Değerli dostlar! Bu yazımızda Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle “öz kardeşi ve en birinci ve en yüksek ve fedakâr bir talebesi olan Abdülmecid Nursi’nin1 Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatından sonra mezarının çalınması hadisesinde yaşadıklarını anlatmaya çalışacağız. İnşaallah.
27 Mayıs 1960 tarihinde anarşist zihniyetli bir güruh mevcut anayasal düzene karşı silahlı bir darbede bulunarak, mevcut hükümeti silah zoruyla düşürüp, daha sonra da seçilmiş başbakanı ve iki bakanı hukuku ayaklar altına alan bir sahte mahkeme kararıyla idam adı altında şehit ederler. Bu zihniyet sadece insanları hapse atıp, işkence etmek ve öldürmekle kalmaz. Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir mezar hırsızlığına da imza atarlar.
Bediüzzaman Said Nursi’nin mezarının çalınmasına Kürtlüğü sebep gösterilmiş olup, bununla Urfa’yı Kürtlüğün Merkezi olmaktan kurtarmak hedeflendiği görülüyor. Aşağıda aktaracağım makalede görüleceği gibi Bediüzzaman’ın mezarının çalınmasına daha darbe yapılmadan karar verilmiştir. Bu konuda dönemin Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes ile Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel arasında görüşmeler yapılmıştır. Mezar çalma hadisesini resmi veçhesiyle tüm yönleriyle ortaya koyan bir makaleden uzun bir bölümü aşağıda alıntılıyorum.
“27 Mayıs Askeri Darbesi sonrasında I. Cemal Gürsel Hükümeti bu iddiadan yola çıkarak ülkede bir takım yapılandırma ve düzenleme faaliyetlerine girişmiştir. Bu bağlamda Bakanlar Kurulu’nda iç politikaya dair ele alınan gündem maddelerinden yeni anayasa, ordu, laiklik, Kürtler ve Kürt Sorunu gibi meselelerin yanında Said Nursi meselesi de tartışılmıştır.
Bakanlar Kurulu’nun Said Nursi meselesini beşinci, on birinci, on ikinci ve altmış dördüncü toplantılarda ele aldığı görülmektedir. Meselenin ana kaynağını, Said Nursi’nin mezarının Urfa’da bulunmasından dolayı Cemal Gürsel’in Urfa’nın kürtlüğün merkezi olması ihtimaline karşı duyduğu kaygı oluşturmuştur. Başbakan Gürsel’in mezar münasebetiyle duyduğu kaygının dini bakımdan değil de Kürt sorunundan kaynaklanması oldukça dikkat çekicidir (Koçak, 2010: 68). Bu bağlamda Said Nursi’nin bir takım siyasi faaliyetler içinde yer almasının yanında yaşamı boyunca üstlendiği misyonun merkezinde Kur’an ve Risale-i Nur vasıtasıyla İslam’ın öğretilmesi gibi dini konuların daha ağır bastığı bilinmektedir. Ancak çeşitli kaynaklarda ve Nursi’nin kendi eserlerinde siyasete yaklaşımı ve Kürt milliyetçiliği konusunda onun özerk veya bağımsız bir Kürt devletine karşı çıktığı yönündeki görüşler daha yaygın olmakla birlikte Nursi’nin Kürdistan kavramını ve Kürdi lakabını da kullandığı görülmektedir. Nursi’nin mezarının açılması olayının 27 Mayıs 1960 Darbesini takip eden günlerde yaşanması ve bu işin Türk Silahlı Kuvvetleri eliyle yapılmış olması Nursi’nin Kemalizm karşıtlığı ve Kürt Milliyetçiliği yönlerinin I. Cemal Gürsel hükümeti içinde bir kaygıya neden olduğunu akla getirmektedir. Devlet Bakanı Hayri Mumcuoğlu’nun 64. Bakanlar Kurulu toplantısında sarf ettiği “Nurculuğu bu memlekete yaymak isteyen adam aynı zamanda Kürtçülüğü de terviç eder” (Koçak, 2010: C.II, 909) sözleri Cemal Gürsel Hükümetinin Nurculuk ile Kürtçülüğü ne derecede bağdaştırdığını da göstermektedir. Bu noktada Nursi’nin topladığı taraftarlar vasıtasıyla ölümünden sonra da kutsallaştırılarak fikirlerinin yaşatılması ve bu noktada mezarının Urfa’da bulunması Cumhuriyet ve Kemalizm için bir tehdit olarak görülmüştür. 27 Mayıs günü Milli Birlik Komitesi başkanı olarak Cemal Gürsel’in yeni anayasa hazırlığı için görüştüğü profesörler grubuna “Biz üniversiteye inanıyoruz. Yalnız inanmıyoruz, iman ediyoruz… Öyle bir anayasa yapın ki bir daha ihtilal mümkün olmasın dinin istismarına imkân kalmasın.” (Çavdar, 2019: 87,88) şeklinde yaptığı konuşma “Darbe Hükümetinin” rejim ve laiklik üzerindeki denetim isteğini ortaya koymaktadır.
Said Nursi’nin mezarının taşınması konusu resmi kayıtlara göre ilk olarak 27 Mayıs Askeri Darbesi sonrası oluşturulan Birinci Cemal Gürsel Hükümeti’nin Beşinci Bakanlar Kurulu toplantısında görüşülmüştür. Ancak olayın perde arkasına bakıldığında konunun birdenbire bakanlar kurulu toplantısında akla gelmediği, 27 Mayıs öncesinde dönemin Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes ve Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel arasında müzakere edildiği tespit edilmiştir. Ethem Menderes, Nursi’nin ölümünün ardından müritleri tarafından daha da ulvileştirildiği ve bu nedenle sağlığında başa çıkamadıkları Nursi ile ölümünden sonra hiç başa çıkılamayacağı yönündeki endişesini Gürsel’e bildirmiştir.2 Görüldüğü gibi Said Nursi 27 Mayıs Askeri Darbesinden yaklaşık bir ay önce 23 Mart 1960’da öldüğünde, onun mezarının yeri ve durumu dönemin Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel arasında müzakere konusu olmuştur. Gürsel bu görüşmede mezarın ortadan kaldırılarak sorunun çözülebileceğini belirtmiştir. Bu görüşmeden yaklaşık iki ay sonra darbe yapılmış, darbeden sonra da mezarın nakli gerçekleştirilmiştir. Gürsel, Ethem Menderes’le konuşmasının ardından darbe sonrası konuyla ilgilenmesi için 7. Kolordu Komutanı sonradan 1. Ordu Komutan Vekili ve bilahare Genelkurmay Başkanı olan o günkü rütbesiyle Korgeneral Cemal Tural’ın (TSK, 2020) görevlendirilmesini istemiştir (Kumral ve İncesoyluer, 1991: 23-24). Tural, bu doğrultuda İçişleri Bakanı Tuğgeneral Muharrem İhsan Kızıloğlu tarafından özel bir emirle Ankara’ya çağırılmıştır. Tural’ın 27 Mayıs Askeri Darbesi’ni gerçekleştirenler arasında yani Milli Birlik Komitesi içinde yer almadığı ancak Gürsel Hükümetleri döneminde Yassıada idamlarının gerçekleştirilmesi gibi birçok önemli kararların uygulanmasında rolü olduğu bilinmekle birlikte Genelkurmay Başkanlığı yaptığı dönemde de Nurcular hakkında uyarılarda bulunduğu görülmüştür (Selvi, 2011: 170, 175).
Mezar tartışması, temel mesele olarak siyasi partilerin ocak ve bucak teşkilatlarının kapatılmasının görüşüldüğü beşinci Bakanlar Kurulu toplantısında Başbakan Yardımcısı Fahrettin Özdilek’in, Nurcular meselesinin de önemli bir mesele olduğunu ileri sürerek Nursi’nin mezarının Urfa’da bulunmasının uygun olup olmadığı sorusu ile başlamıştır. Bunun üzerine dönemin Başbakanı Cemal Gürsel, Kürt sorunu politikası kapsamında Said Nursi’nin mezarından dolayı Urfa’nın bir merkez haline getirilmesinden endişe ettiği için mezarın Isparta’ya taşınmasının daha uygun olduğunu belirterek daha müsait bir zamanda meselenin halledilmesi gerektiğini söylemiştir (Koçak, 2010: 194). Ardından Said Nursi’nin mezarının taşınması meselesi Birinci Gürsel Hükümetinin On Birinci Bakanlar Kurulu toplantısında İçişleri Bakanı İhsan Kızıloğlu’nun şu konuşmasıyla tekrar gündeme getirilmiştir; “Meselelerimizden biri bildiğiniz gibi Şeyh Said-i Nursi’nin mezarının nakli konusudur. Nursi’nin kardeşi bu konuda bir müracaatta bulunmuştur.” Kızıloğlu bu sözlerin ardından Said Nursi’nin kardeşi Abdülmecit Ünlükul tarafından Konya Valiliği’ne yazılmış mektubu kurula okumuştur (Koçak, 2010: 281). Mektupta Ünlükul’un Konya’da ikamet etmesi ve Urfa’nın Konya’ya uzak olması münasebetiyle kardeşinin mezarını sık sık ziyaret edemediğinden mezarın Isparta veya Emirdağ’a taşınması yönündeki isteğinden bahsedilmiştir (BCA, 1960). Mektup sıkıyönetim şartları altında Kolordu Komutanı Cemal Tural tarafından zor kullanılarak Ünlükul’a imzalattırılmış ve böylece olayın dini ve siyasi bir yönü bulunmadığı gösterilerek, ailevi bir konu kisvesi verilmek istenmiştir (Kumral ve İncesoyluer, 1991: 23-24; Selvi, 2011: 170).
Mektup olayının Gürsel’in isteği üzerine Konya valisi tarafından düzenlendiği aynı toplantıdaki beyanatından anlaşılmaktadır. Mezarın nereye nakledileceği hususunda Kızıloğlu ile Gürsel’in ihtilafa düştüğü de görülmektedir. Kızıloğlu, bu işle ilgilenenlerin isteği ve Isparta’da Nurcuların fazla olması nedenlerinden mezarın Emirdağ’a naklinin uygun olduğunu belirtmesi üzerine Gürsel, Emirdağ’da da Kürt köylerinin fazla olması nedeniyle Isparta’ya naklini daha uygun görmüştür. Ulaştırma Bakanı Sıtkı Ulay’ın da Gürsel’i bu konuda desteklemesiyle mezarın Isparta’ya nakline karar verilmiştir. Gürsel, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarından konunun büyük bir titizlikle halledilmesini ve bir gece içinde mezarın Urfa’dan Diyarbakır’a sonra da Isparta’ya nakledilmesini istemiştir. Ticaret Bakanı Cihat İren bu işi gizli yapmaya gerek olmadığını, mezarın gündüz saatlerinde ailesi tarafından nakledilebileceğini, hükümetin de bu konuda aileye yardımcı olabileceğini belirtmesi üzerine İçişleri Bakanı Kızıloğlu, bu fikre karşı çıkarak işlemin gizli yapılması gerektiği ancak Nursi’nin kardeşi Ünlükul’un nakil sırasında bulunabileceğini belirtmiştir. Kızıloğlu sözlerinin devamında uçağa binildiği zaman gazetelere haber verilmesi yönünde fikir beyan etmiştir. Gürsel ise basına haber verilmemesi ancak basının olaydan haberi olursa nakil işlemini, Nursi’nin kardeşinin istediği yönünde bir açıklamanın daha uygun olacağını belirtmiştir. Ardından Gürsel, gerekli hazırlıkların yapılarak Urfa’ya gidilmesi, oradaki kıtaların da bu iş için hazır bulunması yönünde talimat vermiştir (Koçak, 2010: 282-283; Selvi, 2011: 178).
İhsan Kızıloğlu 8 Temmuz 1960 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısında alınan karar sonrasında Milli Birlik Komitesi’nin de onayını almak üzere Komite üyeleriyle görüşmek istemiştir. Alparslan Türkeş’in bu konudaki ifadesine göre Komite toplantı halindeyken Kızıloğlu, çok önemli bir konu hakkında komite üyeleriyle görüşmek istediğini belirtmiştir. Bunun üzerine MBK Kızıloğlu’nu içeri davet ederek konuşmasını dinlemiştir. Kızıloğlu, Abdülmecit Ünlükul adını taşıyan dilekçeyi komiteye sunarak, Ünlükul’un kardeşi Said Nursi’nin mezarının Urfa’da bulunması ve mezarın uzaklığı nedeniyle ziyaret edememesi yönündeki maruzatından bahsetmiştir. Kızıloğlu, komitenin nakil işlemini onaylaması durumunda konuyu Cemal Gürsel’e ileteceğini de belirtmiştir. Kızıloğlu’nun konuşmasının ardından komite, nakil işlemine onay vererek konu hakkında İçişleri Bakanlığından kendilerine bilgi verilmesini de ayrıca hatırlatmıştır (Turgut 1995: 246-250. Akt. Koçak, 2010: 282).
Mezarın taşınması yönündeki gerekli resmi onayın ardından Nursi’nin mezarının nakil işlemi Emniyet Genel Müdürlüğü Arşivi’nde yer alan belgelerdeki zabıt varakasına göre gerçekleştirilmiştir. Buna göre Abdülmecit Ünlükul, 4 Temmuz 1960’da Urfa Belediye Tabipliğine bir dilekçe vererek Urfa’da vefat eden kardeşi Said Nursi’nin kabrinin Emirdağ veya Isparta’ya nakline izin verilmesini istemiştir. Dilekçeye istinaden Urfa Belediye Tabipliği nakil işleminde bir sakınca görmediğini düzenlediği bir raporla bildirmiştir (EGMAUZV, 1960). Söz konusu belgede Abdülmecit Ünlükul’un imzasının yanı sıra güvenlik güçleri mensuplarının imzalarının bulunması olayın siyasi bir mahiyet kazanmasının istenmediğini göstermektedir (Koçak, 2010: 281). Bu konuda Bakanlar Kurulu ya da Milli Birlik Komitesi tarafından bir karar alınmaması da aynı şekilde yorumlanabilir. Olay ailenin isteği ve yerel makamların onayıyla gerçekleştirilmiş gibi gösterilmiştir. Aslında Milli Birlik Komitesinin, Hükümetin, İçişleri Bakanlığının ve ordunun üst düzey komutanlarının konuyla ilgilendikleri anlaşılmaktadır.
İçişleri Bakanı Muharrem İhsan Kızıloğlu, 10 Temmuz 1960 tarihinde Urfa Valisi Necdet Yalçın’a gönderdiği resmi yazıda şunları söylemiştir:
“Urfa’da medfun bulunan Said-i Nursi’nin nakl-i kubur suretiyle cesedinin Emirdağ’ına veya Isparta’ya getirilmesini isteyen ve mumaileyhin kardeşi olan Abdülmecit Ünlükul tarafından Konya Valiliğine verilen 4.7.1960 günlü dilekçe örneği ile Konya Valiliğinden Bakanlığımıza yazılan 4.7.1960 gün ve 277/1999 sayılı yazı örneği bağlı olarak gönderilmiştir. Usul ve mevzuata uygun olarak gereğini rica ederim.” (BCA, 1960).
Mezarın taşınacağı gün Ankara, Urfa, Diyarbakır, Isparta’da olağanüstü hâl ilan edilerek, Urfa şehrine giriş ve çıkışlar yasaklanmış, sokağa çıkma yasağı uygulanmış, şehirde görevli polis memurları izinli sayılarak sıkı tedbirler alınmıştır. Nitekim bu sıkı tedbirlerin ardından Orgeneral Cemal Gürsel ve İhsan Kızıloğlu’nun aldığı kararı uygulamak üzere Korgeneral Cemal Tural, İstanbul Belediye başkanı Refik Tulga ve MBK üyesi Albay Mucip Ataklı’nın yürütmesindeki komite 12 Temmuz 1960 gecesi Said Nursi’nin İbrahim Halilullah Dergâhındaki mezarını erlere kırdırarak naaşını çıkartmıştır (Selvi, 2011: 170).”3
Mezarının çalınması hadisesinde Abdülmecid Nursi’nin yaşadıklarını oğlu Suad Ünlükul ve eşi Şükran Ünlükul Ablamız, Ağabeyler Anlatıyor kitaplarının yazarı Ömer Özcan’a şöyle anlatır:
“Üstad’ın naşının Urfa’dan kaçırılması için babamı evden aldılar 1960 senesinde bir yaz günü gece vakti kapı çalındı. Bizim eve babamla konuşmaya bazen ağabeyler geliyordu. Bu saatlerde babamı ziyarete kimse gelmezdi. Biz çekindik, babam aşağıya indi. O kocaman avlu kapısını açarken biz de arkasındaydık. Gelenler askerdi. Babama hazırlanmasını, kendisini götürmek için emir aldıklarını söylediler. Babamın Israrla sormasına rağmen bir şey söylemediler. Babam hazırlandı, bize “Siz merak etmeyin geleceğim” dedi ve bir jipe bindirip götürdüler. Ertesi gün babam gelmemişti. Çok merak ediyorduk. Daha sonraki gün gazeteler Üstad’ın Urfa’daki kabrinin, kardeşinin isteği ile açıldığını, bilinmeyen bir yere kardeşinin nezaretinde defin edildiğini yazıyordu.
Daha sonraki gün babam eve geldi. Çok üzgündü. Babam eve geldikten bir müddet sonra da polisler geldi, kayınvalideme babamın sağ salim teslim edildiğine dair bir belge imzalattırdılar. Neler olduğunu çok merak ediyorduk. Cesaretimizi toplayıp “Baba ne oldu? Seni nereye götürdüler?” diye sorduk. Babam derin bir iç çekerek, “Seyda’nın naşını da rahat bırakmadılar” diyerek kalbinin derinliklerine nüfus etmiş olan o hüznün hissiyatıyla anlatmaya başladı:
“Uçağa binmeden önce Seyda’nın naşını Urfa’da bulunduğu yerden çıkartmamı istediğim bir belgeyi bana zorla imzalattırdılar. Konya’dan beni uçağa bindirip Urfa’ya götürdüler. Zaten biz Urfa’ya varıncaya kadar Üstad’ın kabrini kırmışlar, mübarek naaşını çıkarmışlardı. Ben gittiğimde Üstad’ın tabut'u kırılan mezarın yanında duruyordu. Seyda’yı görmek istedim. Gösterdiler. Aradan o kadar zaman geçmesine rağmen sanki yeni gömülmüş gibiydi.
“Seyda’yla beni askeri bir yere getirdiler. İlkönce küçük bir uçak geldi, tabutu ona sığdırmaya çalıştılar, fakat tabut uçağa sığmadı. Sonra bir helikopter geldi, tabutu ona yüklediler. Subaylarla birlikte helikoptere bindik. Beni arka tarafa oturtmak istediler. Ben de ‘hiç olmazsa sağlığında bir arada bırakmadınız bari şimdi yanında oturayım, Seyda’m ile konuşayım’ deyince ‘tamam’ dediler. ‘Seyda hakkını helal et, bizi birbirimizden ayırdılar, ama müsterihim seni elimle kabre koymama engel olamadılar’ dedim. Helikopterin camından bakarak nereye gittiğimizi anlamaya çalışıyordum. Fakat hava yavaş yavaş kararmaya başladığından ne tarafa gittiğimizi anlayamadım. Ancak subayların kendi aralarındaki konuşmalarından Isparta’ya gittiğimizi anlamıştım.
“Karanlıkta helikopter indi. Elli metre ilerde bir mezar kazmışlar. 3-5 asker ile başlarında bir subay bekliyordu. Etrafa baktığımda biraz ilerilerde mezarlar olduğunu gördüm. İki tarafımızda da dağ vardı. Askerler gelip tabutu aldılar ve yeni istirahatgahına Seyda’yı koydular.
“Hayattayken kendisini rahat bırakmayanlar ölüsüne bile rahat vermemişlerdi. Benim Seyda’nın mezarının yanında kalıp kalmamak istediğimi sordular. Dağın başında yalnız bu ihtiyar halimle beni burada mı bırakacaksınız deyince aynı helikopterle beni Urfa’ya getirdiler. Orada benimle beraber gelen subaylar indiler ve beni de hiç durmadan Konya’ya getirdiler.” Babam bu anlattıklarını kimseye söylememenizi sıkısıkı tembih etmişti bize. Nasıl oluyor bilemem ama Üstad’ın mezarını güya bazı ağabeyler buluyor ve devletin bile kendi ailesinden biri olmadan yerini değiştiremediği mezarı açılıyor ve aile bireyleri resmi varisleri olan eşim Suad ve kardeşi Saadet hayatta iken onların haberi olmadan başka bir yere defnediyorlar. Bunun takdirini sizlere bırakıyorum.”4
Abdülmecid Nursi Ağabey mezar nakli hadisesini Abdülkadir Badıllı Ağabeye şöyle anlatmıştır:
“1962'de bizzat Abdülmecid Efendi'yi Konya'daki evinde ziyaret ederek dinlemiştim. Evine bir arkadaşla, Hüsmen Hoca ile birlikte gitmiştik. "Urfalıyım" deyince, mübarek yaşlı, mahzun Molla Abdülmecid Efendi, ben hiç sormadan hikâyeyi tafsilâtıyla anlatmaya başlamıştı:
"1960 ihtilalinden iki, iki buçuk ay sonra idi. Bir gün eve iki sivil polis geldi: "Sizi vilayetten istiyorlar" dediler. Düşündüm, benim vilayetle ne işim var? Fakat gitmemezlik de yapamazdım. Kalktım, gittim. Konya Valisi makam odasında oturmuş bir kaç general vardı. Bunlar -sonradan öğrendim- Konya askeri valisi, Urfa askeri valisi General Necdet Yalçın, Isparta valisi ve zamanın kara kuvvetleri komutanı orgeneral Cemal Tural’dı. Bana yer gösterdiler. Oturdum. Merhabalaşmalardan sonra, Cemal Tural söze başladı, dedi ki:
"Urfa'daki ağabeyin Said-i Nursî'nin mezarı başında çok izdihamlar, ayinler oluyormuş. Hükûmet bu işi hoş görmüyor. Buna dair Urfa'dan çok ihbarlar, şikâyetler geliyor. Bu arada ziyaretçi ismi altında başka ülkelerden casuslar da geliyor" dedi. Ve "Hülâsa: hükûmet, onun mezarını Urfa'dan kaldırmak istiyor, başka yere nakledecektir.” dedi.
"Fakat hükûmet bu işi yaparken kendi adına değil, senin adına, senin müracaatına bina edecek. Kanunda da yeri vardır. Bilmem hangi maddenin 14. bendi vardır. Bu maddeye istinaden senin adına bir müracaat dilekçesi hazırlanmıştır. Bunu imza edeceksiniz!" dedi.
Ben: "Siz onu nereye götürseniz de aynı ziyaretçi izdihamı olacak. Yine her taraftan ziyaretçiler gelecek!” dedim. Cemal Tural: "Hükûmetin düşündüğü başkadır. Lütfen imza edin!" dedi. Baktım ki, direnmelerim fuzulî olacak. Dilekçeyi bana her hâlükârda imza ettireceklerdir. Kalktım, imza ettim. Müsaade isteyip çıkacağım sırada, bana: "Evden uzağa ayrılmayın, seni yine çağırabiliriz." dediler. Oradan ayrıldım, mahzun ve perişan bir şekilde eve döndüm"5
Urfa'ya nasıl getirildiğini de, bana yine o günü evinde ziyaretim esnasında anlatan Molla Abdülmecid Efendi, bu macera ve hikâyeyi de şöyle anlatıp tamamlamıştı:
"Konya'da vilayete çağrılarak, hazırlanmış dilekçeyi imza etme hadisesinden sonra evime dönmüştüm. Tenbih ettikleri şekilde evden ayrılmadım. Hep evde bulundum. Bir gün ikindi olmuştu, namazı kıldım. İki polis geldi, beni vilayete götürdüler. Ordan da Konya askeri hava meydanına götürüldüm. Uçağa bindirdiler. Benim tam yanıma Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Tural oturdu. Urfa valisi General Necdet Yalçın ile Diyarbekir Kolordu kumandanı da uçağa bindiler. Uçak havalandı. Cemal Tural benimle konuşmak istiyor, elindeki haritaya bakarak: "İşte Hocam, şimdi falanca yerin veya vilayetin veya kazanın üstündeyiz" diyor ve bana karşı çok yumuşak ve mültefit davranıyordu.
Pervaneli uçakla Urfa'ya gelinceye kadar, vakit gece olmuştu. Araba ile askeri garnizona getirildim. Cemal Tural beni oradaki bir albaya teslim ederek, istirahatim, yemek işi ve rahatça namaz kılmam için ona tenbihatta bulundu.
Biraz istirahat ettikten ve namazımı kıldıktan sonra, beni araba ile bir yere götürdüler. Gözlerim geceleyin iyi görmediği için, neresi idi bilemiyorum. Bir avlu, etrafı eyvanlarla çevrili, hanâ benzer bir yer idi. Orada bazı subay ve askerler de vardı. Bir sivil adam, bir tabuta kepek koyuyor, ilaçlıyordu. O adam meğer doktormuş.
Tabutu hazırlamakla meşgul olan sivil doktor ve oradaki subaylar bir ara bana: "İşte ağabeyinin na'şı, istersen bak!" dediler. Ben parmağımla na'şe hafifçe bir dokunuverdim. Pamuk gibi yumuşak idi. Yüzünü açıp bakmadım, bakamadım... Ah! Ne için bakmadım?
Tâbut kepeklendi, ilaçlandı ve bitti. Kapağını kapayıp iyice lehimlediler. Benim Konya'da imza edip teslim ettiğim dilekçeyi de şeffaf bir mika içine konulmuş olarak tabuta astılar. Ve tabutu askerler omuzuna alıp kapıda bekleyen askeri bir cemseye koydular. Beni şoför mahalline aldılar. Urfa Tayyare meydanına geldik.
Tabutu uçağa koymak için harekete geçildi. Fakat mevcud uçağın kapısı dar olduğundan, ne yaptılarsa tabut ve sandık içeri girmedi. Bu duruma çok hiddetlenen Cemal Tural: "Neden bu işin hesabını kitabını yapmadan hareket ediyorlar? Neden sandığa Tabuta- göre bir uçak getirmiyorlar? diyerek bağırdı, çağırdı. Emir verdi: "Acele bir ikinci büyük uçak gelsin!" dedi. Urfa Tayyare meydanında, Cemal Tural ve birkaç yüksek rütbeli subaylarla bekledik.
Biz meydanda gelecek ikinci uçağı beklerken, albayın birisi bilgiçlikler taslayarak, Üstad aleyhinde ileri geri konuşmaya başladı. Ben de cevab vermeye çalıştım. Konuşmamızı duyan Cemal Tural, albaya hiddetle bağırdı: Bu şeylerin şimdi sırası mı? Adamcağız ölmüş gitmiştir. Şimdi buradaki kardeşinin zaten acısı ve kederi kendisine yetmektedir. Ne istiyorsunuz adamdan?" diyerek o albayı susturdu.
Beklediğimiz ikinci uçak çok geç geldi. Cemal Tural bağırıp duruyordu. Nihayet uçak geldi. Amma zaman kuşluk vakti olmuştu. Gelen uçak büyük idi. Tabutun bir tarafını bizzat Cemal Tural tutarak, uçağa yerleştirdiler ve havalandık. Tahminime göre altı yedi saat bir yolculuk sürdü, ikindiye yakın bir zamanda Afyon'a indik. Tabii oranın Afyon olduğunu kendileri söylemişlerdi.
Uçağımız Afyon'a indikten sonra, tabutu çıkarttılar, askeri bir kamyonete yerleştirdiler. Ben de yine şoför mahalline bindim. Arkamızda da bir iki jeep ve kamyonetler dizildi. Yola koyulduk. Dağlık bir bölge idi. Nereye gittiğimizi, hangi tarafa gittiğimizi bilmiyordum, sormuyordum da... Adeta bu durumlar karşısında şaşkın bir durumda idim.
Gitgide tahminen yedi saat kadar gittik, gecenin geç saatlerinde bir yere vardık, orada durdular. Durduğumuz yerde bir kaç er ve astsubaylar vardı. Bir kabri kazmış bizi bekliyorlarmış. Hemen acele, acele tabutu indirdiler ve o hazır kabre koydular, üstünü toprakladılar. Onlar bu işle meşgul iken, ben sağa sola baktım, gözlerim iyi görmemekle beraber, orası bir dağın yamacına benziyordu. Bir metre kadar yükseklikte olan bir sur etrafında vardı. Surun üstüne çıktım, etrafıma baktım, hiç bir ışık görünmüyordu. Her taraf kapkaranlıktı.
Tabutu gömdüler. İş bitti. Bir astsubay bana: "Hocam, siz bu gece burada mı kalmak istersiniz, yoksa evinize mi dönmek istersiniz" dedi. Ben düşündüm, burada kalıp da ne yapayım? Dedim: "Eğer beni evime gönderirseniz evime gitmek isterim". Ah niye kalmadım? Belki kalmış olsaydım, hiç olmazsa o yeri tanımış olurdum! Astsubay: "Peki hemen sizi gönderelim.” dedi. Az sonra siyah bir otomobil geldi. Şoförü askerdi. Bindim ve yürüdü. Siyah otomobille tahminen bir, bir buçuk saat kadar gittikten sonra, ışıkları yanan bir şehre yaklaştık. Şoföre sordum, "Bu ışıklar nerenin? Burası hangi şehir oğlum" dedim. Asker: "Burası Eğridir efendim" diye cevab verdi. Böylece yolumuza devam ettik. Sabahleyin saat sekiz dokuz sıralarında Konya'ya evime dönmüş oldum.”6
Değerli dostlar! Abdülmecid Nursi Ağabey ile ilgili bir başka yazıda buluşmak dileğiyle Allah’a emanet olunuz. Selam ve dua ile.
Dipnotlar:
1. Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Envar Neşriyat, sh. 41-42
2. Ethem Menderes, Said Nursi hakkında bir rapor yazmış ve 20.07.1960 tarihinde bu raporu darbeciler tarafından kurulan 10 Nolu Soruşturma Kurulu Başkanlığına vermiştir. Menderes bu raporunda Said Nursi’nin Kürtçülük fikrine sahip olduğunu ve bağımsız Kürdistan kurulması için çaba gösterdiğini vurgulamıştır. Buna rağmen kendisi de darbeciler tarafından yargılanmış ve on yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Bkz; (Akgündüz, 2013: C.II, 1000-1005) (Makale’nin dipnotudur.)
3. Doç. Dr. Alaattin Uca-Berrin Nurcan Çakır, Türkiye’de Ordu-Siyaset İlişkisi ve Said Nursi’nin Mezarının Nakledilmesi, International Journal of Social and Humanities Sciences Research (JSHSR), c. 7, sy 61, Kasım 2020, ss. 3123-39, doi:10.26450/jshsr.2143.
4. Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor 6, sh. 355-357
5. Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı c. 3, Timaş Yayınları, İstanbul 1990, sh. 1777
6. A. g. e, sh. 1779-1781