Kıbrıs'ta 'sondaj krizi'nden başka krizler çıkar mı?

Kıbrıs'ta 'sondaj krizi'nden başka krizler çıkar mı?

[Yorum - Yrd. Doç. Dr. Erhan İçener] 30-31 Ekim'de New York'ta gerçekleşecek Eroğlu-Hristofyas-Ban zirvesi öncesinde Kıbrıs müzakereleri kapsamındaki son görüşmeler geçtiğimiz hafta yapıldı.

Yrd. Doç. Dr. Erhan İçener - Doğu Akdeniz Üniversitesi

Yoğunlaştırılmış görüşmeler sonrasında yapılan açıklamalarda dışarıya her ne kadar olumlu (ya da olumsuz olmayan) bir hava yansısa da özellikle son dönemde adayı ilgilendiren ve etkileyen gelişmeler bu sürecin Ada'nın birleşmesini sağlayacak bir anlaşmayla sonlanması adına iyi sinyaller vermiyor.

Uluslararası toplumun dikkatini son günlerde adaya çeken Rum tarafının İsrail ile imzaladığı Münhasır Ekonomik Alan Sınırlandırma Anlaşması çerçevesinde Güney Kıbrıs açıklarında petrol ve doğalgaz sondajına başlamasıyla ortaya çıkan kriz oldu. Türk tarafı, adanın geleceği ile ilgili bir anlaşmaya henüz varılmamışken Rum yönetiminin tek taraflı olarak doğal kaynakların kullanımı ile ilgili kararlar alıp bu kararları uygulamaya koymasını Kıbrıslı Türklerin haklarına ve müzakere sürecinin ruhuna aykırı ve art niyetli bir hareket olarak nitelendirdi. Rum tarafındaki sondaj çalışmasının bir Amerikan şirketi tarafından yapılması ve bu çalışmalara İsrail savaş gemi ve uçaklarının destek vermesi krizi derinleştirdi. Rum yönetiminin geri adım atmaması üzerine Kıbrıs Türk tarafı Türkiye ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması imzalayarak akabinde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'na petrol ve doğalgaz arama ruhsatı verdi. Ada çevresinde sismik veri toplama çalışmasına başlayan Piri Reis gemisine Türk savaş gemi ve uçakları eşlik ediyor.

Adada çözüm ve kalıcı barış için son dönemece giriliyor derken yapılan karşılıklı açıklamalar ve atılan adımlarla birdenbire Türkiye, İsrail, AB, ABD, Rusya, Yunanistan, İngiltere ve Kıbrıslı tarafları içine alan bir kriz ortamı oluştu. Savaş söylemleri ve gövde gösterilerine rağmen sıcak çatışma ihtimali yok denecek kadar az olsa da Rumların sondaj çalışmaları için yaptığı zamanlamanın barışa hizmet ettiği söylenemez. Oysa Hristofyas, Kıbrıslı Türklere yönelik yaptığı bir açıklamada, petrol ve gaz keşfinin Kıbrıslı tüm halklar için bir 'nimet' olacağını ve bunun Kıbrıs sorununun çözümü için bir engel değil aksine katalizör olmasını beklediğini belirtmişti. Hristofyas'ın temmuz ayında Mari Deniz Üssü'nde meydana gelen ve 13 kişinin ölümüyle sonuçlanan patlama sonrasında erozyona uğrayan meşruiyeti düşünüldüğünde sondaj çalışmaları ile ortaya çıkan krizin asıl kendisi için bir 'nimet' olduğu söylenebilir.

Hristofyas, patlama sonrasında olayla ilgili olarak bağımsız bir soruşturma yapılmasını istemiş ve soruşturmayı yürüten avukat Polyviou'ya gönüllü olarak ifade vermişti. Hristofyas kendi atadığı Polyviou'nun patlamayla ilgili olarak kendisine şahsi ve siyasi sorumluluk yüklemesiyle istifa çağrılarına maruz kaldıysa da ekonomik krizi, devam eden müzakere sürecini ve sondaj krizini bahane ederek 'birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu bugünlerde' edebiyatıyla bu çağrılara kulaklarını tıkadı. Ancak muhalefetin istifa baskıları sürüyor. Hristofyas bu süreçte sondaj krizini de kullanarak uluslararası toplumla Türkiye'yi karşı karşıya getirip hem iç hem de dış siyasette pozisyonunu güçlendirme yoluna gitti. Önümüzdeki dönemde bütçe oylaması, yerel seçimler ve başkanlık seçimi gibi kutuplaşmayı artıracak gündem maddelerinin Rum siyasi hayatını meşgul edecek olması çözüm sürecinin iç siyasetteki gelişmelere kurban gidebileceği yönündeki endişeleri artırmaktadır Hristofyas, sondaj krizinin ilk meyvelerini AB Komisyonu tarafından açıklanan 2011 Genişleme Strateji Belgesi ve Türkiye İlerleme Raporu'nda topladı. Türkiye'nin Rum tarafına karşı söylemini sertleştirerek gerilimi tırmandırma politikasını tercih etmesi üzerine AB Türkiye'yi sorunların barışçı yollarla çözümüne ve iyi komşuluk ilişkilerine zarar verebilecek tehdit, sürtüşme ve eylemden sakınılması yönünde uyardı. Ayrıca Komisyon, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni ima ederek AB üyesi ülkelerin Birlik müktesebatı ve uluslararası hukuka uygun olarak ikili anlaşmalar imzalamalarının egemenlik hakları olduğunu vurguladı. Sondaj çalışmaları ile tırmanan gerilimin faturasının Türk tarafına çıkarılması Komisyon'un özellikle Kıbrıs'a dair değerlendirmelerini Türkiye'nin sert bir şekilde eleştirmesine sebep olmuştur. Sonuç olarak hem Kıbrıs'ta tarafların hem de Türkiye ile AB'nin arası bu kriz yüzünden biraz daha açılmıştır. İlginçtir, tıpkı Hristofyas'ın petrol ve gaz arama faaliyetlerinin Kıbrıs sorununun çözümü için katalizör olacağını düşünmesi gibi AB yetkilileri de Kıbrıs'ı genişleme sürecine ve sonrasında AB'ye kabul ederken bu tercihlerinin adanın birleşmesi için bir katalizör rolü oynayacağını belirtmişti. Kuzey Kıbrıs'a doğrudan ticaretle ilgili olarak atılamayan adımlar, adanın tümünü ilgilendiren konularda Rum yönetiminin tek başına karar vermekte herhangi bir sakınca görmemesi ve AB üyesi Rumların Türkiye-AB sürecine olumsuz etkisi düşünüldüğünde bırakın çözüme ulaşılmasını, sorunun çetrefilleştiği görülmektedir.

RUMLAR VE AB İLE DİYALOG

Sondaj krizi dolayısıyla Rumlara tepki vermek bir gereklilik halini almış olsa da Türk hükümetinin bu dönemde uyguladığı siyasetle AB'nin ve diğer dış aktörlerin verdiği tepkiye kapı araladığını söylemek mümkündür. Hükümet yetkililerinin askerî yöntemlere ve güce dayalı söylemi baskın bir biçimde kullanması hem Rumların hem de son dönemde Türk dış politikasını ve Başbakan Erdoğan'ı eleştirenlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Kalıplaşmış Kıbrıs siyasetine getirdiği yeni vizyon ve dış politikada yumuşak gücü öne çıkaran adımlarıyla AB'ye yakınlaşan ve uluslararası siyasette Türkiye'nin etkisini artıran AK Parti hükümeti yine Kıbrıs ile ilgili bir mesele olan sondaj krizinde izlediği yol ve özellikle kullandığı söylemle AB tarafından eleştirilmiş ve -İhsan Dağı'nın bu sayfalarda "'Çılgın Türkler' dönüyor mu?" başlıklı yazısında çok iyi bir şekilde ifade ettiği gibi- değiştirmek için çok çalıştığı eski Türkiye profilini çağrıştırmıştır. Kıbrıs'ta çözüm sürecine verilen destek bağlamında kullanılan 'bir adım önde olmak' ve 'kazan-kazan' prensiplerine dayanan AK Parti politikasının bu süreçte tavsadığını söylemek pek de haksız bir değerlendirme olmaz.

Bu dönemde Eroğlu tarafından Rum tarafına ve BM Genel Sekreteri'ne iletilen petrol ve doğalgaz arama çalışmalarının müzakereler devam ederken askıya alınması çağrısı çok önemliydi. Rumların arama faaliyetlerinden vazgeçmemeleri durumunda ise Eroğlu tarafların kurduğu bir komisyon vasıtasıyla anlaşmalar ve arama ruhsatlarına dair ortak karar verilmesini ve doğal kaynaklardan elde edilecek gelirin paylaşım oranlarının müzakeresinin yapılmasını önerdi. Bununla beraber söz konusu gelirin silah alımına harcanmamasına yönelik vurgu Doğu Akdeniz'de barış adına mühim bir adım oldu. Ancak bu yapıcı siyaset BM tarafından kayda geçirilmiş olsa da ne yazık ki sonrasında gündeme hâkim olan gerektiğinde güç kullanılabileceği mesajını içeren çatışma söylemlerinin gölgesinde unutuldu.

Aynı dönemde Rumların geri adım atmaması üzerine KKTC ve Türkiye arasında imzalanan Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması, Kuzey Kıbrıs'ta Cumhurbaşkanlığı ile hükümet arasında yetki tartışmasına ve anamuhalefetin tepkisine sebep olsa da krizin etkileri bilgilendirme toplantılarıyla hafifletildi.

Sondaj krizi sonrasında ortaya çıkan bütün bu gelişmeler bize 'bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış' atasözünü hatırlatıyor. Önümüzdeki dönem Kıbrıs'ın ve Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğini belirleyecek çok önemli gelişmelere gebe. New York'ta yapılacak üçlü görüşmeler sonrasında müzakerelerin son aşaması olarak garantör ülkelerin ve Kıbrıslı tarafların katılacağı bir uluslararası konferans öngörülüyor. Bu süreçte hem Türkiye hem de Kıbrıs Türk tarafı -Rumların ve AB kurumlarının pozisyonu ne olursa olsun- adada kalıcı ve yaşayabilir çözüme ulaşmak için önce Talat'ın, sonrasında da Eroğlu'nun, AK Parti hükümetinin desteğiyle yürüttüğü yapıcı siyasetine devam etmeli ve bu siyasetini barış odaklı öneri ve söylemlerle desteklemelidir. AB üyeliğini de etkili bir şekilde kullanan Rum tarafı karşısında masadan kalkan taraf olmamak kadar masanın altında kalmamak da önemlidir.

Zaman