Habibi Nacar YILMAZ
Sabır Süreli, Ücret Süresiz
Ezberim biraz zayıftır. Ancak tozunu daha fazla aldığım cümleleri unutmuyoruz. Diğerlerini ise, anlam olarak ancak hatırlayabiliyorum. Tozunu bazen sildiğimiz cümlelerin biri de 28.Söz'ün başında geçen "Cennete dair cennetten daha güzel, hûrilerden daha latif, selsebilden daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur'an'iye..." cümlesidir.
Dalâlet ehlinin ağızlarında sakız edip medar-ı tenkit yaptıkları hususlardan biri de bu "cennet", "cennet hayatı" ve "cehennemin ebediliği" meselesinin olduğunu hem suallerinden hem de paylaşımlarından anlıyoruz.
Emsalinin ne görüldüğü ne de hayale gelebildiği bir hayat hakkında en sahih ve sağlam kaynak, elbette cenneti, ehl-i imana v'ad eden Cenab-ı Allah'tır. Bu konuda da Kur'an ve sahih hadîs, ziyadesiyle o hayatı bize aydınlatıyor.
Fakat her nedense, cennet veya cehennem hayatıyla ilgili ehl-i imandan ziyade hep ahirete inanmayanlardan sualler geliyor, itirazlar yükseliyor. Cehennemin ebediliği, cennetin de nimetleri bu arkadaşların bir kısmının dalâletlerini artırıyor her nedense.
"Zahirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık" için, dalâleti seçmiş arkadaş, ayrıca cehenneme de inanmıyor. Ama cehennemin küfre mukabil ebediliği de aklına yatmıyor. Hepsi "Ben kırk sene küfürde kaldım, karşılığı da kırk sene olmalı." modunda. Biraz da çaresizlik içindeler. Allah'ı inkâr edemiyorlar, kabulü halinde karşılaşacakları mükellefiyetler de nefislerine ağır geliyor. Dünyanın sûri tatlılığı ve dünyada ebedî yaşama vehmi, akıllarını fena şekilde susturmuş.
İçinde bulundukları küfrün mahiyetinden, küfürle nasıl ve büyük bir cinayet işlediklerinden bihaberler. Küfrü, basit bir göz kapamak, ilgisizlik sanıyorlar. Bunların hâli, bir dakikada onlarca cinayet işleyen birinin "Ne yaptım ki sadece bir dakika tetiğe bastım, cezam da bu kısalığa göre olmalı." diyen insana benziyor. Veya binlerce yolcusu ve azim yüküyle seyir halindeyken, dümenci neferinin uyumasıyla kayalara çarparak batan bir geminin "Ben ne yaptım ki on dakika uyudum sadece." cümleleriyle kendini savunmaya çalışan kaptanına benziyor.
Gerçekten sathî bakınca, düşünmeyince küfrü ve küfrün ebede bakan neticelerini anlamak zor. Bu fakir de zamanında epeyce uğraşıp bu konuyu hem nefsime hem başkalarına sorup durmuşumdur. Neticede küfrün "idam-ı ebedîyi ve "ebedî cehennemi" hak ettiğini, küfürde bulunan insanlarla karşılaştıkça, bilmüşahade onlarca tecrübeden sonra anladık çok şükür. Peşinden, küfürlerine cehennem de olsa, varlık ülkesinden olan bu karşılığın aslında onlara sonsuz bir rahmet olduğunu da kavradık. Hatta tersinin, sayısız hukukları çiğnemek olacağını ve sonsuz rahmete uygun düşmediğini de kavradık.
Bu konuya girmeme İşârât-ül İ'caz'da geçen "Saadet-i ebediye, iki kısımdır: Birincisi ve en birinci kısmı Allah'ın rızasına, lütfûna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır." cümleleri vesile oldu. Yani iman ehlini, ne cennet ne de cehennem ilgilendirmesi lazım. İkisinin de sahibi kim? O'na olan iman, marifet, va'dine itimat ve bütün "Esbab, yed-i kudretine bir perde olan Rabb'i Vahide teslimiyet, firdevsî bir vaziyet" değil midir? Cennet, bunların yanında kaçıncı derecede kalır? Ahiret saadetinden önce, dünyadaki saadeti aramaya bakalım biz. İslâm, sadece ahiretini değil, dünyanı da cennete çevirmek için gönderilmiştir.
Dünya saadetine de baktığımızda düşünen bir beyin, atan bir kalp ve çalışan bir vicdan için "hakiki saadet, halis sürûr ve şirin nimet ve safi lezzetin elbette marifetullah ve muhabbetullahta" olduğunu; onların "onsuz olamayacağını" görüyoruz.
Doğduğu günden beri ölmeye başlayan bir insanın, gözlerini ve kulaklarını açan Rabbine karşı körleşmesi, ona mutluluk getirebilir mi? Yalancı zevklerin ve boş sözlerin, kimseye mutluluk getirdiği veya getireceği zannedilmesin. Ruh, bunlarla doymaz, doyamaz. Kendine körleşen insan, kendini saadete götürecek marifete açılabilir mi?
Bunca yaşıma geldim, ahiretin keyfiyeti ile ilgili bir merakım pek olmadı. Bana, Rıza-i İlâhinin tahsili, endişesi ve takibi daha cazip ve merakaver geldi. O'nu razı edebilmek iştiyakı, başka bir şey düşündürmedi ki bu fakire. O'nun kurbiyetinin nurları yetmez mi insana?
Başlıkta ne demiştik? "Sabır süreli, ücret süresiz" değil mi? Önemli olan, ekildiğimiz bu dünya toprağı altındaki sabrımız, tahammülümüz. Dünyayı yutsa, tok olmuyor insan. Son fon krizi, buna güzel örnek oldu. Bu tok olma meselesine itiraz edenler vardı. Bu canlı örneklerden sonra onlar da herhalde susmuştur.
Bir arpa tohumu, toprak altındaki üç aylık bir sabrın sonucunda bir arpa başağını; elma çekirdeği, birkaç senelik sabır sonucunda binlerce elma çekirdeğini netice veriyor. İnsan gibi bir çekirdek de saadet-i ebediye hayatını netice vermesi için yaratılmış işte. Bu muazzam insan çekirdeği de kendini "İslâmiyet suyu ile, imanın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederse" bu terbiyeye tahammülü ne kadar olursa olsun, ahirete nispeten kısa olacak fakat neticesi ebedî olacak.
Evet dostlar, aslında önemli olan ve anlamaya çalıştığımız ne biliyor musunuz? Ebedî saadet diyoruz ya. Dünyadaki saadetin üç ana medarı neydi? Yemek, içmek; mekân ve nikah değil mi? İşte, dünya gibi dar bir mekânda bile tok olmayan insan çekirdeğinin doyması ve tok olması, ancak Kur'an'da tavsif ve tarif edilen cennet nimetleri sayesinde olabilecek. Burada tadanlar, tattıkları nimeti in'am edene uzanabildiği nispette orada doyacak ve sonsuz saadete kavuşacak. Kuran'ın yeme, içme; nikâh ve mekân olarak cennet tasvirlerini anlamayanlar veya itiraz edenler, aslında var edilmişliklerini ve kendi kıymetlerini unutup kendilerini israf edenlerdir. Aman, "şecere-i bâkiye ve bir hakikat-i daimeye" aday olan kendimizi unutup dünya çöllerinde neticesiz kalmayalım.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.