Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Yazarın Tüm Yazıları >

Kadere Bakan Yönüyle İktiran

A+A-

Risale-i Nurlarda derinleştikçe, daha önce okuyup geçtiğimiz cümle, paragraf, sır, mesele, nokta, nükte ya da bir i'lemde; daha başka sırların ya da atıfların da olduğunu anlıyoruz. Hiçbir cümle ya da göndermenin hikmetsiz olmadığını görüyoruz.

Mesela 24. Söz'de, "Şeriat ve sünnet-i seniyeye tâbi olunca, bu ahkâmlarda cilveleri intişar eden esmâ-ül hüsnanın feyz-i tecellisine mazhar-ı câmi olunmuş olacağımızı" okuyunca, sünnet-i seniyye sahibinin nasıl bir mazhâr-ı câmi ve ism-i âzâma mazhâr olduğunu bir derece hayal edebiliyoruz.

Yine 26. Söz'de "Ezelî mukadderât ile insanın cüzi iradesi arasında, nasıl bir mutabâkat vardır, bunlar nasıl örtüşür."mealindeki suâlin yedi vecihli cevabında, insan irasesinin 'şahâne serbest' olduğu ispat edildikten sonraki elhâsılında, "iradenin zayıf ve hasenatta gayet kısa eline, meyâlân-ı hayra kuvvet veren dua ve tevekkülün; tahribatta uzun eline de meyâlân-ı şerri kesen istiğfar ve tevbenin verilmesi tavsiyesi, ne kadar münasip düşmüştür.

İşte bu yazıda, elhâsılda geçen zayıf ve hasenatta gayet kısa olan irademize takılarak, bize ikram edilen meziyet nimetleriyle iftihar edemeyeceğimizi 'iktiran' bahsi ile birlikte anlamaya çalışacağız. 

17.Lem'a da geçen iktiran bahsinin sonunda "Gafletin ne kadar dereceleri bulunduğu anlaşılır." notu olduğuna göre, Sungur Abinin tabiriyle 'alâ merâtibihideki' derecemizi kendimiz tayin edebiliriz herhalde.

Acizâne iktiran bahsi anlaşılmadan, sebep müsebeb konusunun da anlaşılamayacağını düşünüyorum. 'İktiran' mukarin, (yakın olmak) iki nimetin bir arada bulunması anlamına gelmektedir. Ama geniş anlamıyla, bir arada gelen iki nimetin, birbirine illet (sebeb)zannedilmesidir. Meselâ dal ile meyve arasında bir yakınlık vardır. Bu yakınlığa üstünkörü bakan bir insan, her yönüyle İlâhî bir mucize olan o meyveyi o yakınlıktan ve meyvenin dal ile birlikte gelmesinden dolayı, o meyveyi dalın ve  dalın bağlı olduğu ağacın yaptığı yanılgısına düşebilmektedir. Evet, o nimet dal ya da ağaçla gelmiştir. O ağaç ve dal olmasa, o nimet de olmayacaktır. Fakat bunun böyle olması, o meyvenin o ağaç ya da dal tarafından yapıldığını göstermez. Onların yokluğu o nimet'in yokluğuna sebeptirler ama o nimetin varlığının, ortaya çıkmasının asıl sebebi değillerdir.

Bunun günlük hayatta örnekleri vardır. Kurumun  veznedarı olmayınca, ücretler ödenemez. Ama o olmayınca paraların ödenememesi durumu, o paraların gerçek sahibinin de veznedar olduğunu göstermez. Paralar ödendiğinde de veznedar, bu paralara sahip olmamızın yüzlerce sebebinden  cüzi bir sebebi olmuştur. 

Aynı şekilde Cenab-ı Hak, bir kısım hayvanlara bazı güzellikler bahşetmiştir. Koyun süt getirir, arı bal verir, ipek böceği bize ipek sunar. Ama bu canlılar bu güzelliklerin taşıyıcılarıdır, tablacılarıdır. Yapanları, hakikî failleri değildirler. Ne yaptıklarını bilmezler. Arı bal yapar ama balı izah edemez. Onların yokluğunda, o nimetlerin bize gelmeyişi, o nimetlerin hakikî faillerinin de onlar olduğu anlamına gelmez. 

Anadolu'da 'zurnanın son deliği' deyimi vardır. Nasıl zurnadan çıkan sesin arkasında, bir ağızdan tut ciğere, oksijenden tut atmosfere, âdeta bir kâinat vardır. O sesin çıkmasında zurnanın kendisi, zurnanın son deliğidir. Oradaki hissesi yok denecek kadar azdır. Ama o olmadan da o ses çıkamamak tadır. İşte bir kilo sütün geldiği son nokta da nihayet bir koyunun memesidir. Ama o süt fiilinde koyun, zurnanın son deliğidir. Ehemmiyeti azdır, icada karışamaz. O sütün arkasında bir kâinat ordusu vardır. Kâinat olmadan o süt gelemeyecektir. Sütün koyuna yakınlığından, koyun yokluğunda da gelmeyişinden dolayı, o sütü o koyuna veremeyiz. Verirsek gaflet olur. Kâinatın sahibi kim ise, o sütün sahibi de odur. Diğer nimetleri de buna kıyas edebiliriz.

Bunun en çarpıcı izâh ve örneğini Lem'alardan okuyabiliriz: "Mesela bir bahçeyi sulayan cetvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine (yokluğuna)sebep ve illet oluyor. Fakat o bahçenin o nimetlerin vücudu, o adamın hizmetinden başka yüzer şerâitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî (hakiki sebep) olan kudret ve irade-i Rabbaniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlatanın (safsatanın) ne kadar hatası zahir (açık ) olduğunu anla ve esbap perestlerin ne kadar hata ettiklerini bil."

Demek bir şartın yerine getirilmemesi, neticenin de yokluğuna ,gelmemesine neden oluveriyor.Buna üstünkörü bakan insan da bütün o güzel şeylerin icadını , yokluğunda icadı da yok eden o küçük şarta bağlıyor. Halbuki o harika mevcudun icadında o şarttan başka binlerce şart daha var. Bütün bu şartların üstünde ,bu şartların hakiki sahibi Kudret-i İlâhiyedir.

Bu tespitten ve izahtan sonra, örnek olarak da Üstad, talebelerinin kendisine olan minnettarlığını veriyor. Ne talebelerinin "Eğer üstadımız buraya gelmeseydi, biz bu dersi alamazdık." zannı, ne de Üstadın "Talebelerimden elmas kalemli yüzer talebem olmasaydı, yarım ümmî bir bir bîçare olarak nasıl hizmet edecektik."düşüncesi doğruydu. Doğru olan neydi? Üstadın ve talebelerinin iktiranı (yakınlığı, birlikteliği) yapılan bu hizmetlerin asıl illeti değildi. Asıl illet, Kudret ve Hikmet-i Rabbaniyeydi. Onun için birbirimize minnettarlık duymak değil, dua ve tebrik düşüyordu. 

Bütün bunlardan dolayı, insanın çok az hissedar olduğu yaptığı ikram ve ihsanlardan, gurur ve kibire hakkı olmadığı gibi; Kader-i İlâhiyenin ona taktığı maddî ve manevî cihazlarıyla işlediği iyilik, güzellik, hayır ve hasenattan dolayı fahr ve gurura kibir ve böbürlenmeye, izafet ve nispete girmeye hakkı yoktur. Kader Risalesinin başındaki "Kader nefsi gururdan kurtarmak için mesâil-i imaniyeye girmiş." cümlesinin bir yönü de budur işte. 

Evet, İnsan kendisine verilen kemâlat ve güzelliği, yüce Allah'tan kesip bizzat nefsine verse, kendinden bilse, Allah'ı unutup teferun (iftahar etse) edip firavunlaşsa "bel hüm adal" sırrına muhatap olur. İnsaniyet arşından düşer, yuvarlanır.

İnsan psikolojisine bakıldığında, insanın fıtratında böyle bir kördüğümün olduğu da görülür. Bunu bir öğrenciye sorduğunuz :

"Tarih sınavından kaç aldın?" sorusuna, göğsünü gererek:

"Yüz üzerinden doksan beş aldım." 

Bu sefer "Matematikten kaç aldın?" sorusuna: 

"Öğretmen maalesef on verdi." cevabından da anlayabiliriz. 

Evet, insan psikolojisi hiç değişmiyor. İnsan başarıları nefsine nispet eder, hata kusur ve yanlışlarını ise ihâle eder ve mesuliyetten kaçmak ister.

Evet dostlar, üstadın ey fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hidbinlikte bîhemta sersem nefsim hitabını merdâne şekilde hangimiz nefsimize karşı kullanıp mukârîn olduğumuz bazı nimetlerin hakikî sahibine şükürde aczimizi hissedebiliyoruz 

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum