Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Sabah Güneşi, Akşam Lambası

Cüz ve Küll Üzerine

Damladaki Güneş

Zerre; güneşe bağlanınca güneşten haber verir.

Bu kadar küçük bir şey, bu kadar büyük bir şeyden nasıl haber verebilir?

Sabah güneşinde bir su damlasına bakalım. Damla avucumuza sığar bu cihetle bize yakındır, güneş ise çok uzaktadır. Yine de damlanın yüzünde küçücük bir güneş parlar.

Akşam olunca odadaki lambanın düğmesine basalım. Oda bir anda aydınlanır. Küçücük bir lamba, görmediğimiz koca bir şebekeden haber verir.

Cüz ve küll. Cüz yerine zerreyi, küll yerine güneşi misali olarak düşünelim. Lamba da bu temsilleri evimize getiren olur.

Cüz ile cüz'î … Biri parçadır, öteki numune...

Cüz, bir bütünün parçası. Misal parmak insanın cüzüdür, fakat parmağa insan denmez.

Cüz'î ise bir fertten söz eder. Cürcâni’nin tarifine göre küllî, tasavvuru ortaklığa açık olandır. Cüz'î ise bu ortaklığı kapatır. “İnsan” bütün insanlara söylenen küllî bir manadır. Misal Hasan ismi ise o mananın bir ferdi yani cüz'îsidir.

Küllî olmak için âlemde çok fert bulunması şart değildir. İnsanın alemde sayısız misali vardır. Güneşin ise alemde tek misali vardır. Lakin zihnimiz birden fazla güneş düşünebilir. Demek küllîlik zihindeki manayla ilgilidir. Bu cihetle Güneş lafzı mantıkta küllîdir. Gökteki Güneş ise onun tek cüz’îsidir.

İbn-i Sinaya göre küllî, “bir şeyin ne olduğunun ve niçin olduğunun bilgisini veren bir kavramı ifade etmektedir.” Demek bilgi küllî ile verilir, cüz'î ise o bilginin karşımızdaki ferdidir.

Kimyadan bir misal ile bu ayrımı netleştirebiliriz. Su molekülü bir küll ise içindeki hidrojen atomu onun cüzüdür; bu cihetle hidrojene su denmez. “Hidrojen” ise bütün hidrojen atomlarına ortak bir manadır, yani küllîdir. Şu bardaktaki tek atom onun cüz'îsidir; ona da hidrojen denir. Demek aynı atom, suya göre parça, hidrojene göre numunedir.

Temsilimiz de bu cihetle okunur. Güneşin kütlesinin yaklaşık dörtte üçü hidrojendir, ışığını da hidrojenin helyuma dönüşmesinden alır.

Güneşin damladaki hâli ise başka bir sırdır. On Altıncı Söz'de Üstad Hazretleri şöyle ifade etmiştir; “Madem güneş gibi âciz ve musahhar mahluklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyed nim-nurani masnûlar, nuraniyet sırrıyla bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler.” (Sözler)

Evet Güneş küllî olmaz, küllî “hükmünü alır.” Kendisi bir yerde duran tek bir cüz’îdir. Nuraniyet sırrıyla pek çok yerde bulunur; damladaki güneş de budur.

Demek küllük de nisbîdir. Bir kavram, altındakine göre küllî, üstündekine göre cüz'î olabilir. Güneş zerreye göre büyük, lakin âleme göre bir zerre.

Risale-i Nur'daki mehazlar, küçük ile büyük arasında dört bağ gösteriyor: ihtiyaç, numune, mütesâvi ve isbat.

Birincisi, ihtiyaç. Hubâb Risalesinde:

“İ'lem eyyühe'l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki!) Bir küll ne şeye muhtaç ise cüzü de o şeye muhtaçtır. Mesela, bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzım ise bir semerenin vücuduna da lâzımdır. Öyle ise semerenin Hâlık'ı, şecerenin de Hâlık'ı o oluyor. Hattâ arzın ve şecere-i hilkatin de Hâlık'ı, o Hâlık olacaktır.” (Mesnevi-i Nuriye)

Misali de ağaç. Bir meyvenin oluşması, ağacı var eden her şeye dayanır. Öyleyse meyveyi yaratan ağacı da yaratmış olmalıdır.

Bunu lambada görebiliriz. Tek bir lambanın yanması için santralin çalışması, tellerin yerinde durması gerekir.

İkincisi, numune. Lâsiyyemalar'da canlıların her bir ferdi için şöyle ifade geçer:

“Çünkü zîhayatın her bir cüz'îsi, zevi'l-hayatın küllüne yani umumuna bir fihristedir. Cüz'îyi halk eden, küllîyi de halk etmeye kàdir olmalıdır.” (Mesnevi-i Nuriye)

Fihriste kitabın kendisi değildir, lakin bütününü küçük bir sayfada gösterir.

Mektubat ise;

“Evet, külliyatı ve semavatı ve arzı halk eden kimse semavat ve arzda olan cüz'iyatı ve efrad-ı zîhayatiyeyi halk eden elbette yine odur ve ondan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz'iyat; o külliyatın meyveleri, çekirdekleri, misal-i musağğarlarıdır.”

“Hem o cüz'iyatı icad eden kim ise cüz'iyatı ihata eden unsurları ve semavat ve arzı dahi o halk etmiştir. Çünkü görüyoruz ki cüz'iyat külliyata nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise o cüz'îleri halk eden zatın elinde, anâsır-ı külliye ve semavat ve arz bulunmalıdır. Tâ ki hikmetinin düsturlarıyla ve ilminin mizanlarıyla o küllî ve muhit mevcudatın hülâsalarını, manalarını, numunelerini; o küçücük misal-i musağğarlar hükmünde olan cüz'iyatta dercedebilsin.” (Mektubat)

Demek istidlal iki yönlüdür. Büyüğü yaratan küçüğü de yaratır, küçüğü yaratan büyüğü de elinde tutmalıdır. Çünkü küçük olan, büyüğün küçük nüshasıdır.

Üçüncüsü, mütesavi.

“Bir zerre ile güneşin yaratılışı Vâcibü'l-vücud'a nisbetle mütesavidir.” (Mesnevi-i Nuriye)

Mektubat da Üstad Hazretlerinin ifadesiyle:

“Bizim Hâlık'ımız ve Musavvirimiz ve bizi hediye veren Kadîr-i Zülcemal, Hakîm-i Bîmisal, Kerîm-i Pür-neval her şeye kàdirdir. Hiçbir şey ona ağır gelmez. Hiçbir şey daire-i kudretinden hariç olamaz. Kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar birdir. Küllî, cüz'î kadar kolaydır. Cüz, küll kadar kıymetlidir. En büyük, en küçük kadar kudretine nisbeten rahattır. Küçük, büyük kadar sanatlıdır belki sanatça bazı küçük, büyükten daha büyüktür.” (Mektubat)

Demek mütesavi yalnız kolaylıkta değildir; kıymette ve sanatta da vardır. Yine Mektubat ifadesiyle;

“Evet, acayib-i sanat ve garaib-i hilkat noktasında cüz'iyat, külliyattan geri değil; çiçekler, yıldızlardan aşağı değil; çekirdekler, ağaçların mâdûnunda değil; belki çekirdekteki nakş-ı kader olan manevî ağaç, bağdaki nesc-i kudret olan mücessem ağaçtan daha acibdir. Ve hilkat-i insaniye, hilkat-i âlemden daha acibdir.” (Mektubat)

“Nasıl ki bir cevher-i fert üstünde, esîr zerratıyla bir Kur'an-ı hikmet yazılsa semavat yüzündeki yıldızlarla yazılan bir Kur'an-ı azametten kıymetçe daha ehemmiyetli olabilir. Öyle de çok küçük cüz'iyatlar var, mu'cizat-ı sanatça külliyattan üstündür.” (Mektubat)

Bu mütesavinin sınırı ise; kolaylık hükmü Kudret'e nisbetledir. Bize nisbetle zerre küçüktür, güneş büyüktür.

Dördüncüsü, isbat. Ustad Hazretleri İşârâtü'l-İ'câz'da nübüvvet bahsinde ifadesi;

“Fakat küllî, cüz'îde dâhildir. Cüz'înin ispatıyla küllî de ispat edilmiş olur.” (İşârât-ül İ'caz)

Âyet, Peygamberimizin (a.s.m.) nübüvvetini isbat eder. Maksat ise mutlak nübüvvettir.

Dikkat edilirse bu cümle cüz için değil, cüz'î için söylenmiştir. Bir parmağın varlığı “insan” hakikatini anlatmaya yetmez. Tek bir insanın varlığı ise o mananın sabit olduğunu gösterir.

Zerre ile güneş burada da yardımımıza gelir. Odadan güneşi görmesen de duvardaki tek bir ışık lekesi, güneşin doğduğunu gösterir.

Fen cihetıyle bakılırsa; Bir ışık hüzmesi prizmadan geçince renklerine ayrılır. Yağmur damlası da ayinesi olduğu güneşin ışığını gökkuşağında renklerine ayırır. Her element bu renklerde kendıne has çizgiler bırakır. Başka bir misal Laboratuvarda demirin çizgileri güneş ışığında da görülünce, güneşte demir olduğu anlaşıldı. Güneşe gidilmedi lakin onun nelerden oluştuğu ışığından okundu. Helyum da Güneş ışığında farkedildi dünyada ise yaklaşık 30 yıl sonra keşfedildi. Küçüçük bir ışık göremediğimiz kaynağından haber verdi.

Lamba ise kaidenin kendisi değil, yanındaki bir temsildir. Hasan'a insan denir, ama lambaya elektrik denmez. Lamba şebekenin cüzü, elektriğin ise mazharıdır. Şebeke lambaya sığmaz, fakat yanan tek lamba elektrikten haber verir.

Cüzler bir araya gelince delil de büyür.

İşârâtü'l-İ'câz şöyle der:

“O zatın (asm) ahval ve harekâtı birer birer, yani tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse; heyet-i mecmuası, onun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki şeytanları bile tasdike mecbur eder.”

Bu hüküm nübüvvet hakkındadır. Her şahit kendi başına konuşur, hepsinin bir aradaki hâli ise inkâra yer bırakmaz.

Lambanın kendi cüzlerinde de bunun küçük bir temsili vardır. Cam, tel, duy ve filaman tek başlarına ışık değildir. Lakin aslolan, bu cüzlerin bin bir bağlantıyla, koordineli bir şekilde çalıştırılmasıdır. “Çalışması” değil, “çalıştırılması”. Cam teli tanımaz, tel de duyu bilmez; ama her biri ötekinin ihtiyacına göre yerini almıştır.

Zerre Risalesi de küll ile cüzdeki tasarrufların iç içe geçtiğini, bu yüzden ayrı ayrı fâillere verilemeyeceğini anlatır. Birbirini bilmeyen parçaların tek bir iş üzerinde buluşması, hepsini bilen ve hepsini çalıştıran birini gösterir.

Zerre güneşi gösterir, ama güneşi içine alamaz.

Üstad Hazretlerinin Hubâb eserindeki ifadesi:

“Kezalik bir zerre, Şems-i Ezelî'nin tecellisine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakiki'ye zarf olamaz.” (Mesnevi-i Nuriye)

Mehazda bir misal vardır. Âlemi aydınlatan güneş, bir sineğin gözüne girip onu aydınlatır. Oysa bir ateş kıvılcımı aynı göze girse gözü patlatır.

Büyük olan girdi, küçük olan giremedi. Çünkü giren güneşin kendisi değil, cilvesidir.

Demek küçüklük bir engel değildir. Engel, küçüğün kendini kaynak sanmasıdır. Hubâb bu hatayı masdar ile mazharı karıştırmak diye anlatır.

Mektubat bu vazifeyi küllî ve cüz'î her varlığa verir:

“Bütün mevcudatın küllî ve cüz'î her birisi birer Veysel Karanî gibi bir münâcat-ı maneviye suretinde bir âyinedarlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemal-i İlahîyi ilan ediyorlar.” (Mektubat)

Demek bir varlığı âyine yapan, sahip olduğu güç değildir. Aczi, fakrı ve kusuruyla kudreti ve kemali ilan eder. Bu vazifede güneş de zerre de birdir.

Buna “mânâ-yı harfî” denir. Harf kendini anlatmaz, kelimeyi anlatır. Düğmeye basan da lambayı seyretmek için basmaz; ışıkla odayı görür.

“Nasıl görürüm?” suali değişir ve sual artık;

“Gördüğümü kimin adına okuyorum?” Olur.

İnsan, bütün bu kavramların aynı anda üzerinde tutulduğu tek varlıktır.

Yirmi Üçüncü Söz iki ayrı kelimeyle seslenir:

“Sağir bir cüz, hakir bir cüz'î,” (Sözler)

Kâinata nisbetle insan bir cüzdür. Nev'ine nisbetle bir cüz'îdir, milyarlarca ferdden biri. Cismi ile bakıldığında hesap budur.

Fakat aynı mehaz, cihet değişince hesabın da değiştiğini söyler. İman nuruyla aydınlanan İslâmiyet terbiyesiyle kemale eren insan için

“Cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin.” (Sözler)

Değişen yalnız yüzünün döndüğü yöndür.

Mesnevi-i Nuriye de ifadesiyle Cisim itibarıyla küçük ve âciz bir cüz olan insanı,

“Lâkin Sâni'-i Hakîm lütfuyla, latîf sanatıyla seni "cüz"lükten "küll"üğe çıkartmıştır.” (Mesnevi-i Nuriye)

İfade eder.

Ve bu cihetle İnsan küllüğe çıkmaz, çıkarılır.

İşârâtü'l-İ'câz aynı manayı İmam-ı Ali'nin sözüyle anlatır:

وَ تَزْعُمُ اَنَّكَ جِرْمٌ صَغ۪يرٌ ٭ وَ ف۪يكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْاَكْبَرُ

Sen kendini küçük bir cisim sanırsın; oysa en büyük âlem sende dürülüp toplanmıştır.

“İnsan küçük bir cisim ise de büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Öyle ise cüz'î istifadesi küllî olur, öyle ise abesiyet yoktur.” (İşarat-ül İ’caz)

Bu, zerrenin zarf olamayacağı hükmüyle çelişmez. O hüküm Müessir-i Hakîkî hakkındadır, âlem hakkında değil.

Elimizdeki sermaye ise bellidir. Mesnevi-i Nuriye de Hubâb'ın ifadesiyle ihtiyar bir kıl kadar, iktidar bir zerre kadardır. Zerrenin yapabileceği tek şey, yüzünü güneşe dönmektir. Parlamak ondan değildir.

Ve küçükler büyüklerin çekirdeğidir. Çekirdeğin ise kendıne göre bir lisanı vardır.

“Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümüv der: "Ben sümbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler.” (Mektubat)

Çekirdek bir yöne meyillidir. Mesafe de zaten boy değil, yöndür.

Bunun gündelik karşılığı üç küçük alışkanlıktır:

Küçük işi küçümsememek. Tek bir namaz, tek bir iyilik, tek bir doğru söz, bütünün kanunlarına dayanır.

Küçük başarıyı sahiplenmemek. Parlayan damla, güneş olduğunu sanarsa temsili bozar. Elindeki iyilikte kendini masdar değil, mazhar bilmeliyiz.

Parçada kalmamak. Bir hadisenin önünde “Bu neyin parçası?” diye sormakla cevabımız genişler ve hadise de başka okunur.

Zerre güneş olmaz. Ama güneşe dönen zerre, güneşten haber verir.

Cüz, bütüne bağlı olduğu için küçümsenmez. Cüz'î, küllînin numunesi olduğu için okunur. Hiçbiri kaynak olmadığı için hiçbiri kendini beğenemez.

Sabah güneş görünür, damla ondan pay alır. Akşam güneş çekilir, oda küçük bir lambayla aydınlanır. Lamba güneşin yerini tutmaz; ama karanlıkta ışığı hatırlatır.

İnsanın durumu da budur. Bazen nur apaçık görünür, bazen elde küçük bir lamba kalır. Sağîr bir cüzsün; bu doğru. Küçüklüğünün içinde bir âlem taşıyorsun; bu da doğru. İkisinin arasındaki mesafe boy değil, yöndür.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.