İşte Allah, takvâ sâhiblerini böyle mükâfâtlandırır

İşte Allah, takvâ sâhiblerini böyle mükâfâtlandırır

Ayet meali

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Nahl Sûresi 30-35. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:

30-(Günahlardan) sakınanlara ise: “Rabbiniz ne indirdi?” denildi (de onlar): “(Bizim için iyilik ve) hayır (indirdi)!” dediler. Bu dünyada (îmân edip) iyilik edenlere, (her iki cihanda) iyilik vardır. Âhiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Takvâ sâhiblerinin yurdu gerçekten ne güzeldir!

31-(O yurt,) girecekleri Adn Cennetleridir; (ki) altlarından ırmaklar akar, orada kendileri için ne isterlerse vardır.(*) İşte Allah, takvâ sâhiblerini böyle mükâfâtlandırır!

32-Onlar ki, tertemiz kimseler oldukları bir hâlde iken melekler onların canlarını alırlar (ve o ölüm ânlarında onlara): “Selâm sizin üzerinize olsun!” derler; (âhirette ise kendilerine:) “İşlemekte olduğunuz (sâlih) amellerden dolayı girin Cennete!” (denir).(**)

33-(Kâfirler) kendilerine (ölüm) meleklerin(in) gelmesinden veya Rabbinin (azab) emrinin gelivermesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Hâlbuki Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar (helâklerine sebebiyet verecek işleri yapmakla) kendilerine zulmediyorlardı.

34-Sonunda yaptıklarının cezâsı onlara isâbet etti ve kendisiyle alay eder oldukları şey onları kuşatıverdi.

35-Şirk koşanlar ise dedi ki: “Eğer Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye tapmazdık ve O(’nun emri) olmadan hiçbir şeyi haram kılmazdık!” Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. O hâlde peygamberler üzerine apaçık tebliğden başka ne düşer?

(*)“Elbette nûrânî (nûrlu), kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde (hafifliğinde) ve hayâl sür‘atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup, yüz bin hûrilerle sohbet ederek, yüz bin tarzda zevk almak; o ebedî Cennete, o nihâyetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sâdık (doğru haber verici olan Hz. Peygamber) (asm)’ın haber verdiği gibi hak ve hakīkattir. Bununla berâber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakīkatler tartılmaz. ‘İdrâk-i meâlî (yüksek sırların anlaşılması) bu küçük akla gerekmez. Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti (ağırlılığı) çekmez!’ ” (Sözler, 28. Söz, 174)

(**)“Sen burada misâfirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misâfir olan kimse, berâberce götüremeyeceği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden (kaldığın yerden) ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve kezâ bu fânî dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise azîz olarak (şerefinle) çıkmaya çalış. Vücûdunu (varlığını) Mûcidine (seni var edene) fedâ et. Mukābilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünki fedâ etmediğin takdirde, ya bâd-i hevâ (esip de geçen bir rüzgâr gibi) zâil olur (ayrılır) gider; veya O’nun malı olduğundan, yine O’na rücû‘ eder (döner).” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 104)