İhlas Risalesi Okuma Notları-4

Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçı, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbul bir duayı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet: İhlastır. Madem ihlasta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var.. ve madem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalaletler içerisinde bizler gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuş; elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya mecbur ve mükellefiz ve ihlasın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi’ olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ul oluruz. âyetindeki şiddetli tehdidkârane nehy-i İlahîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına manasız, lüzumsuz, zararlı kederli, hodfüruşane, sakil, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi’-i cüz’iyenin hatırı için ihlası kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’aniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı, ihlas kuvvetine dayanmak gerektir. İhlası kıracak esbabdan; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm demesiyle, nefs-i emmareye itimad edilmez. Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın. İhlası kazanmak ve muhafaza etmek ve manileri defetmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.

* şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye: Demek o zamana kadar Kur’an hizmeti yapılmış... Yani ilim ve hikmetle, zihinlere hitap edilmiş… İman vazifesi görülmemiş. Oysa, iman vazifesi ve Kur’an hizmeti omzumuza İlahî ihsan olarak konuldu, diyor. Omuzda, tabut taşınır. Sırtta, yük… Demek bu işler, “Tâbut-u Sekîne” dir. İnsanları sekinete eriştirecek bir faaliyet yaptırılacak. Tâlut ve askerlerinin, Câlut’a karşı savaşmaları gibi…

* hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez: İhlasın sırrı, kudsiyeti yerleştirir. Bu yerleşme olmadan Kur’an’a hizmet güdük kalır. Organize hizmetle iş ebedileşir, bir havuz olur. Yoksa ferdî çalışma şahsın ölümüyle biter. Organize hizmet, Kevser havuzu olur. Kevser ve kesret aynı köktendir. Sırr-ı ihlas, kesreti, “cemaat” haline getirir. Cemaatin ruhu, asırlar boyunca yaşayarak hizmet eder.

* hem şiddetli mes'ul oluruz. “Velâ teşteru biâyâtî semen kalîlen” âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye: Âyetteki semen, maddi dünya malı demek. Kalîlen, neredeyse yok denecek derecede az olan demek. Lâ teşteru ise, zaman zaman bu satış teklifi yapılacağını bildirir. “Size her ne zaman âyetlerimi yok denecek kadar az bir dünya malı ve menfaati için satın teklifi gelirse asla satmayın, satmayacaksınız!” diyor. Burada nehiy var. Yani “Nihayete erdirin! Son verin, bu pis işe!” Nehyin zıddı ise, emir… İrade sıfatının celalli yansıması, nehiy; cemallisi, emir… Emri yapmak, salahat; nehiyden kaçınmak, takva… Nehyedileni işlemek, fücur; emredileni yapmamak, fısk… Esma-yı Hüsna’dan Âmir (Emreden) ve Nâhî (Nehyeden) isimleri var. (91. Bâb) Sırr-ı ihlas, kaynaşmayı; kalplerin muhabbetle birbirine ısınmasını sağlar. Sırr-ı ihlas, 4 tane 1’in 1111 olmasını sağlar. Nefse hitap eden şeyler, 4 tane 1’in 1111 olmasını engeller. Bunlar “maddi menfaatler” ve “süflî hisler” dir.

* saadet-i ebediye zararına: İhlaslı olmak, kişiye ebedî saadeti kazandırır. Nefsaniyetten (bencillikten) kaynaklanan süfli hisler ve maddi menfaatler, insan ruhunun ebedî mutluluğunu engelliyor. Ruhlaşmak, ruhî bir hayat yaşamak kişiyi mutlu eder. Bu da cüz’î yaşamaktan kurtulma nisbetinde olur. Maddiyat, kişiyi dar düşündürtür; süflî hisler de ruhu daraltır, kendinde boğdurur. Mesela beni görsünler (riya), beni duysunlar ve bilsinler (sum’a) gibi… Bu manada “ben” dardır; “biz” ona göre daha geniş ve ferahlatıcıdır. “O” ise, mutlak ferahtır. Çünkü “Hüve” de, sınırlılık ve taayyün yoktur.

* mânâsız: Nefsanilikte mana olmaz. Mana, hakikate götürür. Hakikat ise, nefsin ateşlerini söndürür. Yani nefis, “Düşünme! Bencilce hislere kapıl!” diyor.

* lüzumsuz: Lüzum, olmazsa olmaz değerde olan demek… Nefis, küçük şeyleri dağ kadar büyük görür; hakikatte büyükler şeyleri ise, küçük görür. Kendisiyle ilgiliyse, pire dağ olur; başkasının dağ gibi acısı, ona sinek ısırması gelir. Ufak şeylere takılmalar hep nefsin hastalıklarıdır. Nefsin varlığını gösterir.

* zararlı: Zararlı bir şeyi insan neden tercih eder? Çünkü o şeyin anlık bir menfaati vardır. Anlık menfaat, daimî zarar doğursa, nefis sadece menfaat kısmını görür. O menfaati tatmak ve yaşamak ister. Cüz’î menfaat, küllî fazileti kaybettirir. Ümmü Süleym ve Ebu Talha (R.Anhuma), bir akşam yemeğini yeme konusundaki cüz’î menfaati terk ettiler ama ebedî fazileti ve külli şerefi kazandılar. O akşam yemek yememekle ne onlar öldü, ne de aç yatan çocukları… Ama ruhları dirildi; Allah onları ebedî kelamıyla övdü.

* kederli: Keder, kalbin kirliliğinden dolayı insanda meydana gelen bulanıklık ve iç sıkıntısı demektir.

* hodfuruşâne: Kendini pazarlamak, kendini satmak… Bu da, süflî bir his… Neden nefis kendini satar? “Sevilsin” diye… Neden kendini sevdirir? “Tapılsın” diye… Niye kendine taptırır? “Kusurlardan takdis edilsin, kemalatı medhedilsin” diye… Niye bunları yaptırır? Çünkü bu şekilde kendini “iyi” hisseder ve “kendini kandırabilir.” Bunları duymak ve görmekten pis bir zevk alır…

* sakîl: Sıklet sahibi, ağır demek... Ruh, hava gibidir; hafiftir. Ene ise, havanın yoğunlaşmış hali olan suyun, katılaşmış ve ağırlaşmış halidir. Ene’den kurtulan su gibi, latif, hayat verici ve yumuşak olur; enâniyet ise kişiyi, buz gibi katılaştırır ve öldürücü kılar. Hem maddiyat, ruhun sırtındaki yüktür. Ruh kuşu, sırtındaki yükle uçamaz, yere yapışır kalır. Madde ve günah yükü onu ağır kılar. Rahman suresi, günahkâr ve bencil ve enaniyetli oldukları için cinlere ve insanlara “sekalân” (ağır, iki canlı) der. İhlas, ruhu, maddeden soyutlar; hafifleştirir. Kalbindeki minnet yükünden, ruhundaki korku yüklerinden onu kurtarır. Minnetini ve korkusunu Allah’a karşı kılar. (3. Söz)

* riyâkârâne: Riya, kendini kemalli ve mükemmel göstermek demek. Nefsin iki temel hastalığından birisidir. Diğeri ise, sum’a… Görsünler ve desinler tutkusu… Yani kendini ispat… Kendinin en iyi olduğunu, en mükemmel olduğunu ispat sevdası… Neden bu his var? Çünkü insan Allah’ın mükemmelliğine ayna olmak için yaratılmış… Hissin varlığı doğru ve güzel, ama kullanıldığı yer yanlış ve çirkin…

* Hissiyât-ı süfliye: Ene’yi okşamak, hubb-u cah ve havf damarları gibi… Bu kısım, sırr-ı uhuvvetin düşmanı… Kişiyi enâniyete sevk ediyor.

* Menafi-i cüz’iye: Nefsin hoşlandığı şeyler… Tamah, tenbellik ve tenperverlik damarları gibi… Bu kısım sırr-ı ihlasın düşmanı… Kişiyi nefsâniyete sevk ediyor.

* Bu maddelerin hatırına ihlas kırılınca şu 3 madde de gerçekleşiyor. Bu yüzden âyette şiddetle kızılıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.