Kıyamet Ne Zaman Kopar?

Abdurrahman ESEN

Kainatın 20-25 milyar, dünyanın ise takribi 5 milyar yıl önce yaratıldığı tahmin ediliyor. Bize göre çok yaşlı olan dünyamızın ne evrelerden geçtiği neler yaşadığı neler görüp geçirdiği ilgili bilim kaynaklarında uzun uzun anlatılır. Doğum sonrası milyar sene gaz bulutu şeklinde kalan dünya gençliğinde yüzer milyon seneler süren baharlar yaşadı, kışlar yaşadı. Bir dönem üzerinde dinazorlar mutlu, müferrah yaşarken başına çarpan bir gök taşı ile yüzbinler sene gündüzleri karardı. Başı ayıktığında çok şeylerle beraber dinazorlarını da kaybetmişti. Bizim için iyi mi oldu kötü mü oldu bilemiyoruz ama ibretlik işler!

Yaşı olgunluk çağını geride bırakırken Rabbim yaşlı dünyayı insan denilen bir varlıkla şenlendireceğini meleklerine ihbar buyurunca melekler telaşla “Ya Rabbi kan dökücü, ifsat edici bir varlık mı yaratacaksın” diyerek endişelerini dile getirdiler.

Fakat murad-ı ilahi başka idi. Dünyaya ayak bastırdığı ilk insanı sıradan bir şahsiyet değil peygamberlik rütbesi ile şereflendirerek vazifeli olarak gönderdi.

Vazife; kendi zürriyetinden gelecek olan veya daha doğru bir ifade ile gönderilecek olanlara kimliklerini kavratmaktı.

Anlayanlar oldu, anlamayanlar oldu. Bu ders kaç bin senedir devam ediyor, bir zaman daha devam edecek. Bu kimlik kavratma dersleri birkaç temel esasa dayandırılıyordu. Hepsini saymama gerek yok; en dikkat çekicisini zikredeyim: bu görünen güzel ucu bucağı görünmeyen geniş dünyanın bir maksat için harap edileceği idi.

Neyse bazılarına çok karışık gelen anlaşılması güç görünen bu konuyu bir tarafa bırakalım.

Çırçıplak dünyaya gelen insan taş üstünde taş yokken, el atacağı bir iğne yokken, iplik yokken ateş yokken, merak, endişe, korku, ilgi, sevgi, düşünme, beğenme, beğenmeme gibi onlarca duyguların tesiri ile çabalamaya başladı. Bu duyguların kendisinde nasıl oluştuğunu, nereden geldiğini bir tarafa bırakalım; çabaladı ateşi buldu, demiri buldu, madeni buldu, düşüncelerini yaptıklarını kendisinden sonrakilere aktarmanın yolunu buldu, mağara ile yetinmedi yüz katlı bina yapmanın yolunu buldu, yürümek zor geliyordu arabayı, gemiyi, uçağı buldu. Hayret edilecek nokta neyi aradı ise onu bulduğu idi. Acaba önceden saklı tutulan şeyler önce arattırılıyor sonra da bulduruluyor mu idi. İşin bu tarafı ile de ilgilenenler azdı.

Konumuza dönelim; bulduklarıyla yetinmeyen insan gözlerini yukarılara dikmişti. Bununla birşey farketti; uçsuz bucaksız zannettiği dünyanın meğerse ne kadar küçük olduğunu. Bu farkediş kendisine heyecan vermekle birlikte bir korku da kazandırdı. Sayamayacağı kadar çokluktaki bu kütlelerin hareketi, savruluşları, dönüşleri, gidiş gelişlerinin verdiği kaygı ile hesaplamalara oturdu. Çıkan sonuç kaygı artırıcı idi. Durum iyi görünmüyordu, ortada çöküş yıkılış sinyalleri vardı. Hesapta başa mı dönülmüştü yoksa. Binler sene önce yapılan ihbar, ikaz, uyarılar doğru muydu yoksa.

İnsanoğlunun bir hususiyeti de kendisini kolayca kandırabilmesidir. Gerçi kıyametin kopacağı kesin anlaşılıyordu ama önümüzde milyon belki milyar seneler zaman vardı. O güne kadar herhalde bir yerlere kaçıp kurtulma yolunu nasılsa bulurduk.

Gerçi küçük bir mesele çıkıyordu ortaya; kim nereye kaçacak meselesi, her neyse...

Fakat akıl bu boş durmuyor. Yaratıcı; inatçı ve hakka direnen insana aklı musallat etmiş. Evet, kim nereye kaçacak!

Harıl harıl kaçılabilecek yerler araştırılıyor, yok yok. Bir parça ümit veren yerler için ise 10 bin 30 bin yıllar yatırım yapmak gerekiyor. Hesapta olmayan bir arıza olmazsa herşey bu işi kuranların hesapladıkları gibi giderse şayet.

Başa dönelim. Rabbim beşeriyet zincirinin ilk halkasını peygamberlik payesi ile şereflendirdi. Zaman seyri içinde bu zincire bir rivayete göre daha 124 bin altın halka eklendi. Maksat zincirin parçalarını mümkün olduğunca emniyete almak kıymetlendirmekti.

Metod sade, karmaşık değil: kulluk şuuru ile hak-hukuka riayet etmek. Yaratıcı için bu hak hukuka riayet o kadar önemli idi ki muhasebe için mevcut dünyayı harap edip tabir caiz ise duruşma salonuna dönüştürmek için yeniden inşa edecekti. Buna iman edenler oldu, reddedenler, kafası yatmayanlar oldu.

Ama bugün kesin anlaşıldı ki kıyamet kopacak. Öyle ise önermenin ikinci şıkkı da doğrudur: duruşma salonu hazırlanacak ondan kaçış yok.

Acaba ne zaman? Hiç süphesiz ki “vel ilmu indallah”.

Ancak insanı bu kadar zengin duygularla donatan Rabbim içimize bir de biyolojik bir saat koymuştur. İhtiyaç ve ilgi duyduğumuz işler, hadiselerle ilgili sinyaller verir.

Dünya teknik-teknolojik imkan ve servet noktasında umulmaz bir noktaya ulaşmışken insanlar kıyametten dem vuruyor, ondan bahsediyor. Acaba içimizdeki saatin sinyalleri midir bizi söyleten.

Kaçışmak için uzayın derinlikleri yoklanırken sığınabilir miyiz ümidi midir yoksa basit merak duygusundan mıdır bilemiyorum ama bir taraftan da türdeşlerimiz aranıyor. Bu merak ve ümit her ne ise bir ara bazılarınca o kadar kuvvetlenmişti ki dünyamız üzerinde bunların birçok eser bıraktıklarına hepimizi inandırmaya çalışıyorlardı. Fakat tuhaf bir ümit hala nereden geldiklerine dair en küçük bir iz tespit edemediğimiz onlar o kadar uzaklardan gelip mesela Mısır'da piramitleri inşa edip küçük bir plaket bile bırakmaya tenezzül etmeden uzayın derinlikerinde kaybolmuşlardı. Hala onları arayanlar var!

Benim de bir yersiz korkum var: böyle bir arayışın içinde olanlar maazallah ufak bir ize rastlasalar yardım alma, faydalanma veya merak duygusu hemen bir düşman üretmeye dönüşecek ve o muhayyel düşmandan biz masumları kurtarmak için kim bilir her birimizin sırtına kaç yüzbin, milyon dolarlar masraf faturası kesecekler.

Örnek istiyorsanız örnek çok: mesela en erken yüz sene sonra gelecek olan masum Iraklıları Saddam'ın zulmünden kurtarmak için bugünün Iraklılarını feda etmesi gerekiyordu ve gözünü kırpmadan feda ettiler.

Tekrar konumuza dönersek bu muhteris insanın elde ettiği imkanlar ile ihtirası daha artmış, yeni icatlar çıkarma hız kazanmış. Bu oldukça hırsın dozunu daha da tetikleyerek bir kısır döngüye sokmuştur. Öyle ki bu mekanizmanın zembereğini oluşturan bir azınlık zümre kendilerini uluhiyet vasıfları ile donatmaya çalışarak kendilerinden artık kim, ne varsa kontrolleri altına alma yolları zorlanmaya başlanmıştır. Servet boyutundaki bir arabasının küçük bir pimi kırılınca tümünü hurdaya ayıranlar kendilerinin mukadder ölümünü kabullenmeyerek kendilerinde 100 defa 1000 defa parça değişimi imkanları ile hiç olmazsa şimdilik 1000 sene 10.000 sene yaşamanın kapıları zorlanmaya çalışılıyor. Bir tarafta yedek parça olarak üretilen insan, bir tarafta yedek parça bekleyen insan. Bilfarz böyle bir imkan referanduma sunulsa şahsen oyumuz ne olurdu acaba? Biz onaylar mıydık? Sağduyunun kabullenmeyeceği böyle bir fırsata Allah nasıl müsade eder!

Başka bir fasıl yozlaşmaya bu kadar maruz kalmış beşeriyet kahir ekseriyetle manevi erdemlerden soyutlanarak herşeyi şahsına yönelik maddi menfaatlerle değerlendirme sarhoşluğuna düşmüştür.

Kurulan mekanizma yemek kültüründen tutun kılık kıyafete, hareket tarzı, konuşma biçimi, reklam bombardımanı, gıdalar üzerinde uygulanan tuzaklar, sözüm ona haber havadis bombardımanları, çocukları kadınları istismar etmek, en masum arzu ve hakları provakasyon ne bileyim saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok masum kitleleri süfli hedeflerine, emellerine ulaşmak için kullanan gözden çıkaran bir zümreye dünya daha ne kadar tahammül edebilir. Mesela bu gidişata daha 1000 sene dayanabilir mi?

Çok kullandığımız bi deyim vardır: Dağ gibi adam kahrından çatladı diyoruz.

Koca dünyamızda şeytanların dahi düşünmediği bu nice hınzırlıklara artık tahammül gücünün kalmadığı sinyallerini veriyor. Cenab-ı Hak zatını “şafi’” olarak tanıtırken bu münkir insan; hastalığı yendi, kanseri yendi, koronayı yendi diyor. Bunu söylerken mitolojik şahsiyetlerden mesela herkülün bir bebeği dövebildiğini gururlanarak anlatmasından daha abest bir cümle kullanmış olmuyor muyuz? Maksat yenme-yenilme meselesi olsa idi yaratan, mikrobu yaratabilen mikrobunu hiçbir ilacın etki etmeyeceği nitelikte yaratamaz mı idi?

Yaratan “küllü nefsin zaikatül mevt” buyururken insanoğlu ölümü yok etme gayretinde.

Allah “halakal mevte vel hayate...” buyuruyor. Yani hayatı yaratan olarak ölümü de yarattığını bize bildiriyor. İnsanoğlu ise bir taraftan “var” olanın “yok” edilemeyeceğinin Lavoisier’e izafeten fark ettiğini söylerken Allah’ın yarattığını “var” ettiğini “yok” etmeye çalışıyor. Allah buna izin verir mi?

Diğer bir husus hepsini kendi kabiliyeti ve çabasıyla elde ettiğini sandığını bu kadar ikramlara, lütuflara mazhar olmuşken bu kadar şükürsüzlük, bu kadar sorumsuzca hoyratça nimete bakış, bu kadar ahlaki çöküntü de dünyanın direncini kırmaktadır. Bu şükürsüzlüğe israfa Allah ilanihaye razı olur mu?

Diğer bir nokta mü’min olduğunu ifade eden insanların taşıdığı sorumsuzluklar, dinin asli umdelerini kendi anlayış ve hevesleri doğrultusunda değiştirmeye çalışmak, dinin mehazı, kaynağı olan peygamberi görmezden gelmek söylediklerine sözüm ona din adına itibar etmemek, dahası Allah’ın buyurduğu tüm tehdit ayetlerine rağmen ne yapılırsa yapılsın affedileceğini zan ve iddia etmek ihtiyar dünyamızı büsbütün heyecanlandırıyor asabiyetinden sık sık titretiyor ve o zanda olanların gözlerine cehennemin sokulması için kendi ölümünün mümkün en erkende olmasını istiyor, arıyor.

Başka bir husus ise Bediüzzaman Hazretlerinin ayet ve hadis-i şeriflerden istihracen izah buyurduğu ahir zamanda İslamiyetin dünya genelinde hükümranlığını kendi beklentilerimiz doğrultusunda elbette ki bin can ile isteriz. Ancak bu hükümranlığı ekseriyetle insanların itikat ve amel dünyasında yaşayacaklar beklentisi ve temennisi içinde iken acaba diyorum bu hakikat ahkam-ı ilahiyenin, müjde-i semaviyenin, ihbarat-ı gaybiyenin nafiz bir tecellisi ile hayatımızda yansıması şeklinde olmasın mı diye düşünüyorum. Mesela mükevvenatı yoktan var ettiğini emri (kün fe yekün) ile bize bildirilen irade-i ilahiyenin tecellisi; öznede yapılan hata dışında tamamen kabul görmüştür.

Kur’an-ı azimuşşan da zikredilen; peygamberanı izam eliyle gönderilen nimetler günümüzde neredeyse mucize niteliğinde tecelli ve tahakkuk etmiştir. Bize tasvir edilen cennet hayatının muhayyilemiz standardında dünyada tahakkukuna şahit oluyoruz. Kiramen katibin meleklerini gerçi her birerimiz görmedik ama attığımız her adımın söylediğimiz herbir sözün kayıt altına alınmaya başlandığını yasıyoruz. (İzesuhufunuşiret) hakikatına gafil olsakta sidilerle bilmemnelerle bunun küçük numunesini hayatımıza yansıtıyoruz. (Veleinmessethüm nefhetün min azabi rabbike) tehdidinden gaflet etsekte mesela elektirikle ugrasırken; aman temas etme diye birbirimizi ikaz ediyoruz. Bir çok kişi yecüc mecüc ismini istihfaf ederken dünya anarşistlerle baş etmekte acze düsüyor. Geçmiş kavimlere fasılalı zamanlarda gönderilen gazabi ilahi kimisi zelzele ile kimisi fırtına ile kimisi ses ile kimisi yıldırımla helak edilirken bunların hepsini topyekün daha şiddetli bir biçimde yasıyoruz.

Bugün herkesin dilinde aman okuma aman okul aman mektep varken Bediüzzaman Kur'an-ı Kerim'in (ya ehlel kitab) hitabının ya ehlel mektep manasını telkin ettiğini buyuruyor. Biz kulak ardı ediyoruz. Mehdi Deccal geldi geçti farketmedik. Hz. İsa da zaten kendisini ifşa etmeyecek. Ancak imanın nuru ile tanınabilir. Geriye güneşin batıdan doğması kaldı. O zamanda ayıkmayanlar için çok geç olacak. Kuran-ı Azimüşşan ise (ikterebetisae) buyuruyor. Evet şüphesiz ki kıyamet yakındır. Kimbilir belki yarın belki de yüz seneden daha yakındır.

Vel-ilmü indallah.
La ya’lamul ğaybe illallah.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (6)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.