Emanet, Sadakat ve İstikamet
Bazen yıllardır bildiğimiz bir cümle, bir gün gelir insanın karşısına hesap sorar gibi dikilir. Daha önce defalarca okumuşuzdur. Derslerde dinlemiş, sohbetlerde tekrar etmiş, hatta başkalarına anlatmışızdır. Fakat bazı cümlelerin hakiki ağırlığı, insan kendisini onların karşısında hesaba çektiğinde anlaşılır.
Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözü de bana göre böyledir: "Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur'a kanaat etmeniz lazımdır; belki bu zamanda elzemdir." Bu cümlede beni en çok sarsan yer şurasıdır:
"Ben sizlere kanaat ettim."
Bu, sıradan bir teveccüh değildir. "Size güvendim" demektir. "Bu emaneti sizin omuzlarınıza bıraktım" demektir. "Başka eller aramadım" demektir. Öyleyse şimdi dürüstçe sormalıyız: O bize kanaat etmişken biz Risale-i Nur'a gerçekten kanaat ettik mi? Yoksa yıllardır elimizde bulunduğu için kıymetini fark etmemeye başladığımız bir hazineye mi dönüştürdük? Evlerimizde Risale-i Nur var. Kitaplıklarımızda var. Telefonlarımızda var. Derslerimizde adı var. Sohbetlerimizde cümleleri var. Peki Risale-i Nur bizim hayatımızda ne kadar var? Karar anında? İhtilaf çıktığında? Nefsimiz incindiğinde? Menfaatimizle hakikat karşı karşıya geldiğinde?
Mesele tam da burada başlıyor. Çünkü bir insanın "Risale-i Nur Talebesiyim" demesi kolaydır. Asıl zor olan, bu sözün hakkını vermektir. Talebelik bir etiket değildir. Bir çevreye aidiyet değildir. Bir geçmiş hatırası hiç değildir. Talebelik, ders aldığın hakikatin seni değiştirmesine razı olmaktır. Eğer yıllardır Risale-i Nur okuduğumuz hâlde enaniyetimizle, ihtilaflarımızla, birbirimizi küçümseme ve yargılama alışkanlığımızla yüzleşemiyorsak, kendimize dürüst bir cevap borçluyuz. Çünkü o zaman şu soru önümüzde durur: "Biz Risale-i Nur'u mu okuyoruz, yoksa sadece sayfalarını mı çeviriyoruz?"
Risale-i Nur'a alışmak başka şeydir, sahip çıkmak başka bir şeydir. Ülfet, nimetin en sinsi düşmanlarından biridir. Her gün gördüğümüz şeyi bir müddet sonra görmemeye başlarız. Elimizin altında bulunan şeyin kıymetini unutabiliriz. Asıl korkmamız gereken şey, Risale-i Nur'un kitaplıklardan kaybolması değil; kitaplıklarda durduğu hâlde hayatımızdan sessizce çekilmesidir.
Mesele aynı zamanda dışarıdan bakanlara da doğru anlatılmalıdır. Risale-i Nur'a kanaat etmek, insanlığın bütün ilmî ve fikrî birikimini reddetmek değildir. Buradaki mesele, insanın iman ve istikamet noktasında merkezsiz kalmamasıdır. Bu yüzden dışarıdaki bir insana da şunu açıkça söylemek gerekir: Risale-i Nur'u yalnızca onu okuyanların kusurları üzerinden değerlendirmeyin. Metnin kendisiyle bizzat temas kurun. Sorun, sorgulayın, itirazınız varsa doğrudan metinle konuşun. Çünkü bir eseri tanımanın en doğru yolu, çoğu zaman onu uzaktan yargılamak değil, yakından okumaktır.
Ve sonunda yine başa dönüyoruz: "Ben sizlere kanaat ettim." Biz bu güvenin karşılığını verebildik mi? Bediüzzaman bugün aramızda olsaydı, yine aynı rahatlıkla "Ben sizlere kanaat ettim" der miydi? Bu sorunun cevabını kimse başkası adına veremez. Ama her Nur Talebesi kendi vicdanında vermek zorundadır. Çünkü bize kanaat edildi. Şimdi sıra bizde: Emaneti ya ülfetin içinde sıradanlaştıracağız, ya da ona gerçekten sahip çıkacağız.