Prof. Dr. Şadi EREN
13. Bediüzzaman Sempozyumu’nun Ardından
2000 yılında yurtdışına ilk seyahatim çerçevesinde Ürdün Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde misafir olarak bir derse girmiştim. Dersin hocası beni “Misafirimiz Türkiye’den geliyor” diye takdim edince, öğrencilerden biri “Nursi’nin diyarından…” diye mukabelede bulunmuştu.
Daha sonra gerek Avrupa’da gerek Asya’da gerek Afrika’da hayli seyahatlerim oldu. Gittiğim yerlerde Bediüzzaman’ın eserlerinin kısmen veya tamamen o ülkelerin dillerine çevrildiğini görmek benim için ayrı bir mutluluk oldu.
Bediüzzaman bir talebesinin rüyasını tabir ederken, rüyanın bir kısmıyla alakalı şöyle der:
“O cemaat; telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakikati ise inşâallah tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de ileride tevfik-i İlahî ile birer şecere-i âliye hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar.”[1]
4-6 Ekim tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen 13. Bediüzzaman Sempozyumunda bu rüyanın tahakkukunun misallerini yaşadık. 60 ülkedeki 448 farklı kurum ve kuruluştan 668 bildiri özeti gönderilmiş; bunlardan 37 ülkeden 262 bildiri sempozyumda sunulmuştur. Kahir ekseriyeti akademisyen olan bu zatlar “Küresel Krizlere Kur'ânî Çözümler” bulmaya çalışmış, tefsir olarak da sempozyumun üst başlığı olan Bediüzzaman’dan ve yazdığı Risale-i Nur Külliyatından hassaten istifade edilmiştir.
Taksimdeki AKM’de geçekleştirilen açılış merasiminde devletimizin üst düzey yöneticilerinin de bulunması ve kaliteli konuşmalar yapmaları bu sempozyumun ayrı bir güzelliği olmuştur. Bediüzzaman her ne kadar tek parti hükümetleri zamanında dine hizmetinden dolayı sürgüne gönderilmiş hatta hapse atılmış ise de kendisi hükümetle devleti birbirinden temyiz ve tefrik etmektedir.
1980’li yıllarda Erzurum’da İlahiyat talebesi iken merhum Mehmet Kırkıncı Hocamızın sohbetlerinde hayli bulunmuştum. Bir defasında şöyle demişti:
“Üstadın en bariz özelliklerinden biri, talebelerini devletle karşı karşıya getirmemesidir.”
Ülkemizden yetişen bir alimin böyle üst düzeyde anılması ve anlaşılmaya çalışılması, ülkemiz hesabına çok ciddi bir kazanımdır. Ayrıca güzel bir itibar vesilesidir.
Cumhuriyet döneminde Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen gibi zatlar da gayet kıymettar eserler yazmış olmakla beraber, bu eserlerin ülke dahilinde ders olarak takip edilmesi, ülke haricinde de farklı dillere tercümeleri söz konusu olmamıştır.
Bu münasebetle Bediüzzaman ve eserleri hakkında bazı noktalara dikkat çekmekte yarar görüyorum. Şöyle ki:
*Bediüzzaman’ın eserleri her ne kadar ağırlıklı olarak bir cemaat tarafından okunuyorsa da bütün ümmetin hatta insan dünyasının onun eserlerinden istifade etmeleri çok daha güzel olacaktır.
*Bunun bir misali Mevlevilerde vardır. Mevleviler Mevlana’nın Mesnevisini büyük bir itina ile okurlar. Ama Mesnevinin Mevleviler dışında da çok okuyucuları vardır.
*Ülkemiz dahilinde bazı ehl-i ilmin bazı zayıf gerekçelerle Risale-i Nur Külliyatına itibar etmemeleri büyük bir nasipsizliktir. Bu zevatın “doğru dürüst okumadığımız bir eseri belki de yanlış anladığımız birkaç takıntıdan dolayı reddedişimiz ne derece ilmî olur, hakkaniyet ve insafla ne derece bağdaşır?” diye bir durum değerlendirmesi yapmaları son derece yerinde olacaktır.
*Risale-i Nur Külliyatının ders halkaları şeklinde okunması hem halkaya dâhil olanlar hem de bütün insanımız için çok büyük bir kazanımdır. Ta köy odalarına kadar uzanan bu ders halkalarında geçirilen zaman, ana hatlarıyla ifade edersek bütün İlahiyat Fakültelerinde yapılan derslerin toplamında geçen zamandan az değildir, fazladır.
* İlahiyat Fakültelerinde ders gören öğrencilerimizin çoğunun gerek kendilerinden kaynaklanan ve gerekse ders hocalarından kaynaklanan bazı sebeplerle çok da iyi yetişmedikleri acı bir gerçektir. Risale-i Nurun ders halkalarında yetişenler ise -genelde- ehl-i sünnet akidesi üzere ve elden geldiğince dinî vecibelerini yerine getiren kaliteli Müslümanlardır. Bunun niçin böyle olduğu eğitimcilerimiz tarafından araştırılmalı ve sonuçlardan istifade edilmelidir…
[1] Said Nursi, Mektubat, s. 350
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.