Habibi Nacar YILMAZ
Vaktiyle Geçmiştik, Demek Yine Mümkün
İstanbul Üsküdar'da, Dilrûba Restoran işletmecisi, gayyur ve âlim insan Said Özadalı abi ile zaman zaman derslerde ve çeşitli vesilelere görüşürüz. Bir görüşmemizde, Çad'ın başkenti Encemini'de Çad Cumhurbaşkanı himayesinde, Melik Faysal Üniversitesinin düzenlediği, uluslararası bir sempozyumda yaşadığı, unutamadığım bir müşadesini anlatmıştı.
Sempozyuma konuşmacı olarak Türkiye'den, Risale-i Nurları Arapçaya çeviren, özellikle Arap ülkelerinde hüsn-ü kabul gören İhsan Kasım Salihi abiyi de çağırmışlar. İhsan abi de bir bildiri hazırlamış. Fakat sempozyum günlerinde biraz rahatsızlanınca, kendi yerine Arapçayı da çok iyi bilip konuşabilen, Arabistan'da tahsil yapmış Said Özadalı'yı gönderiyor. Birkaç gün süren sempozyumda, İhsan abiye en sonda konuşma sırası geliyor. İsmi anons edilince, Said Özdalı kalkarak İhsan abinin mazeretini ifade ediyor ve onun yerine kendisinin konuşma yapacağını belirtiyor. Neticede de konuşuyor.
Konuşmanın girişi, bu fakirin dikkatini çekti. Said Abi özetle diyor ki "Birkaç gündür burada ülkelerin temsilcileri konuştu. Hemen hepsi ya ticaretin zorluklarından, vize problemlerinden veya İslam âleminin düşmanlarından (İsrail veya Amerika'dan) bahsetti. Fakat gerçek üç düşmandan söz eden olmadı.
Arkadaşlar, bizim düşmanımız ne bu ne de şu ülkedir. Bediüzzaman Said Nursi üç düşmanımız vardır, diyor. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz."
Konuşması bu minvalde devam ediyor. Konuşma bitince, katılan bütün delegeler alkışlıyor ve takdir ediyor. Ama sempozyumu düzenleyen üniversitenin rektörü Said abiye tarihi bir itirafta bulunuyor.
"Said Bey, neredeyse bir haftadır bu toplantıda konuşmalar yapılıyor ve bu sempozyum için epeyce masraf yaptık, bu fakir ülkenin bütçesinden harcadık. Eğer sizin bu konuşmanız olmasaydı, bu toplantı hedefine ulaşamayacak ve bunca masraf heba olacaktı."
Said abiden bunları dinleyince, üstadın İkinci Meşrutiyet Döneminde âlem-i İslâm'ın içinde bulunduğu durumu tespit ederek çözüm yollarını gösteren, yukarıdaki konuşmada da alıntıların yapıldığı nutuklar aklıma geldi. Divan-ı Harbi Örfideki bu muazzam makalelerin her bir satırını dikkatle ve tefekkürle bir daha okumaya ve ders almaya çalıştım.
Hele ilk eserlerinden Sünuhat'ta geçen "Şu medeniyet-i meşume, öyle gaddar bir düstur-u zulüm beşerin eline vermiş ki bütün mehasin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melâike-i ikramın Âdem'e secde meselesindeki endişelerinin sırrını gösteriyor."
Bu meşum (uğursuz) medeniyetin, özellikle maddi sahada bütün mehasinini ve beşerin öncelikle dünyevî hayatını kolaylaştıran kazanımlarını, sıfıra nasıl indirdiğini iki Dünya Savaşı sonrası İran, Lübnan, Ukrayna, Vietnam Japonya özellikle Gazze'de bütün dehşetiyle müşahede ettik ve daha edeceğe de benziyoruz. Hele güçlü isen, haklısın yani kuvvetin, güçlüye geçtiği; haklının haksız sayılabildiği böyle bir vahşete, belki de beşer ilk defa bu dönemde bütün vahşetiyle şahit oldu.
Bir köyde bulunan bir cani yüzünden köyü ve şehirleri bir de bunu pervasızca herkesin gözü önünde harap etmek, tarifsiz ve Batı'nın bütün mehasinini sıfırlayan bir vahşettir. Adam, uzaya gitmiş; Mars'a gitmenin hesaplarını yapıyor güya. Anladık da önemli olan, bu terakkinin beşerin menfaatine kullanılması değil mi? Belki bazı yönleri beşerin menfaatine de kullanılıyordur. Ama ya bu rasat, masumlara bomba yağdırmaya basamak yapılıyorsa, buna ne diyeceğiz? Bu medeniyet beşerin kaçta kaçına huzur ve saadet getirmiştir acaba, bir düşünmekle sorgulamak lazım.
Divan-ı Harbi Örfi'nin "Hürriyete Hitap" başlığını taşıyan son makalesi ise, bir doktora tezine kaynaklık edebilecek muhteva ve uzunlukta. Bu hitabın bir yerinde "milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz." müjdesi var ki bu fakiri ziyadesiyle sevindiriyor. Medeni milletlerle omuz omuza geldiğimiz zamanlar yok muydu? Vardı elbette. Hatta onları geçmiştik zamanında.
Fakat bu medeni milletleri geçmek için üstadın birkaç önemli şartı da var. Birlikte okuyalım. "Belki câmi-i ahlak-ı hasane olan hakikat-i islamiyenin ve istidad-ı fıtrinin, feyz-i imanın ve şiddet-i cû'un (şiddetli açlığın, ihtiyacın) hazma verdiği teshil yardımı ile fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik."
İşte, bunu anlatmak istiyorum. Biz de İslâm'ın ahlakına ve imanın feyzine sahip çıktığımız zaman, hep ileride ve takip eden, yardım edilen değil; takip edilen ve yardım eden olmuşuz. Şimdi neden böyle olmayalım? Hristiyanlık belli ki terakkiye engel olmuş ama bizim dinimiz terakkiye engel olsaydı eskiden de olurdu. Halbuki bilakis olmuş. Dinimize sarıldığımız zaman ilerlemişiz. Şimdi de sarılsak, ilerleyeceğimizin çok önemli bir şahidi ve delili, bu şanlı mazimizdir.
Bu cû' (açlık) meselesini de de geçmemek gerekir. Açlığın verdiği kolaylık ve teşvik de bu terakkinin bir zembereği olacak, diyor üstad hazretleri. Başka bir makalesinde de üstad "İhtiyaç, medeniyetin üstadı; sanat ve terakkinin de teşvikçisidir." diyor. Âlem-i islam'daki ihtiyaç had safhada, açlık kol geziyor. İhtiyacın fazla olduğu bu zengin topraklar üzerinde açlık çekmek de biraz garip değil mi? Demek, ahlâk-ı İslâmiye eksikliği, bu hazin ve ezik durumu bize vermiş.
Evet dostlar, vaktiyle diğer milletleri hem de fersah fersat geçmemiz; azim bir delildir ki "Burak-ı meşveret-i Şeriyeye fikren binebilirsek" yine geçeceğiz. Bunun emareleri geçmişte zuhur etmişti ve şimdi de ediyor.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.