Esra Erol şeriatın Türkiye'de olmadığı konusunda haklıdır. Zaten kendi programları da beyanının en sağlam delilidir. O yapımlarda afişe edilen sapmalar, sapkınlıklar, günahlar esasında "Bu ülkede şeriat yok!" demenin başka bir lisanıdır, remzidir. Ancak, 28 Şubat'ta hepten arsızlaşan, esasındaysa 'Laik Cumhuriyet'in başından beri söylenegelen, "Şeriat kötüdür! Gavurluk iyidir!" herzesinin sınanmaya muhtaç yanları vardır. Hem de, sadece Esra Erol'dan işitilen yüzeyden değil, daha daha derinlerden.
Batı'nın yükselişini hep 'hayırlı görmeye' eğitildik. Bunu bize öğrettiler. Hatta 'başka türlü düşünemez şekilde' bellettiler. Amma, geçen zaman içinde, bakışım epeyce değişti. Elbette gözlerimi açmamda mürşidim Bediüzzaman’ın 'mimsiz medeniyet' dersleri çok etkili oldu. Lakin, ondan da ötede, bizzat Batılı düşünürlerin artık Batı'yı eleştirdiklerini gördüm ben. Üstelik tenkidlerinin teması sadece 'felsefe' veya 'ahlak' değildi. Evet. Tekniğini de eleştiriyorlardı. Ve diyorlardı ki: "Batı geliştirdiği teknolojilerle aslında küremizin yaşam ömrünü azalttı." Neden böyle olsundu peki? "Çünkü eskiden 'daha az' veya 'daha zamanlı' veyahut 'daha doğal' olan şeyler kapitalizmin elinde çoğaldı, hızlandı, sentetikleşti. Halık-ı Teala'nın küremize kurduğu sistem insaniyetin bu ifratını kaldıramadı. Kaldıramıyor. S.O.S. veriyor. Yardım çığlıkları atıyor. Medet istiyor. Böyle yaptığını en çok, artık sıklıkla konuşmaya başladığımız, küresel felaket senaryolarından, çevre kirliliğinden, iklim değişikliğinden vs. biliyoruz. Arzımız bizden zehirleniyor.
Bediüzzaman Hazretleri de, İşaratü'l-İ'câz'ında, meleklerin insanın hilkatine itirazıyla ilgili ayetleri tefsir ederken benzer birşeye dikkat çekiyor gibidir: "Sual: Mesafe pek kısa olduğu halde, ikinci 'fîhâ'nin zikrine ne ihtiyaç vardır? Cevab: Birinci 'fîhâ' ile beşerin bir ruh gibi arza nüfuz etmesiyle arzı ihya etmesine; ikinci 'fîhâ' ise, beşerin fesadı dahi Azrail gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzı imatesine işarettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifası için bir ilâç iken, diğer taraftan ölümünü intaç eden bir zehirdir." Cevabın finali cidden gözaçıcıdır. Zira meleklerin itirazının fıtratımızda gördükleri bir 'yıkıcılığa' dair olduğunu dilegetirmektedir. Hakikaten de insan, had konulmamış kuvveleriyle, şeriatın sınırlarıyla sınırlanmazsa, kainatı yıkabilecek bir şeraret kazanır. Ve bu zehirleme sürecini, belki de, tıpkı şimdi yaptığımız gibi 'aydınlanma' olarak görür.
Hakikat Çekirdekleri'nde "Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa ruhu da vardır. Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevâhir-i ferdiye hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır? Allah'ın böyle çok hayvanları var..." derken de uyandırdığı benzer bir hakikattir mürşidimin. Evet. Dünya, tıpkı bir tek hücrelinin iç sistemini dışarıya karşı koruması gibi, kendini uzaydan koruyor. Herşeyi içine kabul etmiyor. Zararlı ışınları süzüyor. Meteorları parçalayarak alıyor. Zira beslenmesi de lazım. Yani, sanki, biz 'dünya hücresi'nin organellerinden birisiyiz. Ve hücremiz bizi de kollayarak hareket ediyor. Hayatın temel şartı zaten budur. Hayat sahibi kendi iç sistemini dışarıdan ayırarak varlığını kollayandır.
Harut ve Marut kıssasına gittiğimizde de benzer bir dersi görmez miyiz? Onlar, ilgili ayetlerin ifadesiyle, kendilerinden ilim öğrenmek isteyenlere, "Biz ancak fitneyiz, sakın küfretme, demeden birşey öğretmezlerdi!" Ancak ders alanlar istikamette kalamadılar: "Koca ile karısını ayıracak şeyler öğrendiler onlardan. Halbuki bunlar, Allah'ın izni olmadıkça, o sihirle kimseye zarar verici değillerdi. Kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı." Burada 'koca ile karısını ayıracak' ifadesine nazarınızı celbetmek isterim. Bugün de sözde medeniyetin zehrine en çok bulanan toplumlarda 'evlilik oranı en düşük' çıkıyor. Doğurganlık oranı en dibe vuruyor. Yani 'imtihan kılınan bilgi'yi kötüye kullanma şeklimiz Babil tecrübesinin devamıdır.
Meselenin bir de LGBT türü sapkınlıklara bakan tarafı var. Bu türden sapkınlıklar 'dünyayı istedikleri kem şekle getirirken' aslında çevre kirliliğini, iklim değişikliğini, küresel felaketleri vs. tetikleyen mantıktan hareket ediyorlar: "Fıtrî doğru değildir. Kuvvelerimizi dizginlemeden gideceğimiz aşırılıklar doğrudur. Nefsimizi sınırlamadan yaşamalıyız. Saaadetimiz ancak oradadır." Bu bakış ne genetikte ne tarımda ne kimyada ne fizikte ne de başka bir alanda güzel sonuçlar veriyor. İnsan, Allah'ın koyduğu sınırları gözardı edip, hüdabinlikle kendini ilahlaştırdıkça, içinde bulunduğu evreni zehirliyor. Sahi, diğer hangi alanda yaptıkları iyi gitti de bunda amaçladıkları isabet edebilsin? Bugün kapitalizmin çılgın üretim-tüketim cenderesiyle canına okuduğu küremiz ömrünün sonuna doğru koşmaktadır. Teknolojinin hızı arttıkça sekeratı da hızlanmaktadır. Artık, sadece bilim çevrelerinin değil, Hollywood dünyasının da yapımlarıyla temas ettiği muhtemelliktir bu. Koca koca devletler gidişatı durdurmak için anlaşmalar yapmaktadır. Gerçi bence sürecin tersinebilirliği yoktur. Gidiş kıyametedir. Belki zaten kıyameti getirebilmemiz için verilmiştir.
Son olarak "Acele şeytandandır!" hadis-i şerifine dikkatlerinizi çevirmek isterim. Bence, Allahu a'lem, bu mübarek hadiste kastedilen manalardan birisi de yukarıda zikrettiğimiz türden bir 'acele'dir. Ve bu acele, yine mürşidimin veciz ifadeleriyle, "Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz..." sırrına mazhar olmaktadır. Yani, bazı şeyleri o kadar hızlı, o kadar çok, sentetik vs. yapıyoruz ki; durup "Sonu güzel gelir mi acaba?" diye soramıyoruz. Bütündeki yerini kollayamıyoruz. Zaten şu da var: Bütünü biz bilemeyiz. Bütünü ancak 'Bütünün Sahibi' yani 'Rabbü'l-Âlemîn' bilir. Ve neyin doğru/yanlış olduğunu şeriatıyla O söyler. Esra Erol'a biraz da bu yüzden güceniyoruz aslında. "Şeriat Ortadoğu'da!" derken yanlış söylüyor. Şeriat kainatın herbir yerinde. Şeriat dünyanın da hayatta kalmasının tek yolu. Eğer onu uygun hareket etmemeye devam edersek bozulmamız artacak. Çünkü ters yöne girmiş oluyoruz. Sürekli kaza yapıp duruyoruz. Dipteyiz, sondayız, depresyondayız. Kem şoförlüğümüze layık da cezadır yaşanan.