Nizamettin MELİKOĞLU
Huruf-u Mukattaâ veya Kozmik Bilgilerin Şifreleri (2)
İslami literatürde Ebced ve cifir ilmi, İbranice ise Gematria, harflere aritmetik tablo üzerinden sayısal değerler yükledikten sonra yazı ve metinlerde, mana ile alakalı tevafuki sonuçlara /bazı hadiselerin tarihi bilgisine ulaşmayı sağlayacak prensipleri olan bir ilimdir. Araplar, İslamiyet'in kabulünden ve Arabistan'da Hint rakamları kullanılmaya başlanmadan önce, hesap yapabilmek için harfleri rakam olarak kullandıkları bir sayı sistemidir. Antik Yunanistan’da da alfabe aynı zamanda sayı saymak için kullanılmıştır. Araplar, çağdaş ondalık sayı sistemi olan Hint sayıları çıktıktan sonra hesap yapmak için uygun olmayan ebcedi terk etmişlerdir.
Ebced’de ilk yaygın kullanım Fenikelilerin olsa da Arap ebcedinin İbrani ve Arami alfabesinden alındığı düşünülmektedir. Ebced’in ilk çıkışının ise Mısır hiyeroglif rakamları ile bağlantılı olabileceği düşünülmektedir. Zira onlar da kendi kullandıkları hiyeroglafik alfabelerinden bazı harflere sayısal değerler yükleyerek alfabetik bir sayı ve sembolizm sistemini kullanmışlardır. Bununla beraber Ebced hesabını Hz. Adem’e dayandıran bazı rivayetler mevcuttur.
Ebced ve cifir hesabının islami literatüre girmesi huruf-u mukattaa sayesinde olmuştur. Huruf-u Mukattaa Kur’an’ın ondört suresinin başında nazil olmuştur. Bu harf kombinasyonlarının tam olarak ne manaya geldiği bilinmemekle beraber bazı tarihi hadise ve önemli olaylara işaret eden şifrevari/sırlı harfler olduğunu söyleyen alimler olmuştur. Madem Kur’an beşere nazil olmuş, o halde bu harflerin de en azından işaret ettiği bazı manalarının olması daha makul görünmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de 29 surenin başında nazil olan mukattaa harfleri, -hemze eliften ayrı bir harf sayılırsa- 29 harften oluşan Arap alfabesinin yarısını, yani 14 harfini kullanmıştır. Yine mechure, şedide, rahve, müsta’liye, münhafiza, müntabıka, münfetiha gibi harf gruplarından yarısını kullanmıştır. Bu ve buna benzer tevafuki incelik ve letafetlerle şair ve belağat üstadlarına meydan okumuştur.
Ebced hesabını kullanarak gerek huruf-u mukattaa, gerekse bazı ayetlerden tarihi bazı önemli olayların, bazı milletlerin başına gelen hadiselerin şifrelerinin bilinebileceğini kabul eden alimler olduğu gibi, kabul etmeyen alimler de olmuştur.
Ebced ilmine karşı olanlar, bu ilmin müneccimlik ve sihir ilmiyle beraber kullanılmasını gerekçe göstererek meşru olmadığını savunmuşlardır. Meşru sayan alimler de zaten mutlak manada meşru görmemişlerdir. Yani bu ilmi meslek haline getirmek, müneccimlik veya sahirlikte kullanmak, ğayba ait bilgileri çıkarmaya alet etmeyi, asla ve asla kabul etmemişlerdir. Ancak Kur’an’ın bildirdiği bazı tarihi malumatları bu ilim vasıtasıyla, Kur’andaki zahir manayı da elimine etmeyip ayetin zahir manasını desteklemek kaydıyla ortaya çıkarmada bir beisin olmadığını söylemişlerdir.
Bu görüşte olan alimlerden bazıları şunlardır; Müfessirlerden Taberî (ö. 310/922),[1] İmam Mâturîdî (ö. 333/944),[2] Sa’lebî (ö. 427/1035),[3] Maverdî (ö. 450/1058),[4] Vâhidî (ö. 468/1075),[5] İbn Atiyye (ö. 541/1147),[6] Fahreddin Râzî,[7] İzz b. Abdüsselam (ö. 660/1262),[8] Beydâvî (ö. 685/1286),[9] Nizamüddin en-Nisaburî (ö.730/1329),[10] Ebu Hayyân (ö. 745/1344),[11] İbn Arafe (ö.803/1401),[12] Alûsî (ö. 1270/1854)[13].
İbn-i Teymiyye (ö. 728/1328) ve İbn-i kesir (ö. 774/1373)[14] gibi alimler de bu görüşü kabul etmemişlerdir.
Kur’anın sadece zahiri manadan ibaret olmadığını anlatan hadisi şeriften hareket edecek olursak bu ilim vasıtasıyla elde edilen manaların, Kur’anın işari mana tabakalarından sayılabileceğini birçok alim gibi Bediüzzaman hazretleri de ifade etmiştir.[15] İşari mana sarih/zahir mana olmadığından bu mananın Kur’an’dan sayılabilmesi için usul alimleri dört şart ileri sürmüşlerdir;
1. Elde edilen işari tefsirin/mananın Kur’an nazmının zahirine muhalif olmaması,
2. O manayı teyid edecek şer’i bir şahidin olması,
3. O manaya muhalefet eden şeri veya akli bir delilin olmaması,
4. Ayetin evvela zahir manasını kabul edip bütün manayı işari manaya indirgememek. Yani, ayetten sadece murad olan mana bu işari manadır, dememek.
Bu usuli kaidelerle İslam alimleri, sonu şarlatanlığa varabilecek yorum veya tasarrufların önünü almışlardır.
Bediüzzaman hazretleri de bu usuli kaidelerin dışında ilm-i cifire karşı neden mesafeli yaklaştıklarını veya bu ilme yaklaşımın esaslarını üç maddede özetlemiştir. Bu maddeleri şöyle sıralamak mümkündür;
1. İlm-i Cifir meraklı ve zevkli bir meslek olup bizim mesleğimizde esaslı bir yeri yoktur. İman ve Kur’an hakikatlerine olan hizmetten alıkoyacağından o ilimle ciddi bir şekilde uğraşılması doğru değildir.
2. Cifir ilmi muhkem kaideleri olan bir ilim olmadığından bu ilmi kötü amaçlı kullanan şarlatanlar bireysel tevilleriyle farklı yönlere çekme ihtimali olduğundan bu ilme ciddi bir şekilde yönelmemek gerekir.
3. ‘Ğayb-ı Allah’tan başka kimse bilemez.’ kaidesine karşı hürmetsizlik etmemek için bu meslekle ciddi bir şekilde meşgul olunmaması gerekir.
Bediüzzaman hazretleri bu çerçeveyi muhafaza etmek kaydıyla, Kur’an’ın bu asrın önemli hadiselerine bakan işaretlerini de tespit etmekten geri durmamıştır. Bu asırda İslam ve müslümanların aleyhinde çalıştığı halde suret-i haktan görünmeye çalışan insanların önemli icraatlarını, onların Kur’an ve İslam aleyhindeki suikastlarını deşifre etmek adına, Kur’an’daki bu işari manaları tespit edip müslümanları uyandırmaya çalıştırmayı, kendisine bir görev olarak kabul etmiştir. İslam ve müslümanlara karşı zındıka komitesiyle beraber çalışan ekibin planlarını boşa çıkarmak ve iman ve kur’an hizmetinde bulunanların moral ve motivasyonlarını müsbet manada etkileyecek Kur’an’ın bazı işari manalarını yine tespit edip yazmıştır.
Ebced ve cifir ilmiyle elde edilen manalar, şer’i açıdan bağlayıcı değildirler. Yani kimse bu manayı kabul etmek zorunda değildir. Bu manalar, mananın ilk tabakası olan zahir/sarih mana olmayıp işari mana tabakasından oldukları için muhkem sayılmazlar. Bu manalar delaleti kuvvetliyse güçlü bir kanaat verir. Manaları veya tevilleri ortaya çıkmışsa onu inkar etmek, onun aksini ispat etmekle mümkün olabilir.
Küdus daha fethedilmeden Endülüslü alim İbni Berrecan el-Endülüsi (ö. 536/1142) Kudüs’ün fethedileceğini, Tefsiru İrşadu’l- Akli’s-Selim adlı tefsirinde Rum suresinin ilk beş ayetlerinden istihrac etmiştir.[16] Yine Elmalılı Hamdi Yazır’ın bildirdiğine göre Molla Cami (ö. 898/1492), Sebe suresinin 15. Ayetinde geçen ‘beldetün tayyibetün’ ibaresinden, ebced hesabına göre hicri 857, miladi 1453 tarihini çıkarmış ve İstanbul’un fethinin bu ayetle de müjdelendiğini haber vermiştir.[17]
Burada arzettiğimiz örneklerden de anlaşıldığı gibi, usul alimlerinin koymuş oldukları çerçeve dahilinde hareket eden İslam alimleri, haşa ğaybdan haber vermemişler, Kur’an’ın i’cazının bir parçası olan istikbalden veya ğaybdan haber veren bazı bilgileri tespit etmişlerdir. Bunun dışında, ebcedi kehanet ve şarlatanlıkta kullanmayı bütün İslam alimleri şiddetli bir şekilde tenkit etmişlerdir.
Risale-i Nur’un hizmetine ebced hesabından yola çıkarak Kur’an’da bazı işaretlerin veya tarihlerin tespiti; 20. yüzyılın ilk yarısında İman ve küfür çatışmasının en şiddetli bir şekilde yaşandığı, masum müslümanları vatanperverlik ve muasırlık/modernlik maskeleriyle yanıltarak küfr-ü mutlak adına çalışan ekibin ve bu ekibin planlarını boşa çıkarmak için ölümü göze alarak merdane ve mücehidane çalışan ekibin lokasyonlarını tespit etmek olduğundan, Kur’an’ın şanını yüceltmektir, küfrün belini kırmaktır, müminlerin muzafferiyetini ilan etmektir.
Kur’an adeta müminlerin muzafferiyetini ilan manasında Kudüs ve İstanbul’un fetihlerini işari olarak haber vermesi, nasıl ki onun şanını yüceltecekse yine bu manaların tahakkuku için çaba ve gayret gösteren müminlerin çabalarını -tabiri caizse- alkışlamak, Kur’anın şanındandır.
Zaten Risale-i Nur’da istihrac edilen manaların evvela zahir/sarih manayı teyid eden işari manalar oldukları söylenmekte[18], sonra bu mananın işari mananın külliyetinin bir ferdi olduğunun altı çizilmektedir. Yani o dönemde çok farklı İslam beldelerinde küfre karşı mücadele eden -İhvan-ı müslimin gibi- bir sürü islami akım ve cemaatler vardır. O halde bunların hepsinin bu manalardan hisselerinin olması gerekmektedir. Yani çuvaldaki yüz elmadan sadece biri bizimdir, diğer hisseler diğer kardeşlerimizindir, denilmek istenmektedir.
Kur’an-ı hakimin manalarına bütün müminler muhataptırlar ve hisse sahibidirler. Ancak şiddetli ve sıkıntılı dönemlerde yaptıkları hizmetler sayesinde imtiyaz kesbeden müminlerin önemli icraatlarına işaret edilmesi kesbettikleri imtiyazdan kaynaklanmaktadır.
[1] Taberî, Bakara suresinin tefsiri.
[2] Mâturîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed, Tevilatu’l-Kur’ân, Bakara suresi te, 1. Ayetin tefsiri.
[3] Sa’lebî, Ebû İshak Ahmed b. Muhammed, el-Keşfu ve’l-beyan an tefsiru’l-Kur’ân, Al-i imran suresi, 7. Ayetin tefsiri.
[4] Maverdî, Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed, en-Nüket ve’l-uyûn, A’raf suresi, 1. Ayetin tefsiri.
[5] Vâhidî, Ebû’l-Hasan, Tefsiru’l-basit, Ali imran suresi, 7. Ayetin tefsiri.
[6] Ibn Atiyye, el-Endulüsî, el-Muharreru’l-veciz, Bakara suresi, 1. Ayetin tefsiri.
[7] Fahreddin er-Râzî, Tefsir, Bakara suresi, 1. Ayetin tefsiri.
[8] İzz b. Abdüsselam, Tefsiru İz b. Abdisselam, Bakara suresi, 1. Ayetin tefsiri.
[9] Beydâvî, Tefsîrü’l Beydâvî, Bakara suresi, 1. Ayetin tefsiri.
[10] Nisâburî, Garâibu’l-Kur’ân ve Regâibu’l-Furkân, Bakara suresi, 1. Ayetin tefsiri.
[11] Ebû Hayyân el-Endülüsî, el-Bahru’l-muhit, Bakara suresi, 1. Ayetin tefsiri.
[12] İbn Arafe, Muhammed b. Muhammed, Tefsiru İbn Arafe, Bakara suresi, 1. Ayetin tefsiri.
[13] Âlûsî, Mahmud, Rûhu’l-meânî, 1/102.
[14] Ankebut suresi 1. Ayetin tefsiri
[15] Hadîste vârid olduğu gibi, "Her bir âyetin mânâ mertebelerinde bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttalaı vardır. Bu dört tabakadan her birisinin hadîsçe شُجُونٍ وَغُسُونٍ 1 tâbir edilen fürûatı, işârâtı, dal ve budakları vardır" meâlindeki hadîsin hükmüyle, Kur'ân hakkında nazil olan bu âyet-i kudsiye fer'î bir tabakadan ve bir mânâ-yı işârîsiyle de Kur'ân ile münasebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe'nine bir nakîse değil, belki o lisanü'l-gaybdaki i'câz-ı mânevîsinin muktezasıdır. Said Nursi, Şualar, s. 711.
[16] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 6/241.
[17] Elmalılı Hamdi Yazır, 6/359.; Âlûsî, 22/126.
[18] Ve o risalede biz demiyoruz ki, “âyâtın mânâ‑yı sarîhi budur”; tâ hocalar ف۪يهِ نَظَرٌ desin. Hem dememişiz ki, “mânâ‑yı işârînin külliyeti budur.”
Belki diyoruz ki, mânâ‑yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da mânâ‑yı işârî ve remzîdir ve o mânâ‑yı işârî de bir küllîdir. Her asırda cüz'iyâtları var. Ve Risale‑i Nur dahi bu asırda o mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferttir ve o ferdin kasten bir medâr‑ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulemâ beyninde bir düstur‑u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur'ânın âyetine veya sarâhatine, değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor.
Bu nev'i işârât‑ı gaybiyeye îtirâz edilmez. Ehl‑i hakikatin nihâyetsiz İşârât‑ı Kur'âniye’den had ve hesaba gelmeyen istihraçlarını inkâr edemeyen bunu da inkâr etmemeli ve edemez. Said Nursi, Şualar, s. 834.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.