Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
İffetin Korunması Açısından Üç Vaktin Önemi
Nur Suresinin 58-61. Ayetleri, toplumun en önemli kurumu olan aileden, aile içi adaptan ve aile dışı dostluk ve arkadaşlıklardan söz ediyor. Çocukların ve hizmetçilerin üç vakitte ebeveynin odalarına girip çıkarken dikkat etmeleri gereken hususlar ve adab-ı muaşeret kuralları tek tek izah edilmiştir. Kur’an böylece bu üç vakte dikkat çekerek modern dünyanın ancak asırlar sonra kavrayabildiği, çocuklar için çok önemli olan bazı edep kurallarını izah ediyor.
İhtimamla üzerinde durulan bu vaktin birincisi, sabah namazından önceki vakittir. Bu vakit, uykudan hemen sonra sabah namazına kalkma vakti olması sebebiyle yataktan kalkıp giyinme zamanıdır. Anne ve baba bu saatlerde uygun olmayan kıyafetler içinde olabilirler. Bu itibarla ergenlik çağına gelmemiş çocuklar ve hizmetçiler bu vakitlerde izin istemeden, yani kapı çalmadan ebeveynin odasına girmemelidirler. İzinsiz girerek anne-babalarını uygun olmayan bir halde görmeleri iffet bakımından sakıncalı kabul edilmiştir.[1]
İkincisi, öğle sıcağındaki istirahat zamanıdır. Bilindiği gibi, özellikle sıcak bölgelerde çalışan insanlar öğle zamanı mutlaka istirahate çekilirler. Hz. Peygamber (sav) de aynı vakitte uyuyordu. Bu uykuya “Kaylûle” adı verilmektedir.[2] Hizmetçilerin ve henüz ergenlik çağına gelmemiş çocukların bu saatlerde de ebeveynin odalarına izinsiz girmeleri yasaklanmıştır.
Üçüncüsü de Yatsı namazından sonraki vakittir. Bu vakit, uyku için hazırlık yapıldığı ve üst elbiselerin çıkarıldığı bir zamandır. Kur’an-ı Kerim “Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir” diyor. Yani kıyafetlerinizin üzerinizde olmadığı, bazen çıplak veya yarı çıplak olduğunuz vakitlerdir. Bu üç vakit dışında kalan zamanlarda hizmetçiler ve henüz ergen olmamış çocukların ebeveynin odalarına girip çıkmalarında bir mahzur yoktur. Ergenlik çağına gelmiş çocuklar ise yabancılar hükmünde kabul edilmiş, ebeveynin odalarına girmek istediklerinde mutlaka izin istemek durumundadırlar.
Ebeveynin Mahrem yerlerine Bakmanın Çocuklar Üzerindeki Olumsuz Etkisi
İslam ruh bilimcilerine göre insanın annesi, ablası veya teyzesinin yüz kısmı mahremiyet işaretlerini taşımaktadır. İnsanî değerleri altüst olmamış bir insan bir mahremine, örneğin annesine veya ablasına baktığı zaman, annesinin yüzündeki ifadeler adeta, “Ben senin annenim” diye haykırır. Bu yüzden mahremlere şehvetle bakılmaz ve onlara karşı şehevî duygular hissedilmez. Fakat yüz dışında kalan vücudun diğer kısımları, yüz gibi mahremiyet sırlarını taşımadığı için oralara bakmak haramdır. Çünkü mahremiyet haykıran sırlar, yüz dışındaki vücudun diğer kısımlarında bulunmamaktadır.[3]
Şu bir gerçektir ki, insan vücudunun her tarafı, başkalarına gösterilmesi bakımından aynı değildir. Vücudun bazı bölgeleri hiç kimseye gösterilmez; gösterilmemelidir. İslam hukuku örfünde bu mahrem bölgelere “Avret mahalli” denilmektedir. Bu bölgeler kadınlarda ve erkeklerde ayrı ayrıdır. Erkekler için avret yeri diz ile göbek arası iken, kadınlarda el ve yüz dışında kalan bölgeler mahrem kabul edilmiş ve yabancı erkeklere gösterilmesi yasaklanmıştır.[4] Kadınlar avret yerlerini, kocaları dışında kimseye gösteremezler. Oğlu, yeğeni ve kardeşi gibi yakın mahremlerine ise sadece yüz ve ellerini gösterebilirler.
Kur’an’ın İffete Verdiği Önem
Kur’an-ı Kerim’in konuya, detaylı bir şekilde bu derece önem vermesi ailedeki iffete verdiği önem bakımından çok dikkat çekicidir. Bazı aileler ev içinde bu hususlara dikkat etmediği için, çocukları bir takım psikolojik yaralarla büyümektedirler. Çocuk psikolojisi uzmanlarına göre çocuk iken seyredilen bazı manzaralar çocukların hayatını olumsuz yönde etkilemekte, hatta daha sonraki hayatında ona tıravmalar yaşatmaktadır. O kadar ki, çocukluk zamanından kalma anı niteliğindeki bazı manzaralar, ruhsal ve sinirsel hastalıklara bile yol açabilir.[5]
Diğer önemli bir husus da evlenme ümidi kalmamış kadınlarla ilgi tesettür hükmüdür. Allah şöyle buyuruyor: (وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَاءِ اللَّاتِي لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ أَن يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِزِينَةٍ وَأَن يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَّهُنَّ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ) “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların cinsel cazibelerini sergilemeksizin (dış) elbiselerini çıkarmalarında bir sakınca yoktur. Bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır.”[6] Bu ayet-i kerimede dikkati çeken husus şudur:
Kur’an-ı Kerim kadınların süslerini göstermeleriyle fitne arasında bir ilgi kurduğu gibi, örtünme, sakınma, süslerini göstermeme ve iffet arasında da bir ilgi kurmaktadır. Başka bir deyimle, süslenmek ve bu süsleri yabancı erkeklere göstermek fitneye vesile olduğu gibi, örtünmek ve süsleri göstermemeye özen göstermek de iffetin bir gereğidir. Nitekim evlenme umudu kalmamış kadınlarla ilgili yukarıdaki ayette ifade edildiği gibi, cinsel cazibelerini sergilemedikleri takdirde fitneye vesile olmadıkları için artık dış elbiselerini [cilbab] çıkarmalarında ve başları örtülü olarak elbise katıyla dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.
Ancak yine de “iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır” diye beyan buyrulmuştur. Eğer cinsel cazibelerini yabancı erkeklere göstermek gibi bir arzuları varsa, başı örtülü de olsa elbise katıyla dışarı çıkmaları zaten haramdır.
Günümüzde Örtünme ve İffet
Konu buraya gelmişken günümüz Türkiye’sinde, başörtüsünün bazı insanlar tarafından ne kadar su-i istimal edildiğini, adeta bir “moda kostümüne” çevrildiğini esefle müşahede ediyoruz. Kadın güya başörtülüdür ama yüzünde ve dudaklarındaki boyalar onu başörtüsü hakikatinden fersah fersah uzaklaştırmıştır. Genç kız güya başörtülüdür ama başında alelade örtülmüş bir şal, altında taytla veya dar bir pantolonla dolaşıp saçının bir kısmını ve vücut hatlarının tümünü ortaya koyuyor. Böylece İslam’ın emrettiği tesettürden ne kadar uzak kaldığını gösteriyor. Yabancı bir elin tesettüre de müdahale edip işi İslam’dan çok uzak bir moda biçimine çevirdiğini esefle görüyoruz. “Yabancı bir el” demiyorum, çünkü bizdeki başörtüsü düşmanları, maalesef yabancılara ihtiyaç bırakmıyor.
Türkiye’de 1960’lı yıllarda kızlarımızı ve kadınlarımızı başörtüsü konusunda aydınlatmak ve şuurlandırmak için hayatlarını ortaya koyan ve başörtüsünün simgeleri haline gelen Merhume Zeynep Münteha Polat ve Şule Yüksel Şenler hanımefendiler, başörtüsü diye başlarına şal örten ve dar pantolonla dolaşan kızlarımızın hallerini görselerdi kederlerinden kahrolurlardı. “Vay be, Bu tağşiş ve sahte başörtüsü de nedir böyle? Bu ne rezalet, biz yıllarca başörtünsün nasıl olması gerektiğini kızlarımıza yaşantımızla öğrettik. Ama maalesef yeterli şuurlanma olmamış ki, birileri tarafından başörtüsü bu ayarsız hale getirilmiştir” diyeceklerdi.
Sonuç olarak, Kur’an İslam ümmetini terbiye ediyor. Kalbi temiz, sinirleri gergin olmayan, her zaman gönül rahatlığı içinde olan ve hayalleri bile tertemiz olan bir neslin yetişmesini hedef almaktadır.[7] Çünkü Kur’an, insanların dünya ve ahiret hayatlarını düzenlemek için ve onları ebedî saadete hazırlamak için gönderilmiş bir kitaptır. Bir insan bir makine icat ettiği zaman o makinenin nasıl çalışacağını gösteren bir katalog yazar ve makinenin yanına koyar. O makineyi alan kimse, eğer makineyi randımanlı bir şekilde çalıştırmak istiyorsa mutlaka kataloğu okuması gerekir. İnsan da Allah tarafından yaratılan mükemmel bir makinedir.
Kur’an ise, insanı dalalet karanlıklarından kurtarmaya çalışan bir rehberdir. Evet, Kur’an’ın konusu insandır. İnsan, kendisi hakkında bir mektup yazıldığını duysa onu elde etmek için her zorluğu göze alır. Eğer Kur’an’a, Allah tarafından insana gönderilen bir mektup gözüyle bakabilirsek, o mektubun muhtevasını öğrenmek için elimizden gelen her türlü gayreti ihtimamla gösteririz. Allah Müslümanlara İslamî şuur ihsan etsin, Amin…
[1] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Zaman Gazetesi Yayını, İstanbul, 1994; V, 358.
[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 311; Müslim, Fadâil, 13.
[3] Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1976; s. 186; Ebû Ali Ahmed, İbn Miskeveyh. Tehzibu’l-Ahlak ve Tathiru’l-Arak, 1. Baskı, Mektebetü’s-Sakafe ed-Diniyye, Beyrut, tarihsiz; s. 135.
[4] Burhanuddin el-Merginânî. el-Hidâye Şerhu Bidayetü’l-Mübtedî, 1. Baskı; Meketebetu Musata el-Babî el-Halebî, Mısır, tarihsiz, I: 43.
[5] Seyyit Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’an, 9. Baskı; Dârü’ş-Şark, Beyrut, 1980; IV: 2535.
[6] Nûr, 24: 60.
[7] İsrâ, 16: 9.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.