Biz her peygamberi ancak Allah’ın izniyle itâat olunması için gönderdik

Biz her peygamberi ancak Allah’ın izniyle itâat olunması için gönderdik

Ayet meali

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Nisâ Sûresi 64-65. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:

64-Hâlbuki (biz) her peygamberi ancak, Allah’ın izniyle, itâat olunması için gönderdik. Ve gerçekten onlar (günah işleyerek) nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelip de Allah’dan mağfiret isteselerdi (ve) peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, şübhesiz Allah’ı, Tevvâb (tevbelerini kabûl edici), Rahîm (yalvarışlarına merhamet edici) olarak bulurlardı! (*)

65-Fakat hayır! Rabbine yemîn olsun ki, (onlar) aralarında çıkan karışık işler husûsunda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı kendi (gönül)lerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslîmiyetle teslîm olmadıkça îmân etmiş olmazlar! (**)

(*) Rivâyet edilmiştir ki: Resûl-i Ekrem (asm)’ın defnedilmesinden sonra, bir bedevî geldi. Kendisini Allah Resûlü (asm)’ın kabrinin üzerine attı, öyle ki toprağından üstü başı toz toprak oldu. Ve dedi ki: “Yâ Resûlallah! Sen söyledin, biz de işittik! Ve îmân ettik ki: ‘Eğer gerçekten onlar nefislerine zulmettikleri zaman, sana gelip de Allah’dan mağfiret isteselerdi ve peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, şübhesiz Allah’ı, tevbelerini çok kabûl edici, kendilerine çok merhamet edici olarak bulurlardı!’ diye sana bir âyet indirildi.
İşte ben nefsime zulmettim! Sana, geldim! Dahîlek yâ Resûlallah! Günâhımdan dolayı Allah’dan mağfiret istiyorum! Sen de benim için Rabbimden bağışlanma dile!” diye yalvardı. Nihâyet Resûl-i Ekrem (asm)’ın kabrinden nidâ buyuruldu: “Ey kişi! Sana mağfiret edildi!” (Nesefî, c. 1, 340)

(**)“Evet, inkâr etmemek başkadır, îmân etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinâtta hiçbir zîşuûr (akıl sâhibi), kâinâtın bütün eczâsı (cüz’leri-kısımları) kadar şâhidleri bulunan Hâlık-ı zü’l-Celâl’i (celâl sâhibi yaratıcıyı) inkâr edemez. Etse, bütün kâinât onu tekzîb edeceği (yalanlayacağı) için susar, lâkayd kalır. Fakat O’na îmân etmek, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinâtın şehâdetine (şâhidliğine) istinâden (dayanarak) kalben tasdîk etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak, ve günah ve emre muhâlefet ettiği vakit kalben tevbe ve nedâmet etmek (pişmân olmak) iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfâr (tevbe) etmemek ve aldırmamak, o îmandan hissesi olmadığına delildir.” (Emirdağ Lâhikası-I, 312)