İslam'da hangi durumda kolay yol seçilmeli

İslam'da hangi durumda kolay yol seçilmeli

"Peygamber (s.a) iki şey arasında muhayyer kaldığında, bir günah olmadıkça onların en kolayını tercih ederdi..."

Âişe (r.a) diyor ki: 

“Peygamber (s.a) iki şey arasında muhayyer kaldığında, bir günah olmadıkça onların en kolayını tercih ederdi. Şayet günah ise, insanların ondan en uzak olanı olurdu. Vallâhi Rasûlullah (s.a) kendisine intikal eden hiçbir şeyde (dâvada), kendi nefsi (şahsı) için ceza vermedi. O, sadece Allah’ın yasakları (hudut, haramlar, mukaddes değerler) çiğnendiğinde ceza verirdi”[1].

AÇIKLAMA

Hz. Âişe’nin ifadesinden, ihtilaf konusu dinî hükümlerin içinden en kolayını seçmek ve fıkıh mezheplerinin ruhsatlarını araştırıp onların peşinden koşmak gibi bir mâna anlaşılmaz, anlaşılmamalıdır. İbn Hacer’in (v. 852/1448) belirttiği gibi, “iki şey” tabiri, dünyevî işler (umûr-i dünyâ) ile alâkalıdır. “(En kolay) günah olmadığı müddetçe” cümlesi de bunu gösterir. Zira, umûr-i dîn diye tabir edilen dinî işlerde (bu anlamda) günah bahis konusu olmaz[2].

Bu durumda söz konusu ifade, mesela, misafiri olduğu ev sahibinin “Ne buyurursunuz, ne ikram edeyim?” suâli karşısında Rasûl-i Ekrem’in, “En kolayı ne ise onu alayım!” gibi tekellüften uzak sade talebinde örneğini bulmaktadır.

Gerçekten de, Rasûl-i Ekrem’in hiç kimseye yük ve sıkıntı olacak bir talepte bulunduğu vârid değildir. O, tekellüf ve tasannu izleri taşıyan her türlü tavırdan uzak durmuş, telaş ve yersiz heyecana kapılmadan tabiî davranış şeklinin nasıl olması gerektiğini ümmetine göstermiştir. Onun bu ahlâkını yetiştirdiği sahâbe üzerinde görmek mümkündür:

Bir gün bir grup insan Câbir b. Abdillah’ı ziyaret eder. O da onlara ekmek ve sirke ikram ettikten sonra şöyle der: Rasûlullah (s.a) külfet ve zahmet altına girmeyi bize yasakladı. Eğer öyle olmasaydı sizler için külfet ve zahmete katlanırdım. Zira ben Rasûlullah’ın (s.a) “Sirke ne kadar da güzel katıktır!” dediğini işittim”[3].

Kolay Olanı Seçmek başlığı altında şu noktanın vurgulanmasında fayda vardır:

Akıl almaz batıl tevillerin ardına düşmek, ruhsat kapılarından girmeye çalışmak veya mezhep imamlarının zayıf kalan bazı ictihadlarını rastgele gündeme getirmek, gayr-i ciddi bir tutum ve davranış olmaktadır. Bu yüzden, Endülüslü Mâlikî âlim İbn Abdilberr (v. 463/1070), “Şayet sen her âlimin ruhsatına tutunsaydın, şerrin tamamı sende toplanırdı!” diyen Süleyman et-Teymî’nin bu uyarıcı sözünden sonra, “Bu bir icmâdır, bu mevzuda farklı bir görüş bilmiyorum”[4] diyerek konunun ciddiyetini dile getirir. “Kim mezheplerin ruhsatlarının ve müctehidlerin zellelerinin peşine düşerse, onun dini kopma noktasına gelir” diyen Zehebî de (v. 748/1347)[5] aynı ihtarda bulunur.

Bu hususta, Abdullah İbn Abbâs’tan rivâyet edilen “Allah, azimetlerin yerine getirilmesini sevdiği gibi ruhsatlarının da yerine getirilmesini sever”[6] hadisi hatırlanabilir. Ancak bu hadisin, sözü edilen tutum ve davranışla bir ilgisi olmadığı, onun, su bulunmadığında teyemmüm, ramazan ayında hasta olan veya yolculuk yapan kimsenin oruç tutmaması gibi ruhsatları ifade ettiği açıktır.

  Prof. Dr. Zekeriya GÜLER - haber7