Nur talebeleri aktif siyasetten uzaktır

Nur talebeleri aktif siyasetten uzaktır

“Risale-i Nur ve siyaset” ilişkisini uzmanlara sorduk. 19. konuğumuz Prof. Dr. Alaaddin Başar…

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

“Risale-i Nur ve siyaset” ilişkisini uzmanlara sorduk. 19. konuğumuz Prof. Dr. Alaaddin Başar…

NURLARIN MUHALİFTE DE MUVAFIKTA DA MÜŞTAKLARI VAR

Dinsizliğin ve ahlaksızlığın komünizm ve masonluk gibi birer şahs-ı manevi ile hücum ettiklerini gören Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi, bütün bu yıkıcı cereyanlara ve zındıka komitelerine siyasetle karşı koymanın çok yetersiz ve tesirsiz kalacağını görmüş, bunlara karşı iman hakikatleri etrafında bir şahs-ı manevî teşkil etmek üzere Nur Külliyatını yazmaya başlamıştır. Bu mana, onun ruhunu o derece istila etmiştir ki, “İki elimiz var, yüz elimiz de olsa ancak nura kâfi gelir, topuzu tutacak elimiz yok.” diyerek siyasetle ilgili çalışmalardan ilgisini bütünüyle çekmiştir.

Öte yandan, “İman, mal-ı umumidir” buyurmuş ve iman hakikatlerini bütün insanlığa ulaştırmak için çalışmak gerektiğini, bu hususta parti, ırk, ülke ayırımı yapılamayacağını çok iyi bildiğinden, siyasetten uzak kalmıştır. “Nurların muhalifte de muvafıkta da müştakları olduğunu” söylemiş ve belli bir partinin elemanı gibi çalışmanın bu hakikatlerin muhaliflere ulaşmasına engel olacağına dikkat çekmiştir.

“Elhamdülillah, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarzda ziyadeleştiriyor.” (Mektûbat)

ÜSTADIN BU İFADESİ SİYASÎ DEĞİLDİR BİR VATANPERVERLİK ÖRNEĞİDİR

Üstadımızın zamanında Rusya dünyanın ikinci büyük devletiydi ve komünizm faaliyetlerini dünya çapında yaygınlaştırmaya çalışıyor, ülkelere bu yolla hâkim olmak istiyordu. En yakın komşusu olan ve stratejik yönden çok büyük önemi bulunan Türkiye de bundan hariç kalamazdı. Nitekim bizim gençliğimizi de kendine çekmek üzere içimizdeki ajanları vasıtasıyla “sosyal adalet ve eşitlik” gibi komünist ülkelerde hiç bulunmayan hayali hedefleri ve idealleri gençliğin önüne koyarak onların fikirlerini celbe çalışıyordu. Siyasi alanda ise Halk Partisiyle işbirliği yapmaya çalıyordu. İşte böyle bir dönemde Üstadımız, Halk Partisine karşı açıkça cephe almış ve bunu şu ifadeleriyle çok net olarak ortaya koymuştur.
"Halk Partisi iktidara gelecek olursa, Komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır. Halbuki bir Müslüman kat’iyyen Komünist olamaz, anarşist olur. Bir Müslüman hiçbir zaman ecnebilerle mukayese edilemez. İşte bunun için hayat-ı içtimaîye ve vatanımıza dehşetli bir tehlike teşkil eden bu partinin iktidara gelmemesi için, Demokrat Parti’yi, Kur’an ve vatan ve İslâmiyet namına muhafazaya çalışıyorum." — Emirdağ Lâhikası

Üstadın bu ifadeleri siyasî değildir; memleketimizin geleceğinden endişe duyma namına bir vatanperverlik örneğidir. Üstad Halk Partisini böyle tehlikeli görmekle birlikte ona oy verenleri aynı kefede değerlendirmemiş, hatayı Halk Partisi’nin yüzde beşine vermiştir. Yüzde doksan beşine karşı tebliğ görevini yine şefkatle yerine getirmeye çalışmıştır

İMAN HİZMETİNİN KIYAMETE KADAR DEVAM EDECEK

Üstadımız, ahirzamanda gelecek en büyük müceddidin üç önemli vazifesi olduğunu ve bunların birincisinin iman hizmeti olduğunu ifade eder. Diğerlerini buna göre ikinci, üçüncü, bazen de onuncu derecede sayar.

Kâinatın yaratılış gayesi de “iman ve marifet” olunca, iman hizmetinin kıyamete kadar devam edeceği de kesinlik kazanıyor. Diğer hizmetler, zamanın ve şartların müsaadesi nispetinde icra edileceklerdir. Ancak, bu icraat, iman hizmeti ile birlikte yürüyecektir. Yani, birinci görev bitecek de sonra ikinci ve üçüncü görevler başlayacak değildir. Birinci görevin ifası ile insanlar içtimai ve siyasi hayatlarında da Nurun hakikatlerin kendilerine rehber etme noktasına erişseler de bu aslî hizmet yine aralıksız devam edecektir.

Son iki hizmet şarta bağlıdır. Nitekim, hac ve zekât da şarta bağlıdırlar. Yani, zenginseniz zekât verirsiniz ve hacca gidersiniz. Ama namaz bütün Müslümanlara farzdır. Sakat da olsanız, hasta yatağında da bulunsanız, ima ile de olsa bu şart yerine getirilecektir. İman hizmeti de bir yönüyle buna benziyor. O, müslümanların mağlup olduğu zamanlarda da, galip geldikleri dönemlerde de aralıksız devam etmelidir. Nitekim etmiştir de. En ağır şartlarda, hapislerde, sürgünlerde bu hizmet hiç terk edilmemiştir.

Konuyu sadece İslam âlemi için değil bütün dünya için değerlendirdiğimizde açıkça görürüz ki, birçok Hıristiyan ülkesinde iman hizmeti bütün hızıyla devam etmektedir. O ülkelerde “hayat” hizmeti yer yer kendini gösterir; bazı özel okulların açılması, Müslümanların bazı ticaret kollarında söz sahibi olmaları gibi. Ancak, bu ülkelerin siyasetine girmenin zorluğu hatta imkânsızlığı ortadadır. Ama bu imkânsızlık o ülkelerde yapılan hizmetin eksik olması manasına gelmiyor. Çünkü temel hizmet, öncelikli hizmet  bütün hızıyla sürdürülüyor.

NUR TALEBELERİNİN PASİFLİKLE İTHAMINA CEVAP

Nur talebelerinin pasiflikle itham edildiği dönemlerde, insanların kafalarında devletçilik yer etmiş, her şeyi devletten beklemek herkes için vazgeçilmez bir gerçek haline gelmişti. Zamanla, bu anlayışın devletleri de, milletleri de geri bıraktığı görülerek hür teşebbüs ve hür fikir kapıları açılmış, devletin birçok müesseseleri özel teşebbüse devredilmiş, eğitimde bile özel teşebbüsün hissesi, yavaş da olsa, yükselme göstermeye başlamıştır. Bu yeni dönemde insanlar iman ve ahlâk sahasında devletten fazla bir şey beklemeyip kendi çaplarında bir şeyler yapmanın gayreti içine girmişler ve bu çalışmalar, “Damlaya damlaya göl olur.” kabilinden, bugün büyük bir önem kazanmış, din düşmanlarının bile nazar-ı dikkatlerini çekme noktasına ulaşmıştır. Hal böyle olunca her şeyi devletten ve hükümetten bekleyenlerin ortaya attıkları söz konusu iddia da aktüalitesini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bununla birlikte konu üzerinde, kısaca durmakta fayda vardır.

Mehmet Kırkıncı Hocamızın bu tip iddialarda bulunan bir kişiye verdiği cevabı nakletmek isterim:
Ben olayın detaylarını ve hocamızın kendi ifadelerini istemeyerek kısa geçip bize verdiği muhteşem dersi kendi ifadelerimle özetleyeceğim:
Muhatabına, fırtınalı bir denizin kıyıyı şiddetle dövdüğünü ve nice evleri harap edip sular altında bıraktığını anlatır ve “siz buna aktif hareket diyebilirsiniz ama sonucu birçok menfiliklerle doludur; sessizce yerinde durup, kimseyi incitmeden çalışan ve muhtaçlara meyvelerini nazikane uzatan bir meyve ağacını da pasif sayabilirsiniz, ama bu pasifliğin nimetleriyle beslendiğimizi de unutmayın.”

Muhatabına bir başka örnek daha verir:
“Camlarımızı kırmadan evimizin içine giren ve bizi aydınlatan güneşin bu hareketine pasiflik mi diyeceğiz.” 
Bu güzel örnekten şu dersi alıyoruz:
Demek ki, biz hareketlerin şiddetine ve süratine değil sonuçlarının büyüklüğüne ve faydalılığına nazar edeceğiz.

NUR TALEBELERİ AKTİF SİYASETTEN UZAK DURMUŞ

Nur talebelerini pasiflikle suçlayanlar daha çok siyaset sahasında dolaştıkları ve bizi de bu yönde pasiflikle itham ettikleri için konuyu o açıdan ele almamız gerekiyor:
Ülke yönetimine hâkim olmak başka, insanların kalplerine ve akıllarına hitap ederek onları istikamet çizgisine çekmek çok daha başkadır. Birinci şık, ya demokratik yolla, yahut ihtilal ile olur. Birincisinde “kendi partisi lehinde aralıksız propaganda yapma, karşı partileri sürekli kötüleme” gibi görünüşte aktif ama çoğu zaman yalan, gıybet ve iftiralarla kaynaşan, nefis ve menfaat endeksli faaliyetler söz konusudur.

Muhataplarımızın kalplerini fethetme idealiyle bu tip faaliyetlerin örtüşmediği, hatta zıtlık gösterdiği açıktır. Demek ki, bu yolda bütün insanların hidayetine vesile olmak yerine, sadece kendi taraftarlarına menfaat kazandırmak esastır.

İkinci yol ihtilaldir dedik. İhtilal denilince zor kullanma ve öldürme akla gelir. Bir kişiyi zor kullanarak bir fikre davet edemezsiniz. Onun kalbine iman, irfan ve fazileti zorla yerleştiremezsiniz. Zaten bir çatışma sonucu muhatabınızı öldürmüş iseniz artık ona hiçbir faydanız dokunamaz. O hayatta kalacaktır ki, kendisiyle tartışabilesiniz, onu ikna etmeye çalışabilesiniz, kabul etmese bile hiç olmazsa ona karşı tebliğ görevinizi yerine getirmiş olabilesiniz. Demek ki bu yol, “tebliğ, ikna ve irşat” hareketiyle zıtlık arz ediyor.

İşte bu mahiyet farklılığındandır ki Nur Talebeleri aktif siyasetten uzak durmuş, gayretlerini “devlet ve hükümet” yerine “millet ve fertler” üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Bu çalışmalar hapislere, zindanlara, sürgünlere rağmen bu güne kadar aralıksız sürmüştür ve sürmektedir. Bunlar maddî ses getiren türden değildir ki soru sahipleri bunun farkında olabilsinler. Tokat sesini yahut silah sesini aktif hareket sayanların, kalp ve akıl sahasında gösterilen bu sessiz faaliyetleri pasiflik saymaları gayet normaldir. Böyle düşünmeleri, onların mesleklerinin gereğidir.

Pasiflikle itham edilen bu bereketli çalışmalar sonunda nice gencimiz imanla, ahlâkla, faziletle tanışmışlar, vatan ve millete faydalı birer eleman olmuşlardır. Nur Risaleleri kırka yakın dile tercüme edilmiş, radyolarla, televizyonlarla, internet siteleriyle bütün dünyaya hitap etmeye başlamış ve iman hakikatlerinin neşir ve ilanına engel olmak artık imkânsız hale gelmiştir. Mazide Nur Talebelerini pasiflikle itham edenlerin büyük çoğunluğu, “siyaset ve ihtilâl” yolunun kalp ve gönülleri ıslah için geçerli bir yol olmadığını anlayarak fikir hareketlerine yönelmişler, az bir kısmı ise asap bozukluğu içinde ümitsiz ve huzursuz bir hayata kendilerini mahkûm etmişlerdir.

Üstadımızın Kastamonu Lahikasındaki bir dersini de hatırlatarak konuya son verelim: Üstad, “siyaset-i islamiyeyi ve insanların hayat-ı içtimaiyelerine dair hizmetleri” iman hizmetine nispeten onuncu derecede görür; “ehl-i dünyanın, ehl-i siyasetin ve avamın” ise bu onuncu derece hizmetleri birinci derecede gördüklerini kaydeder.

www.RisaleHaber.com