Hikmet mü'minin yitiğidir. Nerede bulsa alır. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz öyle buyuruyor. O yüzden, Cem Yılmaz'ın, Az Önce Konuştum programına konuk olduğunda anlattığı, Saddam'ın Çakmağı anekdotunu sık sık hatırlıyorum. "Sen evde otururken neden iki tane altın çakmağın birden oluyor?" diye soruyor Yılmaz orada. Kolay dolandırılmamızın bir sebebinin de "Sahip olmak istediklerimizi gerçekten hakediyor muyuz?" sualini kendimize sormamamız olduğunu söylüyor. Ve şöyle bağlıyor: "Bedava peynir ancak fare kapanında olur." Aynen öyle... Aynı programda, Candaş Tolga Işık, meseleyi milletimizin zekasına getirse de, hayır, bence mesele zekavete bakmıyor. Aksine, zeki olmak, tuzağa daha kolay düşülebilmesini de sağlayabiliyor. Neden? Çünkü mümkün dairesindeki ihtimaller zekiye daha çok görünür. Ve her ihtimal bir manipülatördür. Manipüle olmamak için zekadan ziyade temkin gerekir. O temkine bir usûl veren, ismet veren, takva gerekir. Vehimli olmak bu makamda bir nimete dönüşür. İşte bundan Devaü'l-Ye's'de şöyle denilmiştir: "Ben zannederim ki, bu milletin perişaniyetine, fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile müterafık olmayan fazla zekâvet-i betrâ tesir etmiştir."
Bediüzzaman Hazretleri de "Adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır!" dedikten sonra ekliyor: "Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir." Eyvallah. 22. Mektub'un şu 2. Mebhas'ı yakında yaşadığımız 'fon skandalına' da epeyce ışık tutuyor bence. İşin kaymağını götürenleri ayrı tutuyorum. Devlet de muhtemelen onları ayrı tutacaktır. Fakat aşağı tabakadan olup bu tuzağa düşenlerin ayrıca kabahatleri var. Nedir? Helal-haram demeyecek noktaya varmış hırslarıdır. Ve böylesi bir hırs en akıllıyı bile aptallaştırır. Mektubun devamında ne diyor mürşidim: "Hırs maden-i zillet ve hasârettir." Zira, dünyayı hırsla talep edenler, onu istemenin mâkul usûlünü dahi görmezden gelmeye başlarlar. Ne gösterilmesi gereken teenniye dikkat ederler ne de arzulanmaması gereken hedefleri kestirirler. Fon hâdisesinde zarara uğrayanların başını yakan da bu olmuştur. O kadar çok istemişlerdir ki talep edilmesi mâkul olmayan rakamlara çıktıklarını görmemişlerdir. Öyle rakamların kimlerin hakkına bedel istendiğini unutmuşlardır.
Ve hırsla şişirilen bu balon en nihayet "Güüüüm!" diye gürültüyle patlamıştır. Kimilerinin şahsiyetini, kimilerinin hayatını, kimilerinin izzetini, kimilerinin kariyerini, kimilerinin güvenlerini, kimilerinin de cüzdanını yakmıştır. 'İstemenin mâkul usûlü' nasıl olur peki? Ona da Bediüzzaman Hazretleri, aynı metnin devamında, şöyle bir temsille cevap veriyor:
"Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin. Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: 'Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur.' İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki: 'Bana en yukarı iskemleyi vermeli.' O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis, hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziâne giriyor. En aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. 'Daha yukarı iskemleye buyurun' der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder."
Demek ki hırsın zıttı kanaattir. Fakat yukarıdaki metinde bir acayiplik var. Biz kanaati 'elindekiyle yetinme' gibi öğrenmişiz hep. Lakin Üstad 'kanaatle malı talep etmek'ten falan bahsediyor. Bu müşkülü nasıl halledeceğiz? Bu müşkülü bizim için halledecek olan 'şükür'dür. Evet. Şükür-kanaat ikilisi, aslında, bizim kullandığımız anlamda 'yetinme' ifadeleri değil. İstemeye devam ederken 'elindekinin kıymetini bilme' ifadeleridir. Çünkü yine Bediüzzaman Hazretleri başka bir yerde bizi uyarıyor: "Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir." İslam'ın bizden arzuladığı 'himmetsizlik' değil. Elbette helalinden rızkımızı kazanmaya bakacağız. Fakat, kazanmanın bir 'helal çerçevesi' var, bir de "Bir koyup yüz alayım!" şekli var. Hiçbirşey üretmeden, emek sarfetmeden, gayretsiz, 'Portakalı soydum, başucuma koydum...' basitliğinde bir kazanca talip oluyorsak, eyvah, hırs bizi de bir miktar ele geçirmiş sayılır.
Ben bu eşikte "Şükür nimeti ziyadeleştirir!" hikmetini 'elindekilerin kıymetine dikkat kesilme' olarak da anlıyorum. Hani yarısı dolu, diğer yarısı boş, bir bardak temsili var psikolojide. Bardağa bakıp "Yarısı dolu!" diyenler müsbet/iyimser, "Yarısı boş!" diyenler menfi/karamsar sayılıyor. İşte, bence, nesnenin hâli değişmediği halde, hükmü değiştiren 'neye dikkat kesildiğimiz.' Varolanın varlığına dikkat kesilenlerin kanaati müsbetleşiyor. Yokolanın yokluğuna dikkat kesilenlerin kanaati menfileşiyor. Dikkat duasını insan her neye karşı etse, yani onu her neye karşı yöneltse, Cenab-ı Mevla hemen kabul edip dünyasında 'onu çoğaltıyor.' Güzel görenler güzel düşünüyor. Çirkin görenler çirkin düşünüyor. Çünkü dikkatiyle âlemine onu çağırmış oluyor. Onu çoğaltmış oluyor. Onu dilemiş sayılıyor. Şükür de bu manada dikkatini varolana keskinleştirmektir.
Evet. Şükür nimeti ziyadeleştirir. Zira size 'doluluk yargısı' edinme imkânı verir. "Bardağın yarısı dolu!" diyebilmek için "Ne kadarında su var?" gözüyle bakmanız lazım. Varolana baktığınızda 'dolmak' da başlıyor. Bardak bütünüyle dolu olmayabilir. Ama mutlaka dolu olduğu bir yer var. Dolu olduğu yeri gördüğünüzde o nimet sahiden sizde varolmaya başlar. Hiçbir hastalık görmemişler için belki de parmağa kıymık batması dahi şekva sebebidir. Ancak büyük hastalıklar atlatanlar için küçük bâdireler "Aman, şükrolsun, bu ne ki!" tavrıyla karşılanır. Demek, boşluğun artmasının nelere mâlolduğu bilindiğinde, doluluğu görmek kolaylaşır. Lakin, hüner, öyle birşey yaşamadan daha, varolana konsantre olabilmek. Yokolana baktığınız sürece dünyanız yokluktan ibaret olacak. Bu da şevka üretecek. Şevka/şikayet ne yapar peki? "Şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder." Gözünü yalnız geceye açan karanlıktan şikayet etmemeli. Çünkü onu çağırdı. O da geldi.
Doymasını bilmeyen balıklar gibi yaşadığımızdan çatlıyoruz sık sık. Hırsımız arttıkça oburluğumuz da artıyor. Açlığımız yememekten değil yani. Açlığımız doymak bilmemekten. Halbuki arasıra şöyle bir karnımızı yoklayıp "Ne kadar doydum?" diye sormamız lazım. Durmak lazım. Dolduğunu bilmek... "Ne kadar doldum?" sorusuna aldığımız her cevap aslında bize bir varlık öğretecek. Hem sadece bu da değil. Biraz da gözümüzü âlem-i İslam'ın haline açmalıyız. "Ne kadar yemeye hakkımız var?" sorusunu da sormalıyız. "Yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez!" diyor mürşidim İktisat Risalesi'nde. Bugün müslümanlar içinde aç yüz değil yüzlerdir, binlerdir, milyondur. Göğsündeki hamiyet yalan olmayan elbette garibanın ağzındaki lokmayı yutacak şeylere göz dikmez-dikemez. İster siyasette bir hizmet yürütsün, ister dinî bir hizmet yapsın, ister başka birşey! Hakkı olmadığını düşünür böyle şeylere. Amma, vakit de ahirzamandır, daha düşülecek çok denaet vardır. Belki, kıyameti haketmemize sebep olacak da bu beladır, vesselam. Hüda bizi kemalimize irşad eylesin. Âmin.