Elif GÜNEŞTEKİN
Zamanı Aydınlatan Kandil
Karanlık Sayfa
Bu yazıya başlarken ne yazacağımı tam olarak bilmiyorum. Önümdeki sayfa henüz karanlık. Ama biliyorum ki satırlar ilerledikçe neyle karşılaşacağımı sezmeye başlayacağım. Her cümle, bir sonrakini görebileceğim kadar ışık bırakacak.
Zaman da böyle değil mi? Yarını göremiyoruz ama bugün, yarına uzanan birkaç adımı aydınlatabiliyor. Belki de zamanla ilgili asıl mesele onu bilmek değil, onu aydınlatabilmek.
Oysa bugünün insanı zamanı aydınlatmaktan çok ölçmekle meşgul. Saatlerimiz hiç bu kadar çok olmamıştı. Bileğimizde, cebimizde, ekranın köşesinde, fırının üstünde… Zaman her yerde gösteriliyor. Fakat zamanı bu kadar çok gördüğümüz bir devirde onu bu kadar az yaşamamız tuhaf değil mi? Dakikalarımız var ama günümüz yok. Günlerimiz var ama ömrümüz yok.
Eskiden zaman bir dokuydu. Sabah namazıyla açılan, ezanlarla örülen, akşamın kızıllığıyla düğümlenen bir doku. Bugün o doku söküldü, elimizde tek iplikler kaldı. Zaman kandilsiz kaldı. Her an kendi başına bir ada, adalar arasında köprü yok.
Üstad Hazretleri nin ifadesi:
“Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dâhil olduğundan o cüz-i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i iman ile girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def'edebildiği gibi; nur-u iman ile istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder.” (Lem'alar)
"Cisim, hazır zamana münhasırdır. Beden yalnız "şimdi"de yaşar. Dün onun için gitmiş, yarın ise henüz gelmemiştir. Mazi ile istikbal ancak kalbin ve ruhun geniş hayat dairesine sığabilir.
Belki de meselemiz budur. Zamanı cismin dar dairesinde yaşıyoruz. Elimizde sadece "şimdi" var, o da bir bildirimden ötekine bölünmüş bir şimdi. Dünü taşıyacak ve yarını görecek olan kalp ile ruh devreden çıkınca, zamanın parçaları birbirine tutunamıyor. Geçmiş bir mezar-ı ekbere, gelecek ise bilinmezliğin korkusuna dönüşüyor.
Bu dağınık anları yeniden bir araya getiren ışık olabilir.
"Güneşi bir ziya, Ay'ı bir nur yapan ve yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye ona menziller takdir eden O'dur." (Yûnus, 5)
Zamanı bize öğreten, ışığın gelip gidişidir. Takvim aslında ışığın yazdığı bir defterdir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleride aynı geçmişe iman nuruyla baktığında, mezar sanılan yerde mecalis-i münevvere, yani nurlandırılmış meclisler görür. Zaman değişmemiştir. Değişen, ona düşen ışıktır.
Zaman, sirac, tenvir ve münevver kelimeleri arasında gizli bağı takip ederek şu soru yu tetkik edelim. Zamanı kurtarmak için onu yavaşlatmak mı gerekir, yoksa aydınlatmak mı?
Yûnus Sûresi'nin beşinci âyetinde güneş ile ay aynı cümlede anılır ama aynı kelimeyle anılmaz. Güneş ziya, ay nur kılınmıştır. Ziya ışığını kendinden saçar, nur ise başka bir kaynaktan aldığı ışığı yansıtır.
Kur'an güneşe başka âyetlerde bir isim daha verir: sirac, yani kandil. Nûh Sûresi'nde ay gökler arasında bir nur, güneş ise bir kandil olarak anılır. Kandilin ışığı içindeki yanıştan gelir, kendini tüketerek etrafını aydınlatır.
Aynı kelime Ahzâb Sûresi'nde Peygamber Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam için siracen münîrâ, yani nur saçan bir kandil olarak vasfedilir. Böylece sirac kelimesi iki ufku birden aydınlatır: Biri gökteki takvimi, öbürü insanlığın manevî zamanını.
Buradan ince bir hat çıkıyor. Takvimi güneşin ve ayın ışığı yazar, zamanın manasını ise Peygamberin nuru yazar. Gökteki kandil olmasa günleri sayamazdık. Gönüldeki kandil olmasa o günlerin neye yaradığını bilemezdik.
Yani zamanın iki ölçüsü var: sayısı ve hesabı. Sayı güneşle ayın menzillerinden çıkar. Hesap ise, yani o günlerde ne yaşadığımızın anlamı, ancak bir başka ışıkla okunabilir.
Fizik bu hatta bir pencere açar. Einstein'ın görelilik kuramına göre bir saat ne kadar hızlı hareket ederse o kadar yavaş işler. Işık hızına ulaşıldığında ise bu yavaşlama sona varır. Işığın kendi bakış açısından zaman akmaz. Bizim için milyarlarca yıl süren yolculuk, ışık için tek bir an gibidir.
Bu tuhaf bir tezat doğurur. Zamanı ölçmemizi sağlayan ışık, kendisi zamanın akışına tabi değildir. Takvimi yazan kalem, takvimin içinde değildir.
Üstad Hazretleride dünkü güne bugün yetişmenin iki yolu olduğunu ifade eder.
“Mesela, nasıl ki dünkü güne, bugün yetişmek için iki yol var:
Birincisi: Zamanın cereyanına tabi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile fevka'z-zaman çıkıp dünü, bugün gibi hazır görmektir.
İkincisi: Bir sene kat'-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor, onu bırakıp gidiyor.” (Sözler)
Evet bu ifadelerle; Birincisi zamanın akışına tabi olmadan, kudsî bir kuvvetle zamanın üstüne çıkıp dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi bir sene yol alıp, dönüp dolaşarak düne yeniden gelmektir
İlki ışığın yoludur, ikincisi saatin. İnsan bedeniyle saatin yolunda yürür. Ama içinde, zamanın üstüne çıkabilen bir ışığa açılan bir pencere taşır.
Bu, "zaman yoktur" demek değildir. Zaman vardır ve akar. Fakat ona düşen nur, onu akışın darlığından kurtarıp bir bütün olarak görülebilir kılar.
Kuvvet Kapıyı Açar, Nur İçeriyi Aydınlatır.
Lem'alar da imanın zamanla ilişkisini anlatan latif bir mehaz vardır.
“Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz-i ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dâhil olduğundan o cüz-i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i iman ile girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def'edebildiği gibi; nur-u iman ile istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder. (Lem'alar)
Mehazın devamında iki zamana iki ayrı vasıta verilir. Mazinin en derin derelerine kuvvet-i iman ile girilir ve hüzünlerin karanlığı dağıtılır. İstikbalin en uzak dağlarına ise nur-u iman ile çıkılır ve korkular giderilir.
Mazi derin derelere benzer, oraya aşağı inilir ve karanlığı hüzündür. İstikbal ise uzak dağlara benzer, oraya yukarı çıkılır ve karanlığı korkudur. Birinde zulmet def' edilir, ötekinde korku izale edilir.
Bu ayrım tesadüf değildir. Hüzün bir ağırlıktır. Geçmiş olmuş ve bitmiştir, değiştirilemez. Oraya inmek için ışık yetmez, taşıyacak güç lazımdır. Korku ise bir görememektir. Gelecekten korkmamızın sebebi, ne getireceğini görememektir. Karanlıkta yol alana kuvvet değil, ışık lazımdır.
Şualar'daki bir başka mehazda Üstad Hazretleri,
“Geçmiş zaman bir mezar-ı ekber olmadığını, belki zaman-ı istikbale inkılab eden binler mecalis-i münevvere ve mecma-ı ahbap, binler menazır-ı nuraniye gördüm. Ve hâkeza bu iki madde gibi binler maddelerin hakiki yüzlerine baktım, sürur ve şükürden başka bir tesir, bir keyfiyet vermediklerini gördüm.” (Şualar)
İman nuruyla baktığında geçmiş zamanın bir mezar-ı ekber olmadığını görür. Orada istikbale inkılab eden binlerce mecalis-i münevvere, dostların toplandığı meclisler ve nurani manzaralar vardır. Eşyanın hakiki yüzlerine bakınca, onlardan sürur ve şükürden başka bir tesir gelmediğini görür.
İki mehaz yan yana konunca bir sıra ortaya çıkar. Önce kuvvetle girilen o karanlık derelere sonra nur düşer ve dereler birer nurlu meclise dönüşür. Kuvvet kapıyı açar, nur içeriyi aydınlatır.
Dikkat çekici bir nokta ise "İstikbale inkılab eden" ifadesi. Geçmiş geride kalıp ölmez, geleceğe dönüşür. Giden dostlar yok olmamış, ahirette kavuşulacak bir istikbale akmışlardır. Dün, bir zamanlar yarındı. Ve yine yarın olacaktır.
Zamanı değiştiren zamanın kendisi değildir. Aynı mazi gaflet gözüyle bir mezaristan, iman gözüyle nurlu bir meclistir. Değişen, ona düşen ışıktır.
Lem'alar'ın Dördüncü Lem'a'sında, Sakaleyn hadisi olarak bilinen bir ferman aktarılır: "Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz, necat bulursunuz. Biri Kitabullah, biri Âl-i Beyt'im." Sünnet-i seniyenin hem menbaı hem muhafızı Âl-i Beyt'tir.
Bu fermanda zaman meselesine dokunan iki kelime var. Birincisi "bırakıyorum". Sirâcen münîrâ olan kandil, kendisinden sonraki asırlar için ışığını iki emanete devrediyor. Kaynak dünyadan gitse de nur zamandan çekilmiyor.
İkincisi "temessük", yani tutunmak. Girişte zamanın parçalarının birbirine tutunamadığını söylemiştik. Bu fermanda tam karşılığı var: Tutunun ki kurtulasınız. Kandilsiz zamanın ilacı, tutunulacak bir ipin bulunmasıdır.
Lem'alar'daki mehaz imanın cüz'î iradeyi külliyete çıkardığını söylüyordu. Temessük de aynı işi görür. İnsanı kendi kısa ömrüne sıkışmış bir ferd olmaktan çıkarıp asırları kucaklayan bir bütünün parçası yapar.
Lem'alar'da hazır zamana sıkışmış cüz'-i ihtiyarî, dizgini kalbe ve ruha verilince külliyet kesbeder. Sakaleyn'de ise kendi kısa ömrüne sıkışmış ferd, Kitabullah'a ve Âl-i Beyt'e tutunarak asırları kucaklayan bir bütüne katılır. Biri imanla, öbürü temessükle aynı genişliğe çıkar.
İki emanet bu genişliği iki ayrı yönden verir. Kitabullah her asra bakan bir hitaptır. Ona tutunan, kendi zamanının darlığından çıkıp bütün zamanlara hitap eden bir sözün muhatabı olur. Bu, istikbale açılan genişliktir. Âl-i Beyt ise nesilden nesle uzanan bir silsiledir. Ona tutunan, Peygamberimize kadar uzanan nurani bir halkaya eklenir. Bu da maziye uzanan derinliktir.
Aynı Lem'a'da bu toplanmanın sırrı da anlatılır. Zaman geçtikçe İslâmiyet zaafa düşecektir. Bu yüzden İslâm âleminin manevî ilerleyişinde merkez olabilecek kuvvetli ve birbirine bağlı bir cemaat-i mütesanide lâzımdır. Yani temessük yalnız ferdi değil, bir topluluğu da zamana karşı ayakta tutar.
Kandilsiz zaman, cüz'iyetin zamanıdır. Temessük ise insanı cüz'den külle çıkarır ve onu, maziye kökleri istikbale dalları uzanan nurani bir silsilenin halkası yapar.
Münevver kelimesi nur kökünden gelir. Tenvir, nurlandırmak demektir. Münevvir, nurlandıran. Münevver ise nurlandırılmış, aydınlatılmış olandır. Işık onun kendinden değildir, başka bir kaynaktan ona düşmüştür.
Aynı kökten gelen münîr ise nur saçan, aydınlatan demektir.
Sirac ve münîr kaynaktır, ışığı verendir. Tenvir o ışığın verilmesidir. Münevver ise ışığı alandır: Bir zaman, bir meclis, bir insan.
Şualar'daki mecalis-i münevvere ifadesi de tam bu manada durur. Geçmişin meclisleri, iman nuruyla aydınlatılmıştır. Yani nur zamandan doğmaz, zamana düşer.
Bugün "münevver" denince çoğu zaman "aydın" anlaşılıyor. Üstelik çoğunlukla kendi aklını ışık kaynağı sayan biri kastediliyor. Halbuki kelimenin kendisi, ışığı başkasından alan demektir. Gerçek münevver, nuru kendinden bilmeyen ve aldığı ışığı zamanına yansıtandır.
Tıpkı ay gibi. Ay kendi ışığıyla değil, güneşten aldığı ışıkla geceyi aydınlatır. Ve Yûnus Sûresi'nin hatırlattığı gibi, ayların sayısı onun menzilleriyle bilinir. Yani zamanın hesabını tutan, ışığı kendinden olmayan ama ışığı alıp yansıtmayı bilendir.
Dördüncü Lem'a'da bu manaya ışık tutan bir ifade daha vardır. Resul-i Ekrem Aleyhisselatu Vesselam, zaman geçtikçe İslâmiyet'in zaafa düşeceğini bilmiş, bu yüzden ümmetinin Âl-i Beyt etrafında toplanmasını arzu etmiştir. Metin bunu şöyle anlatır: "İzn-i İlahî ile düşünmüş."
Bu ifadede düşüncenin kendisi bir nimet olarak görünür. Kendi başına düşünce, insanın dar zamanına bağlı kalır. İzinle olan düşünce ise ışığını kaynaktan alır ve henüz gelmemiş asırlara uzanabilir. Peygamberimizin bu bilişi ona has bir bilmedir. Bizim için açık olan yol ise şudur: Maksat hakikat olunca düşünce izin dairesinde kalır ve bir nimete dönüşür.
İzn-i İlahî ile düşünülen düşünce, ışığını kendinden değil kaynaktan aldığı için münevverdir. Ve münevver olan, zamanın darlığına sığmaz.
Bu yazıya karanlık bir sayfayla başlamıştım. Şimdi geriye dönüp baktığımda, her satırın bir sonrakini aydınlattığını görüyorum. Sonu baştan görmem gerekmedi. Bir sonraki satırı görmem yetti.
Zaman da böyledir. Kandilsiz zamanın ilacı onu yavaşlatmak değildir. Saatleri susturmak, takvimleri yırtmak, "şimdi"yi biraz daha uzatmaya çalışmak bizi kurtarmaz. Çünkü mesele zamanın hızı değil, zamanın karanlığıdır.
Zamanı kurtaran ona düşen nurdur. Bu nur geçmişe kuvvet olarak girer ve hüznü taşır. Geleceğe ışık olarak girer ve korkuyu dağıtır. Kitaba ve onu taşıyan halkaya tutunan insanı da cüz'den külle çıkarır.
Ve insan, ışığı kendinden olmasa da onu alıp zamanına yansıtabilir. İşte o zaman münevver olur: Kandilden ışık almış ve kendi zamanını aydınlatan bir insan.
Soruya dönersek; Zamanı kurtarmak için onu yavaşlatmak mı gerekir, yoksa aydınlatmak mı?
Ne yavaşlatmak ne de kendi ışığımızla aydınlatmak. Zamanı kurtaran, ona düşen nurdur. Satır satır nur aldıkça, zaman da bir bütün olur.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.