Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanların misâli...

Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanların misâli...

Ayet meali

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Bakara Sûresi 261-263. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:

261-Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanların misâli, yedi başak bitiren bir dânenin hâli gibidir ki, her bir başakta yüz dâne vardır. Allah, dilediği kimseye (ecrini) kat kat (fazlasıyla) verir.(*) Çünki Allah, Vâsi‘ (lütfu geniş olan)dır, Alîm (hakkıyla bilen)dir.

262-Mallarını Allah yolunda sarf etmekte olanlar, sonra sarf ettikleri şey(in arkasın)a başa kakma ve (gönül) incitme katmayanlar var ya, onların, Rableri katında mükâfâtları vardır. Hem onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar. (**)

263-Güzel bir söz ve bir bağışlama, kendisini bir incitme takib eden sadakadan daha hayırlıdır. Hâlbuki Allah, Ganî (kullarının sadakasına ihtiyâcı olmayan)dır, Halîm (cezâlandırmakta hiç acele etmeyen)dir.

(*) “İşte ey gāfil insan! Bak Cenâb-ı Hakk’ın fazlına ve keremine! Seyyieyi (günâhı) bir iken bin yazmak, haseneyi (iyiliği) bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde, bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki, o müdhiş Cehenneme girmek cezâ-yı ameldir (amelin karşılığıdır), ayn-ı adildir (adâletin ta kendisidir). Fakat Cennete girmek, mahz-ı fazıldır (tam bir lütuftur).” (Sözler, 23. Söz, 110)

(**) Bu âyet-i kerîme, Tebük Seferi dolayısıyla hazırlanan ve “Ceyşü’l-Usra” (Zorluk Ordusu) denilen ordunun donatılması için bin deve veren Hz. Osman (ra) ile dört bin deve vererek yardım eden Abdurrahman bin Avf (ra) hakkında nâzil olmuştur. (Celâleyn Şerhi, c. 1, 330)

“Ey ehl-i kerem ve vicdan (ikrâm edici ve vicdan sâhibi) ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan (cömert ve ihsân edici olanlar)! İhsanlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünki Allah nâmına vermediğin için, ma‘nen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrum kalıyorsun. Hem hakīkaten Cenâb-ı Hakk’ın malını ibâdına (kullarına) vermek için bir tevzîât (dağıtma) me’mûru olduğun hâlde, kendini sâhib-i mal zannedip bir küfrân-ı ni‘met (nankörlük) ediyorsun.

Eğer zekât nâmına versen, Cenâb-ı Hakk nâmına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükrân-ı ni‘met gösteriyorsun (ni‘mete şükrediyorsun). O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe (sun‘î hareketlere) mecbûr olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbûl olur.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 101)