Değerli dostlar! Dinler tarihindeki en esrarengiz hadiselerden biri de Ashab-ı Kehf hadisesidir. Bu hadise farklı dinlerin kaynaklarında farklı şekillerde yer alırken en sahih şekilde Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Bir kaç yazımızda Kur’an’da yer alan bu hadiseyi ve Diyarbekir ilişkisini ele almaya çalışacağız inşaallah.
Evvela bu hadise ile ilgili Kehf Suresinin 9-26 ayetlerini verip, sonrada kaynaklardan bunların detaylarını vermeye çalışacağız. İlgili ayet mealleri şu şekildedir:
9. Yoksa Bizim âyetlerimiz içinde Kehf ve Rakîm Ashâbının garip bir şey olduğunu mu sandın? 10. O gençler mağaraya sığındıklarında, “Ey Rabbimiz,” demişlerdi, “bize yüce katından bir rahmet ver ve işimizde, Senin rızâna erişmek için muvaffakiyet nasip et.” 11. Biz de onların kulaklarına perde vurup mağarada pek çok yıllar uyuttuk. 12. Sonra da onlar ile hasımlarından hangisinin âkıbetlerini daha iyi hesapladıklarını ortaya çıkarmak için onları dirilttik. 13. Onların kıssalarını Biz sana hak ile bildiriyoruz. Onlar Rablerine îmân etmiş gençler idi ve Biz de onların hidâyetini ziyade kılmıştık. 14. Zâlim hükümdara karşı çıktıklarında Biz onların kalblerini hakka bağladık da onlar: “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’tır,” dediler. “Biz, Ondan başka bir ilâha kulluk etmeyiz. Edersek saçmalamış oluruz. 15. “Şu bizim kavmimiz, O’ndan başka ilâhlar edindi. Öyleyse o ilâhların hak olduğuna dâir apaçık bir delil getirseler ya! Allah adına yalan uydurandan daha zâlim kim vardır?” 16. Birbirlerine dediler ki: “Mâdem ki biz kavmimizden ve onların Allah’tan başka taptıkları ilâhlardan uzaklaştık; öyleyse mağaraya çekilelim ki Rabbim bize rahmetinden genişlik versin ve işimizde kolaylık nasip etsin.” 17. Uyuduklarında onlara baksaydın, güneşin doğarken mağaranın sağ tarafına meylettiğini, batarken de onları rahatsız etmeksizin sol taraftan terk ettiğini görürdün. Onlar ise mağaranın ortasında, geniş bir yerde idiler. İşte bu Allah’ın âyetlerindendir. Allah, kime hidâyet verirse, o doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa, artık, sen onu doğru yola eriştirecek bir yardımcı bulamazsın.
18. Onları uyanık sanırsın; halbuki uykudadırlar. Ve Biz, onları sağ ve sol taraflarına çevirip dururuz. Köpekleri ise iki ayağını mağaranın kapısına doğru uzatıp yatmıştır. Eğer onları o halde görseydin, için korku ile dolar ve döner kaçardın. 19. Sonra da aralarında soruşturup ne kadar uykuda kaldıklarını anlamaya çalışsınlar diye, Biz onları böylece uyandırdık. İçlerinden söze başlayan biri, “Bu halde ne kadar kaldık?” diye sordu. “Bir gün yahut daha da az” dediler. Sonra da “Bu halde ne kadar kaldığımızı Rabbimiz daha iyi bilir,” dediler. “İçimizden birini şu parayla şehre gönderelim de, hangi yiyecekler daha temizse ondan bir rızık getirsin. Fakat çok dikkatli hareket etsin ve bizi kimseye haber vermesin. 20. “Ellerine geçirirlerse bizi muhakkak ya taşlarlar veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman asla felâh bulamazsınız.” 21. İnsanları böylece onların hâlinden haberdar kıldık ki, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyâmetin geleceğinde şüphe bulunmadığını bilsinler. O sırada halk onların hâli hakkında aralarında münâkaşa ediyordu. “Üzerlerine bir binâ yapın. Rableri onların durumunu daha iyi bilir” dediler. Onların hâline vâkıf olanlar ise, “Biz onların bulunduğu yerde kendimize bir mescid yapacağız” dediler. 22. Diyecekler ki, “Onlar üçtür, dördüncüsü de köpekleridir.” Bazıları da
“Beştir, altıncısı köpekleridir” derler. Bu sözler ancak gayba taş atmaktır. Bir de diyecekler ki, “Onlar yedidir, sekizincisi de köpekleridir.” De ki: Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. İnsanlar içinde onları bilenler ise pek azdır. Artık onlarla, sana açık olarak bildirilen mâlûmattan başka bir şeyle mücâdelede bulunma. İçlerinden hiç kimseden de, bunlar hakkında bilgi isteme. 23. Hiçbir şey hakkında, “Yarın bunu muhakkak yapacağım” deme. 24. Ancak “İnşâallah” deyip Allah’ın dilemesi şartına bağlarsan müstesnâdır. Unuttuğun zaman da yine Rabbini an ve “Umulur ki Rabbim beni bundan daha hayırlı ve doğru bir yola eriştirir” de. 25. Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, buna dokuz yıl daha kattılar.
26. De ki: Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını bilmek O’na mahsustur. O, ne güzel görür ve ne güzel işitir! Göklerde ve yerde olanlar için O’ndan başka bir yardımcı yoktur. O, hiç kimseyi hükmüne ortak etmez.”1
Ashab-ı Kehf kıssası, Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde yer alırken meselenin esası Tevhid ehli bazı gençlerin putprestlik ve zulme karşı çıkıp, Cenabı Hakkın inayetiyle kurtulup 309 yıl yattıktan sonra yeniden diriltilmeleridir. Hadiseye sahih hadislerde yer verilmez. Bazı tefsir ve tarih kitapları hadiseye yer verirler. Ashab-ı Kehf hadisesine dair üç farklı görüş vardır. Bu üç görüşe Zadül Mesir tefsiri şu şekilde yer vermiştir.
“Âlimler onların bu işinin nasıl başladığında ve mağaraya gelme sebebinde üç görüş halinde ihtilaf etmişlerdir:
Birincisi: Onlar gece krallarından kaçtılar, çünkü kendilerini putlara tapmaya davet etmişti. Onlar da köpeği olan bir çobanla beraber kaçtılar, kral da onları dinlerinden dolayı takip etti. Onlar ibadet etmek üzere bir mağaraya sığındılar. İçlerinden biri onlara şehirden yiyecek şeyler satın alıyordu, nihayet bir gün onlara döndü, insanların kendilerini konuştuklarını haber verdi. Onlar da ağladılar, fitneden Allah'a sığındılar. Allah da kulaklarına vurup onları uyuttu. Kral da emir verdi, mağarayı üzerlerine kapattılar, onların uyanık olduklarını zannediyordu. Allah da onların ruhlarını uyku ölümü gibi aldı, köpekleri de aynı hale büründü. Sonra imanlarını saklayan iki adam bunların isimlerini, soylarını ve haberlerini kurşun bir levhaya yazdılar, onu bakır bir sandığa koyup binanın içine bıraktılar ve: Belki Allah mü’min bir kavmi onlardan haberdar eder de durumlarını öğrenirler, dediler. Bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür. Ubeyd b. Umeyr de şöyle demiştir: Kavimleri onları kaybettiler, onları aradılar, Allah da onları kör edip onlardan haberdar etmedi. Onlar da isimlerini ve soylarını bir levhaya yazdılar: Falan oğlu falan, bunlar krallarımızın çocuklarıdır, onları şu ayda, şu yılda ve filan memlekette kaybettik, dediler. Levhayı kralın hâzinesine koydular ve: Mutlaka bir gün bir şeyler olur, dediler.
İkincisi: Havârilerden biri Ashab-ı Kehf in şehrine geldi, oraya girmek istedi, ona: Onun kapısında bir put vardır, kimse ona secde etmeden oraya giremez, dediler. O da oraya girmek istemedi; şehre yakın bir hamama gitti, orada ücretle çalışmaya başladı. Şehirden birkaç genç onunla ilgilendi, o da onlara gökten, yerden ve ahiretten haber verdi. Onlar da ona iman edip onu tasdik ettiler. Nihayet bir gün kralın oğlu bir kadınla geldi, kadınla beraber hamama girmek istedi. Havâri de buna mani oldu; o da küfredip içeri girdi. Kendisi de kadın da hamamda öldüler. Kral geldi, ona: Oğlunu hamamın sahibi öldürdü, dediler. O da kaçtı. Kral; "Yanında kimler vardı?” dedi. Onlar da gençlerin isimlerini verdiler, Onları aradılar, onlar da şehirden çıktılar. Ekini olan bir arkadaşlarına uğradılar, o da onlar gibiydi. O da köpeğiyle beraber onlarla gitti, gece olunca mağaraya sığındılar: Burada geceleyelim, sonra inşallah sabah olunca düşünürüz, dediler. Allah da kulaklarının üzerine vurup onları uyuttu. Kral ve arkadaşları onları takibe çıktılar; onların mağaraya girdiklerini fark ettiler. Ne zaman bir adam mağaraya girmek istese, korkardı. Biri krala: "Sen: "Eğer onları yakalarsam öldürürüm?” demedin mi?” dedi. O da: Evet, dedi. O da: Öyleyse mağaranın kapısını ör, açlıktan ve susuzluktan ölsünler, dedi. O da öyle yaptı. Bu da Vehb b. Münebbih’in görüşüdür.
Üçüncüsü: Onlar şehrin büyüklerinin ve eşrafının oğulları idiler, çıkıp şehrin arkasında randevu vermeden buluştular; içlerinden biri, ki, en yaşlılarıdır: Ben içimde öyle bir şey hissediyorum ki, hiçbirinizin içine gelmemiştir, dedi. Onlar da: "Nedir?” dediler. O da: Ben içimde benim Rabbimin gökleri ve yeri yarattığını hissediyorum, dedi. Hepsi birden kalkıp: Rabbimiz Göklerin ve yerin Rabbidir, dediler. Mağaraya girmeye karar verdiler. Orada Allah’ın dilediği kadar kaldılar. Bu da Mücâhid’in görüşüdür. Katâde de şöyle demiştir: Onlar Rum krallarının çocuklarıdır, kendilerine has olan dinleriyle mağaraya sığındılar, Allah da kulaklarına vurarak onları uyuttu. Ashab-ı Kehfin uykularından uyanmalarının sebebine gelince: İkrime şöyle demiştir: Müslüman bir ümmet geldi, kralları da Müslüman idi, ruh ve ceset hakkında ihtilaf ettiler; biri: Ruh ile ceset birlikte dirilir, dedi. Biri de: Yalnız ruh dirilir, ceset toprakta çürür, yok olur, dedi. Bu anlaşmazlıkları kralı sıktı, o da kalkıp çul giydi ve külün üzerine oturdu. Onlara bir mucize göstermesi için Allah’a dua etti. Allah da Ashab-ı Kehfi uykusundan uyandırdı.
Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: Yağmura tutulan bir çoban mağaraya geldi: Şu mağarayı açsam da koyunlarımı yağmurdan oraya soksam, dedi. Uğraşmasının sonunda kapısını açtı. Allah da ertesi sabah onların ruhlarını geri gönderdi. İbn Saib de şöyle demiştir: Mağaranın bulunduğu yerin sahibi koyunlarına bir ağıl yapma ihtiyacı duydu, o seti yıktı, mağaranın kapısı açıldı. İbn İshak da şöyle demiştir: Allah o memleket halkından birinin içine o yapıyı yıkıp koyunlarına bir ağıl yapmayı düşürdü. O da taşları sökmek için iki işçi kiraladı, onlar da duvarı söküp mağaranın ağzını açtılar. Onlar da neşe içinde oturdular, birbirlerine selam verdiler, ne yüzlerinde ne de vücutlarınca garipseyecek bir şey görmüyorlardı. Tam yattıkları gibi kalkmışlardı. Krallarının kendilerini aradığını sanıyorlardı. Namaz kıldılar, harcama işiyle uğraşan Yemliha’ya: Git, insanlara kulak ver, hakkımızda ne diyorlar. Git, bize yiyecek ara, dediler. O da elbiselerini değiştirdi, tebdil-i kıyafet etti. Çıktı, mağaranın ağzından bir taşın çıkarıldığını gördü, şaşırdı, sonra gizlice ve bir kimsenin kendini görür de krala gider korkusu ile çıktı. Şehrin kapısını görünce üzerinde imana işaret eden alâmet gördü; şaşırdı; orasının bildiği şehir olmadığını zannetti. Bilmediği birtakım insanlar gördü, daha da şaşırdı: Her halde ben uyuyorum, dedi. Oraya girince İsa adına yemin eden insanlar gördü, kalktı, belini bir duvara yasladı ve içinden: Allah’a yemin ederim ki, bunun ne olduğunu bilmiyorum, daha dün akşam yeryüzünde İsa’nın ismini anan bir kimse yoktu, bugün ise onun ismini andıklarını duyuyorum. Belki de bu, benim bildiğim şehir değildir. Allah’a yemin ederim ki, ben şehrimizin yakınında bir şehir olduğunu bilmiyorum, dedi. Şaşkın vaziyette kalktı, gümüş para çıkararak onu bir adama verdi: Bana yiyecek ver, dedi. Adam paranın nakşına bakıp şaşırdı; sonra onu bir başkasına verdi. Onlar da birbirlerine attılar, şaşıyorlar, kendi aralarında konuşuyorlardı: Bu, bir hazine bulmuş, dediler. Onlardan korktu, kendisini tanıdıklarını zannetti: Yiyeceğinizi alın, benim ona ihtiyacım yok, dedi. Ona: "Ey delikanlı, sen kimsin? Allah’a yemin ederiz ki, sen bir gömü bulmuşsun, onu saklamak istiyorsun. Bizi de ortak et, yoksa seni hükümdara götürürüz, seni öldürür, dediler. Ne diyeceğini bilemedi. Pelerinini boynuna doladılar, o ise ağlıyor ve: Kardeşlerimden ayrıldım, keşke başıma geleni bilseler, diyordu. Onu şehri idare eden iki kişinin yanına götürdüler: Onlar da: "Bulduğun hazine nerede?” dediler. O da: Ben hazine bulmadım, ancak bu, atalarımın parasıdır, bu da o şehrin sikkesidir. Allah'a yemin ederim ki, ne yapacağımı ve size ne diyeceğimi bilmiyorum, dedi.
Mücâhid diyor ki: Ashab-ı Kehfin gümüş paraları, deve pabucu gibi idi. Onlar: "Sen kimsin? Babanın adı nedir?” dediler. O da: Anlattı, onu tanıyan birini bulamadılar. Biri: Sen bizimle alay mı ediyorsun, bu memleketin hâzineleri bizim elimizdedir, bizde bu paranın benzeri ne bir dirhem ne de bir dinar yoktur. Şimdi emrederim, sana şiddetli işkence ederler, sonra bu hâzineyi itiraf edinceye kadar seni hapse atarım, dedi. Yemliha da: Size soracağım şeye cevap verin, eğer bunu yaparsanız, size doğruyu söylerim, dedi. Onlar da: Sor, dediler, o da: "Kral Dakyanus ne yaptı?” dedi. Onlar da: Bugün yeryüzünde Dakyanus adında bir kral bilmiyoruz; o, eski zamanın kralı idi, çok önceleri öldü, dediler. O da: Allah'a yemin ederim ki, dediğime inanmayacaksınız, biz bir grup genç idik, kral bizi putlara tapmaya ve heykellere kurban kesmeye zorladı; biz de dün akşam ondan kaçtık ve uyuduk. Uyanınca da ben arkadaşlarım için yiyecek almak üzere çıktım, işte ben gördüğünüz gibiyim. Benimle beraber mağaraya gelin, size arkadaşlarımı göstereyim, dedi. Onunla beraber şehir halkı da gittiler, arkadaşları ise geciktiği için yakalandığını zannediyorlardı. Onlar bu korku içinde iken sesler ve at kişnemeleri işittiler. Bunları Dakyanus’un adamları zannettiler. Namaza durdular. Birbirlerine selam verdiler. Yemliha ağlayarak yanlarına gitti, onlar da ağladılar, ona durumu sordular. O da onlara haber verdi, bütün hikayeyi anlattı. Onlar da bunların Allah’ın emriyle uyuduklarını ve insanlara ibret olmak ve yeniden dirilmeyi tasdik etmek için uyandırdıklarını anladılar. İnsanlar isimlerinin ve kıssalarının yazıldığı kitabeye baktılar; şaşırdılar ve krallarına haber gönderiler. O da geldi, boyunlarına sarılıp ağladı: Onlar da: Seni Allah’a ısmarlıyor, seni selamlıyoruz. Allah seni muhafaza etsin, mülkünü de muhafaza etsin, dediler. Kral ayakta iken onlar yattıkları yerlere döndüler, aziz ve celil olan Allah ruhlarını kabzetti. Kral her birine birer altın tabut yapılmasını emretti, akşam olunca onları rüyasında gördü: Biz altın ve gümüşten yaratılmadık, fakat biz, topraktan yaratıldık, bizi Allahü teâlâ’nın dirilteceği güne kadar mağarada olduğumuz gibi toprağın üzerine bırak, dediler, insanlar onların yanından korku ile çıkınca Allah Tealâ onları gözden kaybetti; kimse onların yanına giremedi. Kral da emretti, mağaranın kapısına namaz kılmak için bir mescit yapıldı, her sene onlar için büyük bir bayram yapıldı. Şöyle de denilmiştir: Yemliha insanlarla beraber gelince: Beni bırakın, arkadaşlarımın yanına girip onlara müjde vereyim; eğer sizi benimle beraber görürlerse, onları korkutursunuz, dedi. Girdi, onları müjdeledi, Allah da ruhlarını kabzetti. İnsanlar içeri girdiler, baktılar ki, cesetlerinden hiçbir şey bozulmamış, ancak cansız idiler. Kral: Bu, Allah’ın size gönderdiği bir mucizedir, dedi.”2
Evet değerli dostlar! Kıssa kısaca bu şekildedir. Dikkat edersek ne ayetlerde, ne de rivayetlerde zaman ve mekana dair bir bilgi mevcut değildir. Sadece Vehb bin Münebbih’in rivayetinde hadisenin Hz. İsa (a.s.) dan sonra gerçekleştiği bilgisi vardır. Yer bilgisi olmadığı için daha sonra gelen âlimler kendi gördükleri bildikleri bazı yerleri Ashabı Kehf mağarası diye anlattılar. Biz bir sonraki yazımızda Ashabı Kehf mağarasının Diyarbekir-Lice de bulunduğuna dair bulduğumuz delilleri nazarlarınıza sunacağız inşallah. Bir sonraki yazıda bulunmak dileğiyle Allah’a emanet olunuz. Selam ve dua ile.
Dipnotlar:
1. Şaban Döğen vd., Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2001, sh. 293-295
2. İmam Ebul Ferec İbn Cevzi, Zadü’l Mesir Fi İlmi’t Tefsir c. 4, Tercüme: Doç. Dr. Abdülvehhab Öztürk, Kahraman Yayınları, İstanbul 2009, sh. 11-15