Said Nursi: Şeriat kitapları Kur'an'ı göstermeli, engel olmamalı

Said Nursi: Şeriat kitapları Kur'an'ı göstermeli, engel olmamalı

Sebilürreşad'da Ümmet-i İslâmiyenin ihmalini yazmıştı

A+A-

Mustafa Duman-Risale Haber

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gazetelerdeki makalelerini, orjinal gazete sayfası ile birlikte yayınlamaya devam ediyoruz.

SEBîLÜRREŞÂD

1908-1912 yılları arasında yayımlanan Sırat-ı Müstakim (21 Ağustos 1324-16 Şubat 1327, 1-182. sayılar, "Sırât-ı Müstakîm" adı ile yayımlanmıştır.) 182 sayı ve 7 cilt halinde; 1912-1925 yılları arasında yayımlanan Sebilürreşâd ise 641 sayı ve 25 cilt olarak bir araya getirilmiştir. 22 yıl aradan sonra, 1948-1965 yıllan arasında yine Sebilürreşâd adıyla ve yeni Türkçe harflerle yayımlanan üçüncü dönemde de 359 sayı çıkmış ve 15 ciltte toplanmıştır. Böylece 1000 sayı ve 47 cilt tutan bir kültür hazinesi durumunda olan dergi Türk İslam kültürüne büyük katkılarda bulunmuştur.

Özellikle ilk dönem Sebilürreşâd dergisi, Kurtuluş Savaşı boyunca çok mühim rol oynamıştır. Bunun yanı sıra dünya Müslümanlanlarıyla Türkiye arasında köprü görevi yapan bu dergiler, halkın dini ve milli konularda aydınlatılmasında, etkili olmuştur. Toplam bin sayıyı bulan yayınlarıyla Türk toplumunun dini, kültürel, teknolojik bilgi bakımından ilerlemesini hedefleyen Sebilürreşâd, dini ve milli bilinci kaybetmeden çağdaş Avrupa toplumlarının seviyesine çıkmak için onların ilerleme ve gelişme sırlarını anlamak, bunun için Batı medeniyetinden neleri almamız gerektiği konusunda görüşler ortaya atmıştır. 

Yazarları içinde çok sayıda bilim adamı ve devlet adamı bulunan derginin devlet aygıtıyla büyük oranda uyumlu bir yayım politikası sürdürdüğü söylenebilir. Bununla birlikte hilafetin kaldırılması, medreselerin tevhidi-i tedrisat Kanunu çerçevesinde Maarif Vekâletine bağlanması gerekirken kapatılması, Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması ve ezan ve ibadet konularında önemli değişikliklerin yukarıdan yapılması sürecinde yönetimle ters düşmüş ve bu hususlarda sıkı bir muhalefet sergilemiştir. Buna rağmen ülke-millet varlığını ve birliğini korumada titiz davranmaya özen göstermiştir.

Sebilürreşâd, sadece Türkiye için değil İslam âlemi için de bir kültür hazinesi durumundadır.

***

sebil_baslik.jpg

Sahife 242

Kur’an-ı Azimüşşanın Hâkimiyet-i Mutlakası

Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüp ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:

Erkân ve ahkâm-ı zaruriye –ki yüzde doksandır– bizzat Kur’ân’ın ve Kur’ân’ın tefsiri mâhiyetinde olan sünnetin malıdır.

İçtihadî olan mesail-i hilâfiye ise yüzde on nispetindedir. Kıymetce mesail-i hilâfiye ile  erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt vardır. Mesele-i içtihadiye altın ise öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu on altının himayesine vermek, mezc edip tâbi kılmak caiz midir?

Cumhûru, burhandan ziyade, me’hazdeki kudsiyet imtisale sevk eder. Müçtehidînin kitapları vesile gibi, cam gibi Kur’ân’ı göstermeli; yoksa vekil, gölge olmamalı.

Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasıtla eder. Bu ise gayr-ı tabiîdir. Meselâ hükmün me’hazı olan şeriat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur’ân ise  lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden yalnız hayal meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle vicdan lâkaytlığa alışır, cumudet peyda eder. Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’ân gösterilseydi, zihin, tabiî olarak, müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan “kudsiyete” intikal ederdi. Ve bu sûretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.

Demek şeriat kitapları birer şeffaf cam mâhiyetinde olmak lâzım gelirken mürur-u zamanla mukallitlerin hatâsı yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet, bu kitaplar, Kur’ân’a tefsir olmak lâzım iken başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.

Hâcât-ı diniyede cumhurun enzarını doğrudan doğruya, câzibe-i i’câz ile revnakdar ve kudsiyetle hâledar olan ve daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren hitab-ı Ezelînin timsali bulunan, Kur’ân’a çevirmek üç tarikledir:

1) Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti tenkid ile kırıp o hicabı izale etmektir. Bu ise tehlikedir, insafsızlıktır, zulümdür.

2) Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile kütüb-ü şeriatı şeffaf birer tefsir sûretine çevirip içinde Kur’ân’ı göstermektir. Selef-i Müçtehidînin kitapları gibi: Muvatta, Fıkh-ı Ekber gibi. Meselâ, bir adam (İbni Hacer)e nazar ettiği vakit, Kur’ân’ı anlamak ve Kur’ân’ın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbni Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarik de zamana muhtaçtır.

3) Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarikatın yaptığı gibi, o hicabın fevkine çıkararak üstünde Kur’ân’ı gösterip Kur’ân’ın hâlis malını yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır.

Bir âlim-i şeriatın va’zına nisbeten bir tarikat şeyhinin va’zındaki olan halâvet ve  câzibiyet bu sırdan neş’et eder.

Umur-u mukarreredendir ki efkâr-ı âmmenin birşeye verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh ekseriya o şeyin kemâline nisbeten değildir; belki ona derece-i ihtiyaç nispetindedir. Bir saatçinin bir allâmeden ziyade ücret alması bunu teyid eder. 

Eğer cemaat-i İslâmiyenin hâcât-ı zaruriye-i diniyesi bizzat Kur’ân’a müteveccih olsaydı o Kitab-ı Mübîn milyonlarca kitaplara taksim olunan rağbetten daha  şedit bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu sûretle nüfus üzerinde bütün mânâsıyla hâkim ve nâfiz olurdu. Yalnız tilâvetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.

Bununla beraber, zaruriyat-ı diniyeyi mesail-i cüz’iye-i fer’iye-i hilâfiye ile mezc edip ona tâbi gibi kılmakta büyük bir hatar vardır. Zira “Musavvibe”nin (1) muhalifi olan “Tahtie”cilerden biri der ki: “Mezhebim haktır; hatâ ihtimali var. Başka mezhep hatâdır; sevaba ihtimali var.” Hâlbuki cumhur-u avam mezhepde imtizaç etmiş olan zaruriyatı nazariyat-ı içtihadiyeden vâzıhan temyiz etdiğinden sehven veya vehmen Tahtieyi filcümle teşmil edebilir. Bu ise hatar-ı azîmdir. Bence Tahtîeci hubb-u nefisten neş’et eden “inhisar zihniyeti” illetiyle malûldür. Ve Kur’ân’ın câmiiyetinden ve umum  tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes’uldür. Hem Tahtîecilik fikri sû-i zan ve  tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervâh, tevhid-i kulûb, tehâbbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Hâlbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.
***
Bu meseleyi yazdıktan biraz zaman sonra bir gece rüyada Cenâb-ı Peygamber Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimizi gördüm. Bir medresede huzur-u saadette bulunuyordum. Cenâb-ı Peygamber bana Kur’ân’dan ders vereceklerdi. Kur’ân’ı getirdikleri sırada Hazret-i Peygamber Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Kur’ân’a ihtiramen kıyam buyurdular. O dakikada şu kıyamın ümmeti irşad için olduğu birden hatırıma geldi. Bilâhare bu rüyayı suleha-yı ümmetten bir zâta hikâye ettim. Şu sûretle tabir etti:
“Bu büyük bir işaret ve beşarettir ki Kur’ân lâyık olduğu mevki-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecektir.”
Bediüzzaman Said

(1) “Dört mezhep de haktır; füruatta hak taaddüd eder, diyenlere ilm-i usul ıstılahınca (Musavvibe) denir.

sebil1.jpg

sebil2.jpg

sebil3.jpg

Etiketler : ,

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
7 Yorum