Muhammed Numan ÖZEL
Ene, Aidiyet ve Şuhûd
İnsanın kendini ve kâinatı manalandırma serüveninde şuhûd kavramıyla tefekküre devam ediyoruz.
Şu üç kavram üzerinden tefekküre devam ediyoruz.
Aidiyet, nisbet ve şuhûd aynı şey değildir. Bunları birbirine karıştırırsak hem Risale-i Nur’un ene bahsini hem de insanın manevî terakkisini eksik anlamış oluruz.
Nisbet: İnsanın Hâlık-ı kâinat ve mevcudatla olan ilişkisi.
Aidiyet: İnsanın bu ilişkiyi kendi varoluşunda nasıl tanıdığı, benimsediği ve yaşadığı.
Şuhûd: Hakikatin yalnızca bir bilgi olarak bilinmesi değil, derin bir idrak ve müşahedeyle kavranması.
Bu ayrımın ardından temel soru şudur: İnsan, ait olduğunu düşündüğü için mi hakikati görür; yoksa hakikati gördükçe mi aidiyetini daha derinden kavrar? Bence mesele, bu iki ihtimalden yalnızca birini seçmek değil; aralarındaki ilişkiyi doğru düzeylerde kurmaktır.
Ene neden önemlidir?
Risale-i Nur’un Otuzuncu Söz’ünde ene, yalnızca insanın bir duygusu veya benlik hissi olarak ele alınmaz. Ene, insanın hem kendisini hem de kâinatı anlamasına imkân veren bir ölçü ve anahtar olarak açıklanır.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle ene, İlâhî sıfatları tanımaya yarayan bir vâhid-i kıyasîdir.
"Sâni'-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve numuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin."(1)
Buradaki düşünceyi şöyle açabiliriz:
İnsan kendi hayatında ilim, irade, kudret ve malikiyet gibi özellikleri tanır. Fakat bunların mutlak olmadığını fark ettiğinde, kendi sınırlı kabiliyetlerini mutlak ilim, kudret ve mülkiyet arasında bir karşılaştırma yapabilir.
Kendi bilgisinin sınırlılığından hareketle mutlak ilmi; sınırlı tasarrufundan hareketle hakikî mülkiyeti düşünür.
Dolayısıyla ene, insanın kendisini merkeze koyması için değil, kendisinden hareket ederek kendisini aşan hakikati tanıması için bir imkândır.
Bu nokta, aidiyet ile şuhûd arasındaki ilişkiyi çözmek için temel teşkil eder.
Ene'nin iki yönü: Kendine sahip çıkmak mı, kendini tanımak mı?
Otuzuncu Söz’de ene'nin iki farklı istikameti vardır.
Birinci istikamet: Kendine mâlik olma iddiası.
İnsan kendisindeki ilim, kudret ve sahipliği bağımsız gördüğünde, ene'nin ölçü olma vazifesini aşar. Kendini hakikatin merkezine yerleştirir. Böylece eşyanın anlamını da kendi benliği üzerinden kurmaya başlar.
İkinci istikamet: Kendini bir ölçü olarak tanımak.
İnsan kendi varlığını mutlaklaştırmadığında, kendisindeki istidatları sınırlı ve verilmiş olduğunu kavrar. Kendi varlığını bağımsız bir mülk gibi görmekten vazgeçerek kulluk vazifelerini tanır. Böylece ene'nin farazî mâlikiyetini terk edip hakikî ubûdiyete teveccüh eder insan.
Burada önemli bir sonuç ortaya çıkar: İnsanın kendisini nasıl tanımladığı, hakikati nasıl gördüğünü etkiler.
Ancak bundan, insanın yalnızca aidiyet duygusu değiştiğinde hakikati göreceği sonucu çıkmaz. Ene'nin doğru kullanılması, bir duygu değişikliğinden daha fazlasıdır; insanın varlık hakkındaki hükmünün ve kendisine yüklediği anlamın değişmesidir.
Aidiyet kavramını ene ve ubûdiyet anlayışıyla geliştirdiğimiz bir kavram olarak kullanıyoruz.
Aidiyet, insanın yalnızca bir topluluğa veya kimliğe bağlı hissetmesi değildir. Daha derin anlamıyla, insanın kendisini varlık bütünü içinde nerede konumlandırdığı ve varlığını hangi hakikate nispet ederek anladığıdır.
Bu noktada iki aidiyet biçimini ayırmak gerekir:
Benlik merkezli aidiyet: İnsan kendisini müstakil bir sahip ve belirleyici olarak görür. Dünya, büyük ölçüde kendi arzularına ve çıkarlarına göre anlam kazanır.
Kulluk merkezli aidiyet: İnsan kendisini mutlak mülk sahibi değil, varlığı kendisine verilmiş bir kul olarak tanır. Dünya artık yalnızca kendisi için tüketilecek bir alan değil, anlamı ve sorumluluğu bulunan bir emanet alanıdır.
Bu ayrımın “aidiyet” kelimesinde değil; ene'nin mâlikiyet iddiasıyla hakikî ubûdiyet arasındaki karşıtlıkta aranmalıdır. Öyleyse aidiyet, burada insanın hakikat karşısındaki varoluşsal durumunu anlatan bir kavramdır. Fakat bu konumu benimsemek ile onu derin biçimde idrak etmek aynı şey değildir.
Mana-yı harfî, bir şeyi yalnızca kendisi için değil, gösterdiği başka bir anlam bakımından okumaktır. Otuzuncu Söz’de ene'nin de başkasının manasını gösteren bir mahiyette olduğu belirtilir.
Bu düşünceyi aidiyet açısından ele alırsak, insanın kendisine ve kâinata bakışında önemli bir değişim ortaya çıkar.
İnsan bir çiçeği yalnızca güzel olduğu için seyredebilir. Bu, çiçeğin kendi duyularında meydana getirdiği tesiri fark etmesidir. Fakat çiçeğin yapısında, ölçüsünde, yaratılışındaki düzeninde ve hayatla ilişkisinde daha geniş bir anlam görmeye başladığında, bakışı farklı bir düzeye geçer.
Mana-yı harfî bakışında çiçek, yalnızca kendisinden ibaret değildir; kendisini aşan bir manaya işaret eder.
Bu noktada aidiyet, soyut bir düşünce olmaktan çıkarak bakışın yönelişinde görünür hâle gelir. İnsan kendisini mutlak merkez olarak görmeyi bıraktıkça, eşyanın kendi benliğine indirgenemeyen anlamını fark etmeye daha açık hâle gelir.
Bununla birlikte, bir çiçekte İlâhî isimleri görebilmek yalnızca “Ben Allah’a aidim” düşüncesini tekrarlamakla gerçekleşmez. Aksi taktirde pergel insan profili karşımıza çıkar. Yani her şeyi kendine olan menfaat ve faydasına göre değerlendirir.
Aidiyette, dikkat, bilgi, tefekkür ve imanî kabul de gerekir. Aidiyetin yönü önemlidir; fakat tek başına bütün idrakin yerini tutmaz.
Şuhûdu burada basitçe görmek veya bir fikri zihinde kabul etmek olarak değil, hakikatin insanın idrakinde daha derinden belirginleşmesi olarak ele alıyoruz.
Bu anlamda insan, bir şeyin Allah’ın esmasına işaret ettiğini teorik olarak bilebilir. Fakat o işareti tefekküründe gerçekten kavraması, kendi varlığını ve eşyanın konumunu bu bilgiye göre yeniden anlamlandırması daha derin bir idrak düzeyidir.
Burada bir ayrım zorunludur: Şuhûd, aidiyet duygusunun ağır basması değildir.
İnsan bir düşünceye veya topluluğa güçlü biçimde bağlı olabilir ama bu bağlılık, onun hakikati doğru gördüğünü kanıtlamaz. Aidiyet, bazen insanın görüş alanını daraltabilir; kişi bağlı olduğu çevrenin kanaatlerini hakikatin kendisiyle karıştırabilir. Mesela İslâmiyet'in hakikati tek bir hizmet hareketine sıkıştırmak çok büyük bir hatadır. Bu hata neticesi "bizim hizmette olmayanlar dalâlet üzerinedir" şeklinde sakat, İnhisar ve tekfirci anlayışlar türemektedir.
"Hakaik-i şeriata yetişmek için, tarîkat ve hakikat meslekleri, vesile ve hâdim ve basamaklar hükmündedir." (2)
Bu mevzuda Yirmi Dokuzuncu Mektub içinde yer alan Telvihat-ı Tis'a Risalesinin müzakere edilmesini tavsiye ederim.
Dolayısıyla şuhûd iddiası, yalnızca güçlü bir iç hisse veya kesinlik duygusuna dayandırılamaz. Yani sadece enfüsî veya afâkîliğe bakılarak değerlendirilmez.
Risale-i Nur’un ene ve mana-yı harfî yaklaşımını esas aldığımızda, insanın kendi benliğini ölçü hâline getirmemesi ve eşyanın gösterdiği manayı kendi çıkarlarına indirgememesi önem kazanır.
Aidiyet mi şuhûdu doğurur, şuhûd mu aidiyeti değiştirir?
Asıl sentez burada ortaya çıkıyor.
İlişkiyi tek yönlü kurmak eksik olur. Aidiyet insanın dikkatini, sorularını ve yorumlarını etkileyebilir.
İnsan neyi önemli gördüğünü, neyi araştırdığını ve gördüklerine hangi anlamı verdiğini içinde bulunduğu aidiyet çerçevesiyle ilişkilendirebilir.
Fakat daha derin bir idrak de insanın önceki aidiyet anlayışını değiştirebilir.
İnsan kendisini hür ve mutlak sahip olarak görmekten vazgeçtikçe, kulluk ve emanet fikri yalnızca kabul ettiği bir şey olmaktan çıkar; hayatını yorumlama biçimine dönüşür.
Bu ilişkiyi şöyle ifade edebiliriz: Ene, insanın kendisini ve sınırlı özelliklerini tanıması..
Mana-yı harfî, kendini ve kâinatı kendisini aşan bir manaya göre okumak..
Marifet ve şuhûd yönelişi, bilgiyi derinleştirmekle enfüsî tefekkürle mevcudatta görünen manayı idrak etmek..
İnsanın aidiyet anlayışı, neye dikkat ettiğini ve nasıl yorum yaptığını etkileyebilir; idrak derinleştikçe aidiyetini yeniden değerlendirmesi de mümkün olur. Fakat bu karşılıklı etkileşim anlamına gelen sirâyet kavramların birbirine eşit olduğu anlamına gelmez.
Ene, idrak için bir ölçü ve imkândır.
Mana-yı harfî, anlamı okuma yönünü açıklar.
Şuhûd, hakikatin derin idrakini ifade eder.
Aidiyet, insanın bu hakikat karşısındaki varoluşsal konumunu benimsemesiyle ilgilidir.
Ubûdiyet ise bu konumun kulluk olarak yaşanmasıdır.
Elhâsıl: İnsan, bir hakikate ait olduğunu söylemekle o hakikati şuhûd etmiş olmaz. Hakikat hakkında bilgi sahibi olmak da insanın varoluşsal konumunu mutlaka değiştirmez.
Ene'nin vazifesi, insanı kendisine kapatmak değil, kendisini ve kâinatı anlamasına imkân vermektir.
Mana-yı harfî, bu imkânın kendisini aşan manaya yönelmesini açıklar.
Şuhûd, bu mananın daha derinden idrak edilmesiyle ilgilidir.
Aidiyet ise, insanın kendisini o hakikat karşısında nasıl konumlandırdığıyla bağlantılıdır.
Ubûdiyet de bu konumun yaşanan karşılığıdır.
İnsan aidiyeti ölçüsünde gördüklerini yorumlayabilir; fakat aidiyetinin güçlü olması, gördüğünün hakikat olduğunu garanti etmez. Çünkü bu bir hâlettir. Bu hâletin hakikatlerle çekişmesi veya çelişmesi durumunda asla itibar edilmez güvenilmez ve kesin bir şey gibi lanse edilemez.
İnsan hakikati daha derinden kavradıkça da aidiyetini yeniden tanıyabilir; fakat bu kavrayış, yalnızca bir duygu değişikliği değil, insanın kendisi ve varlık hakkındaki hükmünün dönüşümüdür. Böylece insan hakikate daha ciddi sarılır ve hakikati eğip büküp kendine uydurmaya çalışmaz. Kendini eğip büküp yontup eğeleyip hakikate uydurur.
Bu nedenle sentezin merkezine aidiyeti değil, ene'nin doğru anlaşılmasını ve mananın doğru okunmasını koymak daha isabetlidir. Günümüzde hakikatleri kendi beden ölçülerine uydurmak isteyen nevzuhur anlayışlar oldukça yayın olma eğilimindedir. Hemen her yerde bunlara rastlamak mümkün. Bu sebeple çok dikkatli olmak gerekir.
Aidiyet bu sürecin önemli bir boyutudur; şuhûd ise aidiyetin başka bir adı değildir. İkisi arasındaki bağ, insanın kendisini mutlaklaştırmaktan vazgeçerek varlığı kendisini aşan bir hakikat içinde anlamaya yönelmesinde belirginleşir. Bir nevi mana-yı ismîden mana-yı harfîye geçiş sürecidir.
Gelecek yazımızda inşaallah Ene kendini aşmanın ölçüsüdür; mana-yı harfî hakikati doğru okumanın yönüdür; şuhûd derin idraktir; aidiyet ise insanın bu hakikat karşısındaki konumudur. Hiçbiri diğerinin yerine geçmez konusunu müteala edeceğiz.
Tefekkürümüz devam edecek inşaallah.
Selâm ve duâ ile.
Sözler, s. 536
Mektubat, s. 451
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.