresinden, hiçbir zorunluluğu yoktur. Allah dilediği gibi eyler.
2) "Evrim teorisine göre bir tür doğrudan başka bir türden türememiştir; durum, bir anne babadan nesillerin ayrışarak çoğalmasına benzer. Yani kuzenler nasıl birbirisinden türemiyorsa, insanlar da günümüzdeki maymunlardan türememiştir; yalnızca ortak bir atadan geldikleri ifade edilir. Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır."
Burada da O.D. Bey'e itirazım şöyle şekilleniyor: Bence evrimcilik sıkıştıkça başka bir söyleme geçiyor. Hangi şekliyle 'olmazlığı' gösterilirse, başka bir şekil kurgulayarak, oradan mücadeleye devam ediyor. Kendileri yaratılışçılığa 'boşluklar teorisi' deseler de asıl bence evrim boşluklara kaya kaya hayata tutunuyor. Yağmur ne yandan yağarsa tarlayı oraya çekiyor yani. O yüzden maymundan gelme söylemi artık matah birşey değil. 'Ortak ata' daha kullanışlı. Fakat onda da sorunlar var. Evet. Stefano Manguso'nun Bitki Zekası isimli eserini okuyanlar bilirler: Kendisi de evrimci olduğu halde, mevcut evrim açıklamalarının hiçbirinin, bitki hücresi ile hayvan hücresi arasındaki geçişi açıklamaya yetmediğini söyler. Çünkü tek hücrelilere inildiğinde bitki hücresi hayvan hücresinden daha üst bir yapı gösterir. Hayvan hücresinde olmayan klorofil bitki hücresinde vardır. Evrim tersinemeyeceğine göre de, bu da evrimcilerin zarureti bilinmez bir dogmasıdır, bitki hücresi fotosentez yapmayı bırakıp havyan hücresine dönüşemez. Her neyse... Sıkıntı çok yani. Geleyim asıl meseleye:
Bu teoriler ne kadar değişirse değişsin, yani tarla ne kadar yer değiştirirse değişsin, temel bazı çıkmazlar yer değiştirmiyor. Mesela: Türden türe geçişin ilk önceleri 'sıçrama şeklinde olduğunu' söyleyen evrimciler, bu sıçramayı bağlayacak hakikat bulamayınca, 'mikro evrim söylemi'ne geçtiler. (Fantastik sinema severler X-Man serisinin 'Son Direniş' filminin girişinde bu 'sıçrama teorisinin' savunulduğunu hatırlayacaklar.) Fakat evrimin 'zıplamaları' onu kurtarmıyor. Bu 'şekil değiştirmeler' yine de "Türden türe nasıl geçildi?" sorusunun cevabını vermeyi gerektiriyor. Zira asıl sıkıntı burada. O yüzden evrimcilerin 'öyle diyorlar, böyle diyorlar' beyanlarını takip etmek yerine, en dipteki, "Esasında neyi savunuyorlar?" kısmına bakmak gerektiğini düşünüyorum. Buraya bakılırsa üstteki köpüğün değişikliğinin kahvenin tadını pek yerinden oynatmadığı görülecek. Ne kadar geniş bir zamana atıf yaparlarsa yapsınlar, aramıza ne kadar kuzen sokarlarsa soksunlar, yine de 'türden türe geçiş' mevzuu temel bir problem olarak ortada kalacak. Yayılmakla bu handikaptan kurtulunmuş olunmayacak.
Benim paylaşımımdaki itirazımın esası ise şudur: Aynı koşullarda yaşamanın gerektirdiği benzerliklere bakılarak 'türden türe geçildiği' iddiasını delillendirmek bâtıldır. Evet. En temelde söylemek istediğim şey buydu. Yok maymundan gelmiş, tavşandan gelmiş, kediden gelmiş, sûreti bilinmez ortak bir atadan gelmiş, bunlar işin süprüntüsüdür bana göre. Biz, bizim gibi bir yanıyla biyolojik olan hayvanlara, bitkilere vs. elbette benziyoruz. Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz. Bu gezegenin yaşam koşulları aynı. Üzerinde durduğu fizik, kimya, biyoloji aynı. (Allah'ın isimleri/sıfatları aynı.) Eğer bu yaşam koşullarında biyolojik birer varlık olarak varolacaksanız, herhalde karbüratörünüz olmaz, ciğerleriniz olur. Veya ciğere benzer 'atmosferi kullanabilir' organlarınız olur. Tekeriniz olmaz da ayağınız olur. Bunların genetiği de aynı olur. Çünkü genetik de biyolojinin yazılımı gibidir. Bazı uygulamalarda tasarımcılar 'temel noktaları' aynı kodlarla yapabilirler. Yapıyorlar da zaten. Yoksa beraber çalışmazlar. Ancak bunu 'organik anlamda' türeme şeklinde düşünmeyiz ve tecrübe de böyle değildir.
"Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır..." cümlesine gelirsek. İşte, tam burada, evrimcilerde alışık olduğumuz, fakat O.D. Bey'e yakıştıramadığım bir kaydırma yapılıyor. 'Fikir ortaklığı' ile 'türden türe geçiş' aynı şeyler midir? Fikir ortaklığı ile 'türden türe geçiş' delillendirilebilir mi? Evrimciler bu tarz şarlatanlıkları çok yapıyorlar. Türden türe geçiş, tasarımcı esinlenmesi değil, organik bir geçişin ifadesidir. Tasarımcı esinlenmesi türden türe geçişi açıklamaz. Sözgelimi: Kia'nın lüks bir modelini tasarlayan kişi, eskiden Mercedes'te çalıştığı için, tasarımını oradan esinlenebilir. Fakat bu 'fikir atası' sahada 'organik geçiş'i ne zorunlu kılar ne de ona bir işaret eder.
Bir yazar birkaç yazıyı 'aynı serinin parçaları olarak' düşünebilir. (Tıpkı benim bu yazının parçalarını birbirinin ardından yazmam gibi.) Ancak bu herbir yazının bir diğerinden geldiğini, yine altını çiziyorum, 'organik anlamda' söyler mi? Hayır. (Benim her paragrafım müstakildir. Ötekinin evrimi değildir.) Tasarımcının bütünü bilir, görür, işitir, yapar olduğunu söyler en fazla. O yüzden biz bu tür benzerliklere 'Vahdet Sikkesi' gözüyle bakarız. Hepsini yaratan Allah'ın bir olduğunu söyleriz. Aralarında sıçrama/geçiş olduğunu iddia etmeyiz. Böyle bir zaruretin, cevabın ilk parçasında da belirttim, müslüman için anlamı yoktur. Mantığı doğru çalışanlar için de böyle bir zaruret tanımlı değildir. Nitekim, Allah, dilerse cinlerde ve insanlarda olduğu gibi, aralarında genetik bağ kuramayacağımız farklı 'biyolojilerle/fiziklerle' de yaratıcılık sergileyebilir. 'İmtihan fikrinin ortak olması' cinlerin insanlardan, insanların cinlerden gelmesini zaruri kılmaz. Zira hammaddeye kadar farklılık vardır. Yine 'ibadet' ortak paydası da bizi meleklerle bir evrim ilişkisine girmek zorunda bırakmaz. Onlar bambaşka canlılardır.
Bediüzzaman Hazretleri bir yerde yine şöyle der: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır."
3) "Bana göre bir iddiaya cevap vermek için o iddiayı, iddia edenden daha iyi anlamak ve ileri sürülen delilleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde konuyu sadece kendi iddiamız üzerinden yürütmek ve onun haklılığını savunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Evrim teorisinin yanlışlığını ispat edebilmek için biyolojiyi ve biyolojinin evrimle ilgili alanlarını çok iyi bilmek gerekir. Evrim teorisi dendiğinde, 'insanın maymundan türediği' söyleminden başka bir şey bilmeden teoriye karşı delil getirmeye çalışmak en büyük hatayı doğurur."
O.D. Bey'in kalbini kırmak istemem ama ben itirazının bu kısmında yaptığı şeye 'evrimci üstenciliği' diyorum. Evrimciler, daha lise çağında olanları bile, karşılarındakine "Aslında evrimi bilmez, biyolojiyi anlamaz, bilimi tanımaz..." muamelesi çekiyorlar? Neden? Çünkü evrim onlar için 'Allah birdir' demek mesabesinde bir hakikattir. Bilmeyen de bilimin zındığıdır. Kâfiridir. Mürteddir. Evet. Mübarek Kasım Takım Hoca gibi doçent derecesinde biyoloğa dahi bu muamele yapılıyor. Adam biyolojinin uzmanlık alanı olduğunu bacak kadar gençlere anlatamıyor. Onlar sanıyor ki: Yalnız evrimi savunanlar mantıktan anlar, biyolojiyi bilir, bilimi tanır, sözü geçer...
Niye böyle olsun efendim? Biz kitap okumuyor muyuz? O kitaplar 'biz anlayalım diye de' yazılmıyor mu? Bendeniz de evrim konusunda epeyce okuma yapmış birisiyim. Tamam. Mektepli değilim. Alaylıyım. Ama 'evrimci üstenciliğine' her şekilde karşı çıkarım. Hatta buna 'bilimsellik despotizmi' de diyenler var. Üstten konuşarak karşı tarafı bastırmak içeriyor. Halbuki, evrimin meseleleri, en azından mantık/felsefe açısından ortak meselelerdir. Onları da mı tanımıyoruz yahu? İlla Sience'da makale mi yayınlamış olmak lazım bunlar için?
Maymun-ortak ata meselesine yukarıda cevap vermiştim. Bence temel sorunları değiştiren bir yanı yoktur. Ben de şunu sormak isterim bu vesileyle: Evrim hakkında sadece evrimciler konuşacaksa, evrimin doğru olup-olmadığı, bulguların çarpıtılıp-çarpıtılmadığı, nasıl sınanacak? Eğer, Pastör, 'Kuğu Boyunlu Şişe Deneyi'ni yapıp materyalistlerin deneylerini tenkid etmese, sigaya çekmese, canlılığın tesadüfen oluştuğu fikri nasıl berhava edilebilirdi? John Lukacs, Modern Çağın Sonu'nda, bu tehlikeye dikkat çeker. Sadece evrimcilerin oturup konuştuğu bir evrim 'ideolojik adanmışlıkla' yaralı olmayacak mıdır? O deneyler, iddialar, makaleler karşıt görüş sahiplerince sınanmayacaksa yapılan bilim midir, yoksa seküler din midir, düşünmeli!
4) "Bana göre Kur’an’da Allah’ın yaratılışla ilgili buyurduklarından hakiki murat ne ise ben ona iman ederim. İnsanların hiçbiri müteşabih olan ayetlerde 'murad-ı ilahi kesinlikle budur' diyemez. Doğrudan doğruya Allah’ın varlık ve birliğine temas etmeyen meselelerde katı hükümler verilmemesi taraftarıyım."
Buna da şöyle bir itiraz edebilirim: İnsanın yaratılışı özelinde ayetlerin müteşabih olmak gibi bir durumu yoktur. İnsanın yaratılışı Kur'an'da teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. Evrime, ortak ataya, Hz. Âdem'in (a.s.) babasına vs. hiçbir âtıf olmadığı gibi, aksini söyleyen de çok delil vardır. Hadisler de hakeza... (Bu konuda Ebubekir Sifil Hoca'nın güzel bir youtube dersi olduğunu hatırlıyorum. İnsan özelinde evrimi Kur'an'a kabullendirmenin mümkün olmadığını, bir evrimci olmasına rağmen, Enis Doko da söyler. Hatta bazı 'müslüman evrimciler' bu nedenle insanın hilkatini evrim sürecinden ayrı düşünmeyi teklif ediyorlar.) Bu hususta Kur'an'ın canına okuyan, kanırta kanırta evrim çıkarmaya çalışan, aslında evrimcilerdir. (Melikşah Sezen Hoca'nın evrime itirazlarını derlediği Eşref-i Mahlukatı Anlamak kitabı da mutlaka okunmalıdır.) Yani bizim kimseyi bir yere ittiğimiz yok. İtilen biziz. O itmeye karşı mücadele ediyoruz. "Bu dayatmayı kabule mecbur değiliz!" diyoruz.
Gelelim murad-ı ilahî meselesine. Bu hususta da O.D. Bey kadar serbest bulmuyorum kendimi. Çünkü itikadî bir ekole mensubum. Ehl-i Sünnet olmanın eşya/hakikat algısında bana yüklediği sorumluluklar var. "Herşey her anlama gelirse aslında hiçbir anlama gelmiyordur!" derler. Sünnilikte delil olarak Kur'an var ama yalnız Kur'an yok ki. Hadis var, kıyas var, icma var. Bunlarla da kendimi bağlı hissederim. Elbette kendisinin bazı konularda taraftar olmamak hakkı var. İmtihan bunun üzerine dönüyor. Ancak taraftarlık olmadan iman olmaz. Ben de evrim diye birşeyin olmadığına söylesem acaba şer'an bana ne ceza iktiza eder? Etmez sanırım. Vesselam.
Bu güzel tefekkür imkanını bana verdiği için O.D. Bey'e teşekkür ederim. Elhamdülillah. Böylece bu makale de vücuda getirilmiş oldu. Dilimizi hidayeti üzerine konuşturan Allah'a sonsuz şükürler olsun.