Said Nursi tartışması devam ediyor

Said Nursi tartışması devam ediyor

Açıklamayı yeni cevap, müzakere ve fikir alış verişlerine, hakikatlerin tüm gerçekliğiyle ortaya çıkmasına yardımcı olması amacıyla yayınlıyoruz

A+A-

Ahmet Bilgi'nin haberi:

RİSALEHABER-Yazar Müfid Yüksel'in Bediüzzaman Said Nursi hakkında kitap yazan Emrah Cilasun'a verdiği ve Risale Haber'de yayınlanan cevabına Cilasun'dan karşılık geldi.

Patika Kitap tarafından yayınlanan karşı yazıda "Yüksel'in 10 maddelik cevabının Risale Haber tarafından haber değeri taşıdığı düşünülerek yayınlandığı" hatırlatılarak, Cilasun'un 10 maddelik cevaba yeni cevaplar verdiğine dikkat çekildi.

Açıklamayı yeni cevap, müzakere ve fikir alış verişlerine, hakikatlerin tüm gerçekliğiyle ortaya çıkmasına yardımcı olması amacıyla yayınlıyoruz:

NURCU CAMİA VE NURSİ'NİN PRESTİJİ...

Müfid Yüksel, bana öyle geliyor ki henüz yazdığım kitabı okumamış. Şu günlerde kitabı okuyup harıl harıl notlar çıkarmakla meşgul olmalı. Çünkü Yüksel’in twittlerinde mütemadiyen gönderme yaptığı yegane “kaynak” 2 Haziran tarihli Posta gazetesi haberi. Zaten Yüksel açısından talihsizlik de burada başlıyor. Zira 15 Temmuz tarihli 10 maddeyi içeren “cevaplarının” hiçbir yerinde Yüksel, kitaba dair yaptığı atıfların sayfa numaralarını zinhar vermeye yanaşmıyor. 

Fakat tüm bu açıklamalar gene de Yüksel’in Nurcu camianın ve Nursî’nin prestijini kurtarmak için giriştiği (zeytinyağı gibi üstü çıkmaya çalışan) beyhude çabasına cevap vermemek için bir gerekçe olmamalı. Bilakis okuyucunun yanı sıra, belki Yüksel’in Derin Tarih dergisinin önümüzdeki sayısında kitabıma vermeyi vaad ettiği “daha detaylı cevaplarına” da -ufkunu açması bakımından- bir faydası dokunabilir. 
Şimdi tek tek Yüksel’in “cevapları”na bakalım:
Müfid Yüksel diyor ki,
“1. Emrah Cilasun’un Bediüzzaman'la ilgili bulduğu bir kısım Ecnebi Belgeleri (Foreign Documents), Bediüzzaman'ı küçültmüyor, yalancı çıkarmıyor aksine doğruluyor ve yüceltiyor.”
Maalesef daha bu birinci noktada Yüksel, kitabı okumadığını ispat etmiş oluyor ve kendisini ele veriyor. 448 sayfalık kitabın neresinde ben, bırakalım “Foreign Documents”i her hangi bir “ecnebi belge” nin Nursî’yi “küçültüğünü” ya da “yalancı çıkarttığını” söylemişim? Kitabın derdi, konusu, bir kere “ecnebi belgelere” dayanarak Nursî’yi “küçük düşürmeye” ve “yalancı çıkartmaya” çalışmak değildir. Bilakis, ben bir tarih okuması yapıyorum ve belgelere dayanarak, Nursî ve onun hareketinin, “ecnebi belegeler”i kaleme alanların çıkarlarıyla nerede çeliştiğini ve nerede kesiştiğini gösteriyorum. Hemen –Posta gazetesinden değil- doğrudan kitaptan (s. 299’dan) çelişkiye dair bir örnekle başlayalım. Mesela “Denizli hapis hadisesinin ön belirtileri”ni (1943) anlattığı yerde Nursî’nin talebelerinden Abdülkadir Badıllı’dan bir alıntı yapılmaktadır:

“Zamanın hükümetinin Başbakanı olan Şükrü Saraçoğlu da zaten maalesef gizli komünist teşkilatlarla uyum içinde hareket etmekteydi. Onun Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel ise, zaten dünyaca bilinen kıpkızıl bir komünistti.” (Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursî, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, c.2, İttihad, İstanbul, 1998, s. 1189)

Ardından kitapta şöyle söylenmektedir:
“Burada ilkin Badıllı’nın, Saraçoğlu ve Yücel hakkındaki sözlerinin tamamen bir dezenformasyon olduğu belirtilmelidir. Bahsi geçen şahıslar hakkında ‘dünyaca bilinen’ gerçek, Saraçoğlu ve Yücel’in ‘kıpkızıl komünist’ değil bilakis, 1950’den sonra Nursî ve talebelerinin can-ı gönülden destekleyecekleri İngiltere’nin ‘dostu’ olduklarıydı. 13 Kasım 1950 tarihli bir İngiliz belgesi bu dediklerimizi yeterince ispat etmektedir. ‘1950 Yılı İçin Türkiye’nin Önde Gelen Şahsiyetleri Üzerine Rapor’ başlıklı bir yazıda, Şükrü Saraçoğlu hakkında, ‘Sohbet etmesi kolay biri ve bize karşı iyi niyetli. Rusya’ya ayrıcalıklar verilmesinin kararlı bir muhalifi…’ ve Hasan Ali Yücel hakkında da, ‘Yücel kesinlikle Britanya’nın yetenekli ve aydın bir dostu’ denmektedir” (Foreigen Office 371/87934).

Şimdi de 1958’de DP hükümetinin Nurcu harekete karşı artan önlemlerine ilişkin, İngiliz diplomatların kaleme aldığı bir raporu ve rapora dair yaptğım yorumu kitaptan (s. 389-391’den) aktaralım:
“Öte yandan Türkiye’de Nurcu harekete karşı giderek artan, bu gözle görülür önlemler 7 Mayıs tarihli İngiliz Elçiliği’nin Londra’ya yolladığı rapora da yansımış hatta raporda Nursî ve Nurculuk hakkında, sanki Hilal-i Ahmer derneği anlatılırcasına, oldukça mülayim bir dille yazılmış olan aşağıdaki tahlil yapılmıştı:

‘İngiliz Büyükelçiliği,
Ankara.
7 Mayıs 1958.
GİZLİ
1018/41
Sayın Bakanlık, 
Nurcular Meselesi (1018/33 No’lu, 15 Nisan tarihli mektubumuzda 6. paragraf) geçtiğimiz iki hafta boyunca yeniden alevlendi. Polis, tarikatın Ankara’da ve Türkiye’nin başka bölgelerinde risaleler dağıttığını ortaya çıkarttı ve Ankara Üniversitesi Hukuk ve İlahiyat Fakültesi öğrencileri de dahil olmak üzere birkaç tutuklama gerçekleştirildi. Hükümet yanlısı basın olaylara dayalı haber yaparken, Muhalif Basın, hükümeti dini irticayı ülke çapında genel olarak cesaretlendirerek yarattıkları bu durum için suçladı. 
2. Nurcular hakkında ilgi uyandırabilecek bazı genel bilgileri edinmeyi başardık. Tarikatın kurucusu ve lideri, Şeyh Said Nursî Bitlisli bir Kürt ve şu an yaklaşık doksan yaşında. Gençliğinde İstanbul’da İlahiyat okumuş ve 1908’deki Genç Türkler Devrimi’ne karşı 31 Mart olarak bilinen dini irticacı harekette yer almıştır. Daha sonra 1930’ların Kürt isyanlarında yer almış ve önce Kastamonu’ya sonra da yirmi yılını geçirdiği Isparta’ya sürülmüştür. Tamamen dürüst ve dikkate değer bir ilim ve bilgi adamı olarak bir ünü vardır. Yalnızca Isparta’da değil, Türkiye’nin diğer birçok bölgesinde kendisine büyük saygı duyulduğu söylenmektedir. Tarikatının itikadı, yaşamın aşırı derece basitliği, Kuran’da geçen ilkelere mutlak bağlılık ve para kazanmak ve kişisel çıkardan sakınmak üzerine kuruludur. Türkiye çapında, ağırlıklı olarak köylülerden oluşan, ancak birçok profesyonelin ve öğrencinin de aralarında bulunduğu çok sayıda müridi olduğu söylenmektedir. Tarikatın genel olarak, zararsız olduğuna ve hiçbir şekilde fanatik ya da militan olmadığına inanılıyor. Görünen o ki Nurcular, Demokrat Parti’yi her zaman desteklediler ve bir haber kaynağımıza göre Demokrat Parti’nin Isparta ve muhtemelen başka yerlerdeki seçim zaferlerinde de önemli rol oynadılar. 

3. Hoşa gitmeyen ve tutuklamaların nedeni olan risalelerin hepsi, tarikatın kendi savunmasına göre son zamanlardaki gazete saldırılarına karşı birer meşru müdafaaydı. Tarikatçı fikirlerin propagandasını yapmaya çalışmıyorlardı. Ne var ki, risaleler tarikatın varlığını kamusal hale getirdi ki bu da kanuna aykırıydı. 

4. Hükümetin Nazilli’de görünüşe göre gizli bir toplantıyı bastıktan sonra tarikata karşı neden harekete geçtiği konusunda herkesin kafası karıştı. Bununla birlikte, hükümetin, herhangi bir komplo durumunda her şeye karşı oldukça gergin olduğu ve bunun için de durumun sonuçlarını gözetmeksizin bu eylemi gerçekleştirdiği görüşü ifade edildi. 
(…)
Saygılarımızla , 
CHANCERY’ ” (Foreigen Office 371/136452)

Yukarıda verdiğim örneklerin tam tersi konumunda kaleme alınmış Fransız ve İngiliz belgeleri de vardır ve bunlara kitapta yer verdim. Burada gösterilmek istenen emperyalist devletlerle Ankara ve Nurcu hareket arasındaki ilişki ve çelişkilerin düz bir çizgi izlemediğidir. Hele hele komplo kodlarıyla –ya da Yüksel’in hüsnü kuruntularıyla- bu belgelerin zinhar anlaşılamıyacağıdır. 

AKLI BAŞINDA İNSAN TABİİ Kİ NURSİ'DEN BUNU BEKLEMEZ

Gelelim Yüksel’in ikinci cevabına. Şöyle yazmış Yüksel:
“2. Esir olarak halde Rus askerlerinin gözetiminde olan Bediüzzaman'ın Moskova'nın kuzeyinde bulunan Kosturama'yı Sibirya'da zannetmesi gayet doğal. Dün yakın arkadaşımız Akif Köseoğlu’nun gayet yerinde ifadesiyle ‘Bediüzzaman esir iken elinde coğrafya atlası ile dolaşacak değildi.’”

Dünyada hiçbir aklı başında insan tabii ki Nursî’den bunu beklemez. Ancak bu, 1958’de, akıl sıhati yerinde olan ve kitaplarının basımını denetleyen Nursî’den bal gibi beklenir. Zira en geç 1958’den sonra, Nursî’nin “Kosturama'yı Sibirya'da zannetmesi gayet doğal” değildir. Nursî’nin -1916 veya 1917’de Kostroma’da değil- 1958’de kendi denetiminde Ankara’da yayınlanan Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı Eserleri ve Meslek ve Meşrebi, Doğuş Ltd. Şirketi Matbaası, Ankara, 1958, sayfa 71’de ne diyor? Birlikte okuyalım: “Bediüzzaman iki buçuk sene kadar Sibirya tarafında esarette kalır.” Dolayısıyla Yüksel de arkadaşı da kendi kendilerine tekrar gelin güvey olmuşlar ve anlaşılan Tarihçe-i Hayatı okumamışlardır.
Devam edelim... Yüksel’in kitabımı değil ama Posta gazetesinin haberini okduğunun diğer bir ispatı da şu cümlelerde saklıdır:

NURSİ'NİN TEŞKİLAT-I MAHSUSA ÜYESİ OLDUĞUNU İDDİA ETMİYORUM

“3. Birinci Dünya Harbi esnasında Bediüzzaman Milis rüesasından ve alay müftüsü olarak harbe iştirak etmiştir. Kürdistan'da gönüllü/milis kuvvetlerinin çoğu zaten bu şekilde örgütlenmişti. Hatta, Kürdistan’da Anne tarafından akrabalarımız da savaş esnasında bu şekilde milis kuvvetler teşkil etmişti. Bu düzenleme ve rütbe verilme sadece Bediüzzaman'a mahsus bir düzenleme değildi. Buna dair bazı belgeler bizzat tarafımdan yayınlamıştır. Birinci Dünya Harbi esnasında Teşkilât-ı Mahsusa tüm Gönüllü/Milis kuvvetler ve reisleri ile irtibat kurmuştur. Bu durum, Bediüzzaman’ın Teşkilât-ı Mahsusa mensubu olduğunu göstermez.” 

Müfid Yüksel, hakikaten kitabımı okumamış. Zira kitapta Nursî’nin Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olduğunu iddia eden ben değilim. Bilakis, Nurcu yazar Necmeddin Şahiner ve onun kendine kaynak gösterdiği Cemal Kutay. Hem bu ikiliyi hem de bunlara gönderme yapan Şerif Mardin’i, bu istikamette hiçbir belge sunmadıkları için bir dizi dipnotta örnek ve alıntılar vererek eleştiren de benim (s. 138-140). Üstüne üstlük şu cümleler de bana ait:

“Ancak Nursî’nin, İttihatçılarla olan münasebetini ispatlamak için, aslında illa bir Teşkilat-ı Mahsusa bağlantısı da gerekmemektedir. Zira, feodal/otokratik bir devleti içinde debelendiği buhrandan kurtarıp iktidar pastasından pay talep eden, İslamcısından Türkçüsüne kadar bir dizi insanın buluştuğu adres, Jön Türk (İttihat ve Terakki) hareketiydi. Bunlardan biri olan genç Said, kesinlikle bir istisna değildi” (s. 140).

ERMENİ MESELESİ

Yüksel’in bir başka iddiası da Ermeni soykırımı ile ilgilidir. Şöyle yazmış yazar:
“4. Bitlis ve Muş’ta, Bediüzzaman’ın başında bulunduğu Keçe Külahlıların karşı karşıya geldiği Ermeniler, köylerinde veya kasabalarında oturan/mukim siviller değildi. Rus ordusu saflarında gönüllü milis olarak bizzat savaşan Van ve Bitlis’i harabeye çevirip mezâlim sergileyen Ermeni Taşnak ve Hınçak mensuplarıydı. Nitekim Bediüzzaman’ın gerek Tarihçe-i Hayatı’nda gerekse diğer eserlerde bu husus sık sık vurgulanmıştır. Bediüzzaman’ın veya Norşinli Şeyh Muhammed Ziyâeddin’in başında bulunduğu Milis/Gönüllü kuvvetlerin Sivil Ermenilerin katledilmesine yönelik bir hareket veya teşebbüsleri söz konusu olmamıştır.” (abç) 

Bu konuya ilişkin yorum yapmaksızın doğrudan kitaptan üç örnek vermekle yetineceğim.
1. Örnek (s. 186’dan):
“Başlarına keçeden yapılan külah taktıkları için, ‘Keçe Külahlılar’ olarak da anılan, Molla Said’in kumandasındaki Kürt süvari milislerinin mevcudiyeti 300’ü buluyordu. Nisan ve Mayıs 1915’te, Van’daki Osmanlı jandarmasının başına getirilen Venezüellalı Rafael de Nogales, kanlı hatıralarının bir yerinde bu Kürt Süvarilerini şöyle anlatmaktadır: ‘Laz taburu, 300 Kürt süvarisiyle Sabağ köyünü ele geçirmeye gitti. Hatırladığıma göre 4-500 Ermeni, orada sipere girmişti. Topçu ateşiyle desteklenen Lazlar, süngü hücumuna geçince, Kürtler de şiddetle saldırıya geçti. Kürtler Ermenilerin arkasından gelerek hepsini bıçakladılar’ (Rafael de Nogales, Osmanlı Ordusunda Dört Yıl (1915-1919), Yaba Yayınları, İstanbul, 2008, s. 75). Bu ve buna benzer bir dizi savaş suçunun baş sorumlularından olan Nogales’in anlattıkları gene de şüpheyle karşılanabilir. Fakat Nogales sadece faillerin adetini ve yaptıklarını anlatmakla kalmıyor. Bir de üstüne üstlük o faillerle birlikte fotoğraf da çektiriyor. Arkada oturanların arasında Molla Said’in göründüğü bu fotoğrafta Nogales, objektiflere Kürt süvarilerle birlikte poz veriyor” (Bahsi geçen fotoğrafı kitabımda da yayınladım).

2. Örnek (s. 189):
“Fakat Molla Said’e geri dönecek olursak, hala cevaplandırılması gereken bir soruyla karşı karşıyayız. 1914 ila 1915’te, Ermeni soykırımı ve tehcirinde Molla Said’in rolü neydi? Soykırımdaki kötü ünleriyle tanınan Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın, Erzurum valisi Tahsin Bey’in, Van valisi Cevdet Bey’in ve Bitlis valisi Abdülhalık Bey’in sevk ve kumandasında hareket eden, aynı zamanda onların dostu olmakla da övünen Molla Said’in pek tabii ki, ‘bağımsız’ hareket etmesi düşünülemez. Raymond Kévorkian, Kudüs’teki Ermeni Patrikanesinin arşivinde bulduğu bir belgede, Bitlis bölgesinde yaşanan katliama ve faillerine ilişkin şunlar yazmaktadır: ‘Esasen Ermeni ve Kürt nüfusun hakim olduğu Bitlis bölgesindeki katliamda, yerel liderlerin ve aşiret reislerinin doğrudan bir rolü oldu. Bunların arasında Ilıkzâde Abdurahmanoğlu, Şemseddin Şamo, Yaralızâde Mehmed Salih, İbrahimzâde Hacı Abdül Gani, Yusufpaşazâde Musa Efendi, Hacı Melikzâde Şeyh Abdül Bek Effendi, Tüfrevizâde Şeyh Abdül Bak Effendi, Haznodarzâde Tevfik Effendi, Kadri Şeyh Hacı İbrahim, Terzi Naderzâde Hacı Şemseddin, Fuadağazâde Hacı Şemseddin, Karsondlizâde Hacı Kasım, Karsondlizâde Hacı Fato ve Molla Said vardı.’ (APC/APJ, PCI Bureau, 224, 506–7, those responsible for the deportations and massacres in the region of Bitlis [Bitlis bölgesindeki tehcir ve katliamdan sorumlu olanlar]’den aktaran, Raymond Kevorkian, The Armenian Genocide, A Complete History, I. B. Tauris, New York, 2011, s. 343-344 ve dipnot: 59, s. 888) (abç)

3. Örnek (189.190):
“Molla Said’in emrindeki milislerle, Ermeni mallarını talan ve yağma edip etmediğini bilmiyoruz. Ancak kendisiyle birlikte Rus ordusuna esir düşecek dört “talebesinden” biri olan Van’ın Çoravanis köyünden Ali Çavuş’un, hemen yanı başında vurulan Ubeyd’den aktardıklarından, Molla Said’e bağlı milis mensuplarının yanlarında kaynağı ve miktarı belirsiz altın taşıdıklarını öğreniyoruz: ‘Ubeyd şehid düştüğü an, bana: ‘Ali koş kemerimden altınları ve üzerimdeki elbisemi al, gavurların eline geçmesin’ demişti” (Badıllı, age, c.1, s. 388 ve Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, Nesil Yayınları, s. 175).

İTTİHAT VE TERAKKİ 

Yüksel kitabı şimdilik henüz okumadığı için kimi yerlerde de doğrudan polemik yürütmek yerine, tarihi çarpıtmaktadır. Nasıl mı? Yüksel’e göre,
“5. Bediüzzaman'ın İttihat ve Terakki idaresi ile arası ilkin Bediüzzaman'ın "İki Mekteb-i Musibetin Şehâdetnâmesi ve Divân-ı Harb-i Örfi" adlı eserinin İttihatçılar tarafından toplattırılması ile açılmış, 1913'te Van'da bir medrese binasının İttihatçılar tarafından boşaltılıp İttihat Terakki Kulübü haline getirilmesi ile doruğa çıkmıştır."
Kitapta gayet teferruatlı bir biçimde İttihatçılarla, Said Nursî’nin de içerisinde yer aldığı 31 Mart yanlılarının (ki bunu, s.160-165’de kaynaklarıyla gösterdim) 1909’daki kapışmalarının, resmi tarihin iddia ettiği gibi bir “ileri/gerici” çatışması olmadığını; bilakis, bu iktidar çatışmasının her iki grubunun da gerici olduklarını açıkça yazdım (s. 162). Keza, hem Kemalist tarihin hem de İslamcı kesimin iddia ettikleri gibi, 31 Mart’ın ardında bir “İngiliz parmağı” omadığını da açıkça belirttim (s. 163). Velhasıl bu izahatların ardından, 31 Mart mahkemelerinde Nursî’nin “Elhasıl: Sultan Selim’e bi’at etmişim” diye başlayan ve nedametle biten savunmasından örnekler vererek (s. 168-171) 31 Mart-Nursî bağlamında şu tespiti yaptım:
“... böylesi bir nedamet sonucu Molla Said hakkında mahkemenin verdiği beraat kararını, 31 Mart’çıların yakıp yağmaladıkları, başyazarını öldürmek için aradıkları 24 Mayıs 1909 tarihli İttihatçı Tanin şöyle duyurmaktaydı:

‘Divân-ı Harb-i Örfî
Birinci Şube
Bedîüzzaman Sa’îd-i Kürdî hakkında mukaddemâ vâki olan ihbârâtın sanî’adan ibaret olduğu (sahte ve uydurma) ve bilakis mumaileyhin (adı geçenin) te’sîs-i Meşrutiyete hidemât-ı bergüzîdesi (çok önemli hizmetleri) sebk eylediği tahakkuk etmekle tahliye edilmiştir.’ Tanin, sayı: 260, sh. 3, 11 Mayıs 1325 [24 Mayıs 1909]’dan aktaran Ahmet Akgündüz, Bediüzzaman Said Nursî ve İlmi Şahsiyeti, c.1, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2013, s. 665.

Molla Said’in mahkemedeki nedameti, İttihatçı Tanin gazetesinin haberi ile birlikte okunduğunda aslında, bir başka boyutuyla da Said ile İttihatçıların, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sürecek olan uzun birlikteliğinin habercisiydi.

31 Mart sonrasının kaybedenleri, padişah II. Abdülhamid, Ahrar Fırkası ve ‘şeriat isteriz’ diyen İslamcılardı ama İttihatçıların da yaldızı bir hayli yıpranmış, hasar görmüştü. Neticede, İstanbul’a gelip ‘idareye el koyan’lar İttihatçılar değil, askerler olmuştu. Ordu, büyük çoğunluğu oluşturan erattan, İttihat ve Terakki üyesi ‘mektepli’ subaylardan ve ‘disiplini temsil eden’ profesyonel subaylardan müteşekkildi. Şimdi iktidarın gemleri, profesyonel subayların komutasındaki Osmanlı ordusuyla, İttihatçıların oluşturdukları –gene ömrü kısa sürecek olan- bir koalisyonun elindeydi. İttihatçıların topyekun iktidarı ele geçirecekleri ana kadar bu, belirsizlik ortamında tabii ki klasik devlet refleksi tarafların hoşuna gitmeyecek şeylere de yol açacaktı. Mesela 31 Mart’ın ardından sıkıyönetim şartlarında (Eylül 1909), Molla Said’in bir kitapçık şeklinde bastırılan mahkeme savunmasının (Divan-ı Harbi Örfi ve Said-i Kürdi) toplattırılması için Emniyet’in, ordudan ‘müsaade’ istemesi bu çerçevede düşünülebilir. Fakat bu tip ‘aksilikler’ Molla Said’in, dört ay sonra (27 Ocak 1910), aralarında İttihat ve Terakki’nin kurucularından Dr. Abdullah Cevdet’in de yer aldığı, on üç Kürt mebusu, subayı, din adamı ve aşiret reisinden oluşan bir ekiple birlikte ‘Kürd Neşr-i Maârif Cemieyti’nin kurucuları arasında bulunmasına mani değildir.”

Ara sıra kitap toplatma ya da medresenin kulüp yapılması gibi kimi devlet reflekslerine rağmen, tüm bunlar, İttihat ve Terakki ile Nursî’nin arasının açılmasını “doruğa çıkartmaya” yetmemiştir. Şayet öyle olmuş olsaydı, kitapta da örnekleriyle ve kaynaklarıyla belirttiğim gibi (s. 172-179) Nursî 1910’da Kürdistan’da, 1911’de Suriye’de ve gene aynı sene Kosova’da, İttihatçıların teşviki ve mobilizasyonu ile dolaşıp, bahsi geçen coğrafyanın halklarını isyan etmememeye, panislamizm doğrultusunda İttihatçıların idaresindeki Osmanlı sancağının altında bir arada tutmaya çalışmazdı. 

ŞEYH SAİD MESELESİ

Şimdi de Şeyh Sait isyanı bahsi üzerinde biraz duralım. Müfid Yüksel gene tarihi –pardon! Daha doğrusu Nurcu tarihi- eğip bükmekle meşgul. Birlikte okuyalım:
“6. Bediüzzaman’ın ‘Ben bu orduya kılıç çekmem’ sözü Şeyh Said Hadisesi sırasında değil, 1914'teki; Şeyh Molla Selim'in öncülüğündeki Bitlis Hadisesi sırasında söylenmiştir. (Şuâlar, Sözler Yayınevi, Shf.324) Bediüzzaman'ın Şeyh Said Hadisesi esnasında Şeyh Said veya başkası ile bu hususta bir mektuplaşması/yazışması da söz konusu olmamıştır. Zira, Şeyh Said Hadisesi, askerlerin provokasyonu neticesinde aniden patlak veren bir ayaklanmadır. Önceden planlanıp, programlanmış bir ayaklanma şeklinde olmadığından ayaklanmaya ilişkin önceden yazışma bulunmamaktadır. Sadece ayaklanma esnasında Hamidiye Kürt Süvâri Alayları reislerinden Haydaranlı Merhum Kör Hüseyin Paşa bu ayaklanmaya aşireti ile birlikte iştirake karar verir ve Bediüzzaman'dan destek almak üzere Van'a gider, Bediüzzaman'dan bu konuda yardım talep eder. Bediüzzaman, bu ayaklanmanın muvaffak olamayacağını, sonuçta bölgeye/Kürdistan'a çok zararların erişeceğini, Kör Hüseyin Paşa'ya, kendisinin de buna iştirak etmemesini salık veren bir konuşma yapar. Kör Hüseyin Paşa ile Bediüzzaman arasında Van'da geçen bu görüşmeyi 80'li yıllarda, konuşmalara şahit olan Bediüzzaman’ın o dönemdeki talebesi Merhum Molla Hamid'ten bizzat dinlemiştik.”

Müfid Yüksel Molla Hamid’den dinlediklerini referans almaya devam etsin. Ben Said Nursî’nin bizat kendisine bakmaktan yanayım. Okuyalım:
“Van’da, mezkûr mağarada yaşamakta iken, Şark’ta ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor. ‘Sizin nüfusunuz kuvvetlidir’ diyerek yardım isteyen bir zatın mektubuna: Türk Milleti asırlardan beri İslamiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez; siz de çekmeyiniz; teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve tenvir edilmelidir!’ diye cevap gönderiyor” (Tarihçe-i Hayatı, s. 100).

Şimdi birincisi Nursî’nin, 1914’de Bitlis ayaklanması esnasında benzer laflar söylediği doğru olmakla birlikte bizi burada ilgilendiren yukarıdaki alıntının Bitlis’te değil Van’da geçtiğidir. İkincisi, “Şark’ta ihtilal” den bahsedilirken Müfid Yüksel acaba hangi tarihi vermeyi yeğler? Hala 1914’te ısrar ediyor mu? Yoksa bu alıntıdan sonra 1925 olduğunu kabulleniyor mu? Bu tarihte Nursî’nin Van’da olduğunu konuyla az çok alakalı herkesin bilmesi lazım. Peki ya “Türk milleti”nin “torunlarına kılınç çekilmez” sözünü şimdi ne yapacağız? Yüksel’in geriye tek itirazı şu olabilir: “tamam ama Şeyh Said’e söylediği hala ortada ispatlanmış değil.” Evet, bu doğru! Ama elimizdeki bulgular bunlarla sınırlı değil ki. Kitaptan (s. 102’den) okuyalım:

[Kürt yazar] “Malmisanij’in 19 Mayıs 1925 tarihli Vakit’ten aktardığı Diyarbakır Mahkemesi’nde geçen şu diyalog öyle sanıyorum, sorumuzun cevabına bizi bir miktar daha yakınlaştırmış olacaktır. Mahkeme heyetinin mensuplarından Ali Saip Ursavaş: ‘Üç numaralı azanız Bediüzzaman ne meslektedir?’ Seyid Muhammed: ‘Mütedeyyindir, ulemadandır. Onun için istiklâl taraftarı değildir.’ (Malmisanij, Said-i Nursî ve Kürt Sorunu, Doz Yayınları, İstanbul, 1991, s. 40) Seyid Muhammed’in bu ifadesinin ardından, 1911’de Kürt Talebe Cemiyeti, Hêvî’nin kurucuları arasında yer alan ve kendisi de 1925’te sürgün edilen Kadri Cemilpaşazade’nin, aşağıdaki sözlerini de mutlaka kaydetmek gerekiyor. ‘Dikkati şayan olan cihet Türk hükümetinin isyan anında kim kendine yardım ettiyse önce bunları ilk kafile olarak sürgüne göndermesiydi. Hükümetin iyi gözle görmediği kimseler kendilerini hükümet memurlarından uzak tutmaktaydılar. Hükümete yardım etmiş veya en azından vatani düşünceleri kısa kimseler, isyan başladıktan sonra hizmetlerine mükâfat veya hiç olmazsa aferin almak niyetiyle hükümet kapısından ayrılmıyorlardı. Bundan dolayı vefasız, gaddar hükümetin icraatine ilk kurban bunlar oldu. Sürgün edildiğim Burdur vilayetine yetiştiğimde benden evvel Burdur’a gönderilmiş Türkofillikleri ile tanınmış bir kısım Kürtleri orda mevcut buldum. Eskiden Konya vilayetinin küçük bir kazası olan Burdur’da üçyüz kadar doğulu hemşeri toplanmıştık. Bediüzzaman Molla Said de aramızda bulunuyordu’” (Kadri Cemilpaşazade, Doza Kurdistan, Özge Yayınevi, Ankara, 1991, s. 102) 

Ayrıca kaydı ihtiyatla ben kitapta (s. 230 dipnot 780’de) iki kaynağa aşağıdaki gödermelerde de bulundum: “Badıllı, age, c.1, s. 659’da, Şeyh Said’in de, Molla Said’i “kendisine yardım etmeye çağıran bir mektup” gönderdiğinden bahseder. Gerek Badıllı gerekse de Akgündüz, Emekli Yüzbaşı Mehmet Kayalar’a dayanarak, ‘Üstad’ın Şeyh Said’e yazdığı mektub, bilahare Şeyh Said esir alındığında üzerinde bulunmuş ve Diyarbakır İstiklal Mahkemesi dosyalarına konulmuştur. Mektub halen İstiklal Mahkemesi dosyalarının içinde, Şeyh Said’in dosyasında mevcuttur’ dediğini aktarırlar. (Bkz. Badıllı, age, c.1, s. 661; Akgündüz, age, c.2, s. 552)”

MEDRESETÜZZEHRA

Müfid Yüksel’in keza kitabı okumayıp sadece Posta gazetesine dayandığı için polemik yapmaktan imtina edip sanki benim kitabımda hiç mevzu bahis değilmiş gibi ele aldığı bir başka mesele de Nursî’nin Kürdistan’da kurmaya çalıştığı “Medresetu'z-Zehrâ” meselesidir. Yüksel şöyle demiş:
7. Bediüzzaman'ın Kürdistan'da yeni tarz bir medrese, “Medresetu'z-Zehrâ” açma projesi, sadece İttihat-Terakki dönemine ait bir proje olmayıp, 1907'de ilk İstanbul'a gelişinde Yıldız Sarayı'nda Mabeyne verdiği layihada dile getirilmiş bir husustur. Nitekim bu layihanın metni tarafımdan da neşredilmiştir. Bu layihanın metni ilkin bizzat Bediüzzaman tarafından 1908'de "Şark Ve Kürdistan" gazetesinde aynen neşrolunmuştur. Daha sonra, aynı yıl adı geçen layiha bazı ilavelerle iki kez "Kürd Teâvün ve Terakki" Gazetesinde de neşrolunmuştur. Medresetu'z-Zehrâ'nın Van- Edremit'te inşâsı için, 25.000 Liranın tahsisi hususu Van Valisi Tahsin (Uzer)'in talebiyle olmuş, paranın te'diyesi taksite bağlanmış, ilk temel atma için sadece 2000 lira gönderilmiştir. Buna dair belgeler elimizde mevcuttur. Ayrıca bu konuda, tüm belgeleri de içeren "Medresetu'z-Zehrâ Projesini Bugünden Okumak: Bölge/Kürt Medreselerini Din Eğitimi Merkezli Olarak Islah Ve Geliştirme İmkânları Ve Bunun Toplumsal Barışa Katkısı" başlıklı bir kitap çalışmamız da yayınlanacaktır."

Müfid Yüksel bir zahmet benim kitabımın 179. ve 180. sayfalarına bir baksın. Bu yazdıklarından daha teferruatlıca mektep meselesi ve ardında yatan ideoloji sorgulanarak anlatılmıştır. Hatta Yüksel’e tavsiye ederim; Türkiye’de bütün bir toplumun adım adım nasıl dini bir kalıba sokulduğunu anlattığım kitabın ilk yüz sayfası kendisinin bahsi geçen kitap çalışmasına da tersinden “faydalı” olabilir. 

RUSYA ESARETİNDEN KURTULUŞ

Müfid Yüksel’in Nurculuk imtihanından sınıfta kalacağı şimdiden belli olan bir diğer husus da Nursî’nin Rusya’da savaş esiri olduğu dönemle İstanbul’a gelirken yanında taşıdığı “belge”ye ilişkin fikirleridir. Buyrun Yüksel’e kulak verelim:
“8. Bediüzzaman'ın Kosturama'da bir Tatar mahallesinde Camiye gitmesine izin verilmesi hususu, Tarihçe-i Hayat dahil tüm kaynaklarda yer alır. Zaten bir süre sonra esirlere nisbi bir serbestiyet de sağlanmıştır. Kimse zaten zincirlere bağlı bir esaretten söz etmemiştir. Bediüzzaman'ın Petersbourg, Varşova üzerinden Almanya, Avusturya ve İstanbul'a esaretten avdetine ait detaylar, bir kaçış öyküsü anlatılmamıştır. Bediüzzaman muhtemelen Rusya'daki Menşevik, Bolşevik Devrimlerinin verdiği kargaşalık ortamından istifade ile esaretten kurtularak İstanbul'a avdet edebilmiştir. Bu konuda detaylı bir bilgi zaten bulunmadığından bir kaçış öyküsü de anlatılamaz. Nitekim bu olaya ilişkin, Almanlar tarafından Almanya'da alınan bir fotoğraf ve Sofya'da Osmanlı Ataşemiliterliği (Askeri Ataşelik) tarafından verilen belgeden/Pasaport öncesine ait bir belge de bulunmamaktadır. Bu belgenin hem Arap, hem de Latin harfli olması son derece doğaldır. Pasaport veya eski tabirle Mürur Tezkiresi gibi olan tüm belgelerde aynı durum söz konusudur.19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Resmi belgelerinin, Mürur tezkiresi, Telgraf gibi resmi belgeler, çoğu genellikle iki dilli (Osmanlıca ve Fransızca ) olagelmiştir. Osmanlı'nın Bulgaristan'daki bir dış temsilciliğinin verdiği bu belgenin bir kaç dilde olması gayet tabiidir. Belgede Osmanlı Türkçesinin yanı sıra Bulgarca ve Almanca birlikte yer almıştır. Bugün bile pasaportlar bir kaç lisanda basılmaktadır. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti Pasaportları hâlihazırda Türkçe ve İngilizcedir.”

Müsadenizle bu uzun “cevabı” ben iki bölümde cevaplayayım. İlk olarak üzerinde durmak istediğim husus, altını çizdiğim, “kimse zaten zincirlere bağlı bir esaretten söz etmemiştir” ve “bir kaçış öyküsü anlatılmamıştır” sözleridir. O halde ben aradan çıkayım ve Müfid Yüksel’in Nurcu olmakta eline su dökemeyeceği Abdülkadir Badıllı ile kendisini baş başa bırakayım. Nursî’ye dayandırdığı “kaçış öyküsü”nde şöyle demiş Badıllı:
“Ben Rusya’da esirken, firar edeceğim günlerde, her zaman kamp içine girip çıkan arap kıyafetli bir adam bana bir gün ‘Sen buradan kaçmak ister misin?’ Ben dedim: ‘İsterim ama, nasıl kaçayım? Kampın etrafındaki surdan nasıl çıkarım?’ O dedi: ‘Bu iş kolay. Ben sana elbisemi veririm, giyersin ve çıkarsın, kimse sana bir şey demez. Surun dışında buluşur, sana yolu tarif ederim’ dedi. Ben onun elbisesini giydim ve surun kapısından çıktım. Kimse bir şey demedi. Sonra o zat geldi, elbisesini iade ettim. Bana yolu tarif etti, gittim, gittim. Bir ormanın içine daldım, orada yolu ve yönü kaybettim. Sonra orada otlayan bir ineğe rast geldim. Bu hayvan her halde insanların olduğunu gösterir diye, hayvanı yürüttüm, ben de arkasından yürüdüm. Biraz gittik, bir mağaraya geldik. Hayvan mağaraya girdi. Ben de arkasından girdim. İçerde pir-i fani ihtiyar bir zat vardı. Selam verdim. O da benim ismimi, künyemi, lakabımı söyleyerek ‘Ve Aleykümüsselam!’ dedi. Beni oturttu, ‘herhalde karnın açtır’ dedi. ‘Ama benim yiyeceğim ekmeğim bitmiş. Ben sana şu ineğimden biraz süt sağayım, onu içersin’ dedi. Sütü içtikten sonra, bana dedi ki: ‘Büyük musibetler, felaketler gelecek, Bunları def’edecek üç şey vardır: ‘Birincisi: Her yerde seslice Ezan-ı Muhammedi okumak.’ ‘İkincisi: Cemaatle namaz kılmak.’ ‘Üçüncüsü: Kur’an derslerini vermek ve almak.’ Daha sonra, o ihtiyar zat bana yolu tarif etti, izin isteyerek ayrıldım” (Badıllı, age, c.1, s. 417-418).

Evet görüldüğü gibi “zincirden” bahseden yok ama “surlardan” bahseden, “pir-i fani bir ihtiyar”ın tarif ettiği yoldan giderek esaretten kurtulan bir Said Nursî var! Müfid Yüksel ne cevap vereceğini şimdiden düşünmelidir.

Şimdi de gelelim şu meşhur “geçiş belgesi”ne. Tabii Yüksel kitabı değil de Posta’daki makaleyi okuduğu için bu mevzuyu bir sürü laf kalabalığına boğmaktadır. En iyisi ben kendisine kitaptan (s. 201’den) anlaşılması gayet kolay şu bölümü aktarayım:
“Akıllara durgunluk veren Molla Said’in bu hikayesine, bir de bir Alman ‘Belgesi’ eklenmektedir. ‘Belge’, 17 Haziran 1918 tarihini taşımaktadır. Sofya’dan, İstanbul’a ‘Balkan Treni’yle seyahat yapma iznini gösteren bu ‘belge’ epey sorunludur. Zira bütün Nurcu yazarların kitaplarını süsleyen bu belgenin üzerinde ciddi tahrifatlar yapıldığı, hemen ilk bakışta göze çarpmaktadır. Osmanlıca, Almanca, Macarca ve Bulgarca olan matbu ‘Belgenin’ birinci sayfasında, sol tarafta Molla Said’in vesikalık bir fotoğrafı bulunmaktadır. Ama o da ne? Fotoğrafa paralel, sağ tarafta aşağıdan (dört dilde ‘Belgenin Sahibinin imzası’ diye yazan yerden) yukarıya doğru uzanan bir imza bulunmaktadır. Latin harfleriyle atılan bu imzada ‘Abdurahman’ yazmaktadır. Burada sorulması gereken soru, ‘Abdurahman’ın kim olduğudur? Bu, Latin harfleriyle atılan imzanın sahibi, Molla Said değilse, bir Osmanlı memuru mudur? O halde yeni bir soru karşımıza çıkmaktadır. Almanların verdiği ‘belgede’ Osmanlı memurunun imzası ne aramaktadır? ‘Belgenin’ ikinci sayfası ise tam evlere şenliktir. Zira Matbu belgenin her bir boş bırakılan yeri, Almanca, Macarca, Bulgarca ya da eski harflerle Osmanlıca değil, Latin harfleriyle Türkçe yazılmıştır. Fakat tüm tahrifatlar bir yana, Ocak 1916’dan Eylül 1918’e kadar Berlin-İstanbul arasında sefer yapan bu Alman treni için Molla Said’e ‘seyahat müsaadesi’ neden Sofya’da verilir? Varşova’dan Sofya’ya kadar Molla Said nasıl gelmiştir? Bu ve buna benzer soruların cevaplarını ne Molla Said’de ne de Nurcu yazarlarda bulmak mümkündür.”

DERSİM FACİASI

Müfid Yüksel’in gene Posta Gazetesi’nden okuduğu bölümden hareketle, Dersim halkının meşru isyanının, rejim tarafından bastırılmasıyla ilgili sadece resmi Nurcu tarihi tekrarlamanın dışında yeni bir şey söylememektedir:
“9. Bediüzzaman''ın Dersim Faciası ile ilgili sözleri şu şekildedir: ‘Bin dokuzyüz otuzsekiz (1938) senesinde ‘Dersim Fâciası’ ki Doğu Mecmuası’nın 17. sayısında ‘Doğu Fâciası’ serlevhasıyle, bu vak’anın tam tamına aynını yazdı ki, hiç dünyada emsâli vukû bulmamış öyle bir zındıklık, münafıklık ve vatan ve millete haddsiz bir düşmanlık olduğunu kat'i isbât ediyor. Elbette, öyle fevkalâde cânî, canavar memurlara bin def''a zındık dense, değil suç olmak bilakis tasdik ile mukâbele lâzım.’
‘İşte o dâvanın doğruluğuna delâlet eden yüz emâreden tek bir emâresi; Bindokuzyüzotuzsekiz (1938) 'deki ‘Dersim Faciası’nda binler mâsumları, ihtiyar kadınları hem öldürüp, hem ateşlere atmak ve bir isyan tevehhümü ve ihtimâli yüzünden yaktırması, ‘Beşinci Şuâ’nın o hükmünü kat'i ve hakikat olarak gözlerine sokuyor.’

Ben ise kitabımda (s. 281-283) bu anlatımın ötesine geçerek, iki kaynaktan hareketle şu tespitte bulundum:
“Öte yandan 1925’teki Şeyh Said ve 1930’daki Ağrı isyanının ardından, şimdi Ankara’nın başını, [Martin van] Bruinessen’in ‘üçüncü büyük ayaklanma’ diye adlandırdığı Dersim ayaklanması ağrıtmaktaydı. Dersim’de, 1937-38 arasında rejimin iskân ve vergi kanunlarına karşı son derece haklı ve meşru sebeplerden ötürü yerli halk isyan etmiş, rejim ise, isyana, sistematik katliam ve sürgünle cevap vermişti. Elde edilen ‘zaferi’ Mustafa Kemal, 1 Kasım 1938’de, ‘Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman had bir şekil alan Tunçeli’ndeki toplu eşkıyalık hadiseleri, belirli bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş, o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur’ diye kutlayacaktır (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 30, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, s. 314). Dersim seferine katılan ordu mensuplarından birisi de ta Barla günlerinden beri Nursî’nin en önemli kadroları arasında yer alan Binbaşı Hulusi Yahyagil idi. O yıllarda Elazığ’da görevli olan Binbaşıya, ‘Dersim halkını külliyen imha emri’ gelmişti. Binbaşı açısından ‘bölgenin birçoğu Rafizî idi’ ama bu emir gene de doğru olamazdı. Gerçi Yahyagil’e göre, Dersim Harekâtı’nın ‘manevi sebebi’, Tahtalı Camii’ne yerleştirilmiş Dersimli askerlerin, ‘camiden sakal-ı şerifi çalıp’, memleketlerine ‘götürmüş’ olmalarıydı. Fakat yöre halkı için Binbaşı ‘yine de bizim raiyetimiz ve halkımız idiler’ diyordu. Tam Dersim’e sefere çıkacağı sırada, Üstadından aldığı bir teselli mektubu, Binbaşı Hulusi’yi rahatlatmıştı. Dersim’e geldiğinde halkın dağlara çekildiğini gördü ve herhangi bir ciddi çatışmaya girmedi. ‘İnayet-i ilahiye Üstad’ın himmetiyle imdadına yetiş’mişti (İhsan Atasoy, Nur’un Birinci Talebesi Hulusi Yahyagil, Nesil Yayınları, İstanbul, 2012, s. 112). 

Tabii mitralyöz tarakasıyla ya da mağaralarda zehirli gazla imha edilen Dersim halkı, Binbaşı kadar şanslı olamayacaktı. 1948-1949 arasında, Afyon savcısına verdiği yazılı müdafaada Said Nursî Dersim örneğinden yola çıkarak neden ‘amir ve memurları yılan, zındık, gizli komünist, vatan düşmanı, mülhit ve münafık’ diye adlandırdığını ‘talebelerine’ dayanarak şöyle izah edecekti: ‘1938 senesinde Dersim Faciası ki, Doğu Mecmuası’nın 17. Sayısında ‘Doğu Faciası’ serlevhasıyla bu vakıanın tam tamına aynısını yazdı ki, hiç dünyada emsali vukuu bulmamış öyle bir zındıklık, münafıklık ve vatan ve millete hadsiz bir düşmanlık olduğunu kat’i ispat ediyor. Elbette öyle fevkalade cani canavar memurlara bin defa zındık, gizli komünist, dinsiz demekle suçlu olmak, bilakis tasdik ile takdir ile mukabele lazım. İşte Said umuma değil, böylelerine zındık, münafık demiş’ (Atasoy, s. 109, dipnot: 16) (abç). Nursî’nin çok sonraları (1940’ların sonunda) 

‘Dersim Faciası’ hakkında bugün kimilerini hayrete düşüren bu ‘tavrı’, kendisinin Ermeni ‘Faciası’ndaki dolaylı/dolaysız dahli ve 1952’de ABD’nin (Türkiye gibi) müttefikleriyle birlikte Kore’de işleyecekleri savaş suçuna büyük bir coşkuyla destek oluşu göz önünde bulundurulduğunda, tamamen dönemseldir ve her türlü samimiyetten uzaktır. Ayrıca Nursî’nin kullandığı ‘vatan düşmanı’ kavramı da son derece problemlidir. Zira bu kavramın kodlarıyla o tarihte hareket edilmiş olunsa, 1938’de Suriye’nin bir parçası olan Hatay’ın, bir ilhak sonucu Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil edilmesine ne denecektir? ‘Vatan düşmanı’ yöneticilerin ‘vatan kahramanı’ olmamaları için hiçbir neden yoktur.”

ARABA

Ve evet geldik Yüksel’in son “cevap” maddesine. Tabii Yüksel bütün cephanesini Posta Gazetesi’nden okudukları üzerine inşa ettiği için, gazetecinin pek önemsediği benim ise yayınladığım bir Fransız belgesinin (s. 415) içerisinde geçen, “Chevrolet marka araba” meselesini şoförüne varıncaya kadar anlatma gereği duyuyor. İşte Yüksel’in “araba” meselesine ilişkin sözleri:
“10. Bediüzzaman'a 1957'de Adnan Menderes tarafından Chevrolet marka bir araba hediye edilmesi iddiasına gelince; Bediüzzaman hayatı boyunca hediye kabul etmemiş ve hediye kabul etmemesiyle tanınmıştır. Kaldı ki, devletten gelecek olan bir hediye.. Bediüzzaman için kullanılan araba/taksi anılan tarihte bizzat talebeleri tarafından aralarında para toplanarak satın alınmıştır. Bunu arabayı satın alanlardan bizzat dinlemişimdir. Arabanın, Bediüzzaman'ın son dönemlerde şöförlüğünü yapan Said Özdemir halen hayattadır. Hatta, Said Özdemir sonradan bu arabayı yıllarca hizmete yönelik olarak kullanmaya devam etmiştir. Rahmetli babamı ziyarete geldiği zamanlarda dahi evimize bu arabayla gelirdi. Bu araba halen Isparta’da muhafaza edilmektedir.”

Halbu ki Yüksel zahmet edip kitabı okumuş olsa, yazarının bu konuda dahil hiç bir zaman karşıtlarına (ne Mustafa Kemal’e ne de Said Nursî’ye) belden aşağı vurmadığını görecektir. Zira bu satırların yazarı için tayin edici olan siyasi/ideolojik hattır. İster Nursî’nin Chevrolet’i olsun ya da olmasın. Hiç fark etmez. Mahatma Gandhi “bir hırka bir lokma” görünümlüydü ama İngiliz emperyalizmi sonrası bütün bir Hindistan’da, dünyanın en zalim sömürü ve baskı ilişkilerini ayakta tutan kast sistemine, devam etmesi ve ayakta durması için elinden geleni ardına koymamıştı. Bülent Ecevit’in hırkası delikti ama gözünü kırpmadan halkın evlatlarının katledilmelerine emir vermişti. Nursî’nin parası pulu olmasa dahi, savunduğu gerici fikirler ve dini ideoloji, onun baskı ve sömürü dünyasının bir parçası olmasının önünde engel değildi.
Konuyu artık tam da burada noktalayabiliriz. Yeni Paradigmanın Eşiğinde, ‘Bediüzzaman Efsanesi ve Said Nursî Gerçeği –Yabancı Arşiv Belgeleriyle-, başından sonuna kadar, hem öne sürdüğü tezlerle hem yayınladığı belgelerle, miadı dolmuş iki demode modelin bir ve aynı olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Toplumsal Tarih’in Temmuz sayısında Fırat Korkmaz’ın kitabı tanıtan makalesinde, kitaptan aktardığı aşağıya aldığım husus hakkında Müfid Yüksel (bence Derin Tarih’in diğer kalemşorlarını da yanına alarak) derin derin düşünmelidir:
“1914-1918’de başta sultan olmak üzere Enver, Talat, Cemal, Mustafa Kemal, İsmet ve Kazım Paşalar nerede duruyorlardıysa Said Nursî de orada durmaktaydı. Türkiye Cumhuriyeti, 1952’de NATO’ya girerken, başta rejimin kurucularından İsmet İnönü ve Celal Bayar olmak üzere, Başbakan Adnan Menderes, bütün bir Türkiye Büyük Millet Meclisi, CHP ve DP nerede duruyorlardıysa, Said Nursî de orada durmaktaydı. Kore savaşında, başta ABD olmak üzere bütün bir Batı ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti nerede duruyorduysa Said Nursî de orada durmaktaydı” (s. 52).

mufit_yuksel_cilasun.jpg

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
8 Yorum