Kaddafi'den kaçarken sefalete tutuldular

Kaddafi'den kaçarken sefalete tutuldular

Libya'daki savaştan kaçarak Batı'ya sığınmaya çalışan mülteciler Tunus sınırında, sağlıksız ve çetin koşullarda hayata tutunmaya çalışıyor.

 

Libya’daki iç savaş aldığı hayatlar kadar arafta bıraktıklarıyla da ayrı bir insanlık dramına neden oluyor. Libya lideri Muammer Kaddafi’ye birlikleri ve asiler arasındaki çatışmalara NATO ve uluslararası koalisyon da dahil olunca hayatları cehenneme dönen Kuzey Afrikalı işçileri, ‘cennet arayışları için’ çıktıkları umut yolculuğunun ilk durağı Tunus sınırındaki Ras Ajdir’de ziyaret ediyorum. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) kurduğu iki mülteci kampını ziyaret edince yaşam mücadelesinin yalnızca mermi, füze ve bombadan kaçmakla bitmediğine tanık oldum. 

En kalabalık kamp, yaklaşık 3 bin kişiyi barındıran ve UNHCR idaresi altında bulunan Şuşa Kampı. Somali, Eritre, Çad ve Sudan’daki siyasi gerilimden kaçıp sığındıkları Libya’da da kendilerini savaşın ortasında bulan Afrikalı mülteciler çölün ortasında alev alev yanan kumun üzerinde bilinmeyene doğru geri sayıyor. Sudanlı bir grup mülteci ilişiyor gözüme. Kumun üzerinde açtıkları ufak delikler, şişe kapakları ve bir iki taşla tavla oynuyorlar. 26 yaşındaki Adem, “En büyük sorun beklemek ve bekledikçe de artan gerginlik” diyor. Trablus’ta yaklaşık 220 dolar maaşla inşaat işçiliği yaparken kaldığı evin yakınına inen füzelerin ardı arkası kesilmeyince çantasını toplama vakti geldiğini anlamış. Kampta üçüncü haftasını geçiren Adem, BM’nin dağıttığı kuskus ve şanslarına denk gelen bir parça etle karınlarını doyuramadıklarını söylüyor. 

‘Afrikalı mülteciler hedef’ 

Aynı çadırda döşeğinin üzerine kıvrılmış, yüzüne gözüne kaçan kumları silmeye çalışan Sudanlı Muhammed, “Libya’daki şiddetin hedefi hep biz siyahîlerdik” diyor. Kaddafi, asilerle başa çıkamayınca Afrika ülkelerinden getirdiği paralı askerlerle ülkede terör estirmişti. Muhammed “Bizi de görüntümüzden dolayı askerlerle bir tuttular, orada yalnızca ölü bedenlerimiz kalabilirdi” diyor. Bölgede sık sık yaşanan kum fırtınalarına dayanıklı olması gereken çadırlar, birbirine yalnızca ince iplerle bağlanmış muşambalarla sarılı. 

BAE kampı daha insani 

Şuşa Kampı’ndaki insanlık dışı koşullardan sonra benzer bir manzarayla karşılaşacağımı düşünerek yaklaşık bin kişinin barındığı BAE kampına yöneliyorum. Ancak çadırların kalitesi, çıkan yemek ve kampın düzeni UNHCR’dan çok daha iyi. Kanada’da eğitim görmüş kamp görevlisi Ahmed Humaid, “Onların nasıl bir ortamdan kaçtığını tahmin edebiliyoruz. Hayatlarındaki bu geçiş döneminde destek olmak istiyoruz” diyor. Kampta rastgele girdiğim bir çadırda Iraklı bir aile ile karşılaşıyorum. Trablus’ta matematik öğretmeni olarak çalışan Abdülkerim El Rouda, eşi ve 2 kızıyla yüklendiği bohçasına koymayı eksik etmediği çaydanlığın altını yakıyor hemen bizi görünce. Her gün evlerinin pencerelerinden dumanları görüp, geceleri bomba sesleriyle uyandıklarını söyleyen Abdülkerim, “Kaddafi’nin adamları barbar gibi davranıyor, sokağa attığımız her bir adım bizi ölüme daha da yaklaştırıyordu” diyor. 

Çadırda tavuklarla 

 

Yeni yıkanmış çamaşırların altından geçip Etiyopyalı bir ailenin kendi başlarını zar zor soktukları çadıra girince bir köşede dolanan 2 tane tavuk görmek bir hayli şaşırtıyor. Savaştan önce Trablus’ta esnaflık yaparak geçimini sağlayan Ali Dahlou’nun hedefinde ABD var ama yine de kendisini ülkeden eden Batı’ya sitem etmekten geri kalmıyor: “Etiyopya’daki iç çatışmayı Batılı ülkeler göz ardı etti. Kaçıp Trablus’a gittik. Evet, Batı orayı gördü ama galiba görmese daha iyiydi.” 

Kilise de var El Clasico da 

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin sınır girişlerinden sorumlu görevli Fethi Bingoute, kamptaki zor yaşam koşulları ve bekledikçe tükenen sabrın bazı gerginliklere neden olduğunu söylüyor. Bu nedenle kamp sakinleri, dua edip rahatlamak adına bir çadırı kiliseye dönüştürmüş. Ayrıca tüm eziyete rağmen konu Real Madrid-Barcelona maçına yani dünyanın en büyük derbisi ‘El Clasico’ya gelince akan sular duruyor. Az sayıda kişide bulunan televizyonlar sahiplerine verilen küçük bir ücret karşılığında futbolsever mültecilerin emrine amade oluyor. 

Mülteciler umutsuz 

Ali, ailesini iç savaştan kurtardığı için kendini şanslı hissediyor, fakat yan çadırındaki dramı göstermek için kolumdan sürükleyip yıkılmak üzere olan bir çadıra götürüyor. İçeride incecik bir minder üzerine uzanmış cılız bedeniyle konuşacak hali olmayan 23 yaşındaki Muhlise Addoun’le karşılaşıyorum. Açlık ve hastalıktan konuşmaya gücü yetmeyen Muhlise’nin yardımına Ali koşuyor: “Muhlise’nin kimsesi yok. Ailesi Trablus’ta öldü, geldiğinden beri yemek yemiyor, nefes alamıyor. Sanki ölümü bekliyor ve bizim elimiz kolumuz bağlı.”

Radikal