Nurlu Dershaneler

Ahmet AKCAN

“…Nur şakirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershane-i nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes her bir mes'elesini tam anlamaz. İman hakikatlerinin izahı olduğu için; hem ilim, hem marifetullah, hem huzur, hem ibadettir.”[1]

Yukarıda iktibas olunan cümleden de anlaşılacağı üzere, Muazzez Üstadımızın nurlu dershaneleri açma tavsiyesinin, Kur’an hakikatleri Risale-i Nur külliyatının daha iyi anlaşılma gayesi taşıdığını söylemek hatalı olmasa gerektir.

Evet Hakka taraf, hakikate sarraf, tefekkür ikliminde seyyah hizmet erlerinin yetiştirildiği, tahkiki iman nurlarının neşredildiği, kuvvedeki istidatların inkişaf ettirildiği merkezler olmaları beklenen nurlu dershanelerde, galiben “dervişane” bir mananın hükmettiği, irşad ve ikaz silsilesinin sarsılmaz hakikatler yerine bir kısım ‘hatıralar ve tasviratlar’ ile yürütüldüğü esefle müşahede edilmektedir.

Ümmet-i Muhammed’in (a.s) imani, ameli ve ahlaki hastalıklarının tedavi edildiği, “Tam Teşekküllü Hastaneler” misali her türlü manevi müdahalelerin gerçekleştirildiği yerler olmaları arzu edilen nurlu dershanelerin, “Sağlık Ocakları” seviyesinde ümmete hizmet ettikleri görülmektedir.

Bilinen bir müfredata tabi olmadan “zuhurat esasıyla” yürütülen risale talim faaliyetleri, hamiyetlerin ateşlenmesine, dâva adamlarının yetişmesine münbit zeminler vasfını yitirmekte, daha çok dost ve taraftarların memnun edildiği “mahfiller” olarak hizmet vermektedir.

İman hizmetinde yapılan faaliyetleri görmek, yapılması elzem ancak ihmal edilen vazifeleri görememek gururu ve fahrı intaç etmektedir. Covid ile başlayan, Maraş zelzelesi ile memleketi sarsan, bölgeyi büyük bir buhrana sürükleyeceği anlaşılan harp musibetinde ve diğer semavi afetlerde hissemize düşen mes’uliyeti görmek, noksan yahut hatalı taraflarımızı tashih ve tekmil etmek için elzemdir.

Nurlu Külliyatın telife başlandığı 1926 yılından bu yana tam bir asır geçtiği halde, ekser’ün nasın perişan vaziyetinde, ahlaki değerlerin yerlerde sürünmesinde en büyük hissenin, Ümmet-i Muhammedi (a.s) sahil-i selamete çıkarmakla vazifeli zümreye ait olduğu gerçeğini dillendirmek elbette rahatsızlık vermektedir.

Mazlum milletlere ve İslam ümmetine altı asır sığınak ve dayanak olmuş Osmanlı Devletinin çöküşünün medreselerden başladığı, taife-i ilmiyenin irşad ve ikaz vazifelerini ifâ etmede kifayetsiz kaldığı, bu yüzden batılılaşma hastalığının cemiyeti sardığı tarih okumalarından öğrenilmektedir. Muhakematta geçen tespit dikkate şayan olsa gerektir:

“Ulûm-u medarisin tedennisine ve mecra-yı tabiîden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulûm-u aliye maksud-u bizzât sırasına geçtiğinden, ulûm-u â’liye mühmel kaldığı gibi, libas-ı mana hükmünde olan ibare-i Arabiyenin halli ezhanı zabtederek, asıl maksud olan ilim ise, tebaî kalmakla beraber ibareleri bir derece mebzul olan ve silsile-i tahsile resmen geçen kitablar; evkat, efkârı kendine hasredip harice çıkmasına meydan vermemeleridir.”[2]

Medrese, Tekke ve Zaviye gibi irşad ve ikaz merkezlerinin kapılarının kilitlenmesi, beşerin zalimane tasarrufları ile vazifelerine son verilmesi hadisesinde kaderin adaletini görmek, makalede mevzu edilen mes’eleyi idrak noktasından ibretliktir.

Risale-i Nur külliyatı ile irtibatın ekseriyetle iltizam seviyesinde kalması, tilavetiyle teberrük olunan bir kitap makamı ile iktifa olunması, lisana mahsus bir hayranlığın ötesine taşınamaması gibi vaziyetler, tahkiki imana ulaşmayı geciktirmekte belki de vücuda gelmesini engellemektedir.

Evet Evet! Sayfa sayısına odaklanmalar, gazete gibi sathi okumalar zihinleri atalete sevk ile, marifet ikliminden ve tefekkür nimetinden mahrumiyeti doğurmakta, cemiyeti saran yangını görmeyi ve müdahaleyi zorlaştırmaktadır. Neticede atalete ve iman hizmetinde gayretsizliğe sebep olmaktadır.

Risale derslerinin sonlarında aşr-ı şerifleri sesi güzel, tecvidi düzgün şahıslara okutmak, umumi derslerde nurlu külliyatı bir kere bile bitirmemiş, anladıklarını hazmedememiş tıfılların ellerine kitap tutuşturmak, sohbete gelen kesimleri uyandırmak yerine hissiyatça uyutmak, tebliğ ve davette ilim ile hikmetin, vukufiyet ile ehliyetin ehemmiyetini idrak edememekten neş’et etmektedir.

Nefisleri ilzama, akılları iknaya, kalpleri teslime ve itminana sevkedecek, gafleti izale edecek iman sohbetlerine ihtiyaç şedittir. Bu ise ehliyet ile liyakat vasıflarının ehemmiyetini idrak etmeyi gerektirmektedir...

Elhasıl; hüküm ve kuvvet meleküte aittir. Bu ise imani mes’elelerde vukufiyete ve hulusiyete, yani keyfiyete vuslatı istemektedir. Nurlu sohbetlerde meleküte ve keyfiyete intikal vücuda gelmeden, kesret-i etbayı yani kemiyeti önemsemek, nizaya ve tefrikaya davetiye göndermek olarak değerlendirilmektedir.

İman hizmetinde gurura ve fahra sebebiyet veren kemiyete teveccüh etmek enenin müdahalesini bildirmekte, keyfiyetten ve meleküte intikalden nasipsizliği göstermektedir. Kesrete ve kemiyete teveccüh, hiss-i şöhretten ve nefsaniyetten haber vermektedir.

Halis bir niyet, manevi mes’uliyetlerine dair vukufiyet, meleküte intikali teshil etmektedir. İlm-i marifette suretten sirete intikal gerçekleştikçe, yani a’sardan hareketle esmaya kurbiyet ziyadeleştikçe keyfiyet ile hulusiyet, kalplerdeki nuraniyet ve müessiriyet kemale ermektedir...

[1] Emirdağ Lahikası-2, 231

[2] Muhakemat, 54

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.