Mustafa CAN

Mustafa CAN

Birey ve hakları

A+A-

Birey, bir kişilik, bir değer, bir obje ifade eden kelime olup, ferd-i ferid anlamındadır. Bireyin din dilindeki ifadesi “Ferd”dir. Çoğulu “Efrâd” şeklindedir. Sözlükte “tek, yektâ, yegâne, eşi olmayan” anlamına gelmektedir.

Mantık dilinde bir türün kapsamı içine giren somut varlık olarak ifadesini bulan birey, psikoloji ve sosyolojide toplum içerisinde insanların benzer yanlarını taşımakla beraber kendisine has ayırıcı özellikleri bulunan ferttir. Felsefî, ideolojik ve ekonomik doktrinlerde fert çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü her şey bireyin ihtiyaçlarına ve ruhsal dünyasına hitap eder.  

Seküler hayatı benimseyen ve dini hayatın dışına çıkararak lâikliği “din dışılık” olarak savunan lâikler, lâikliği bireysel bir tercih olarak görürler. Bireyi tarif ederlerken “Lâiklik bir yaşam biçimidir ve lâik birey dinsel inançlarıyla bir yurttaş olarak yaşamına ilişkin alanı birbirinden ayıran bireydir” derler. Bu görüşe Cumhurbaşkanı Necdet Sezer örnek gösterilebilir. 20 Eylül 2004’de düzenlenen III. Diyanet Sempozyumu’nda yaptığı konuşmasında “Lâik birey, dinsel inançlarıyla bir yurttaş olarak yaşamına ilişkin alanı birbirinden ayıran bireydir. Dinsel inanca ilişkin uygulamalar kişinin iç dünyasındaki kutsal yerinde kalmalıdır. Yurttaş olarak yaşamı ise bireyin tüm dış dünyasıyla ilgilidir. Laik birey, dinsel inancının bu dünyayı etkilemesine kesinlikle izin vermez” diyerek ilk defa “lâik birey” terimini kullanmış ve lâiklik anlayışına bireysel yeni bir terim kazandırmıştır. Daha önceki Cumhurbaşkanları “Birey lâik olmaz, devlet lâik olur” görüşünü savunuyorlardı. Necdet Sezer lâikliği anayasal bir prensip olarak değil, bireysel bir tercih olarak kabul etmek gerektiği tezini ortaya atmıştır. Lâikliği bireye indirgemek isteyenler aslında dini vicdanlardan da çıkarma amacını taşımaktadırlar.
**
Din bireye çok önem verir. Yüce Allah kâinatı insan için yaratmıştır ve insanın ruhî ve manevi tekâmülü amaçlamış, bunun için peygamberlerini göndermiş, kitabını inzal buyurmuştur. Kâmil bir insan için cenneti ve içindeki varlıkları yaratmıştır. Bunun ifadesi olarak peygamberimize hitaben “sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” buyurmuştur.

Kur’ân-ı Kerim bireyi her şeyden daha değerli görür. Çünkü Allah bireyi “Ahsen-i takvim” üzere yaratmış ve tüm varlığı insanın hizmetine vermiştir. Burada “insan” cins isim olan insan değil, özel isim olan insandır. Yani ferd-i vahid ve birey dediğimiz bir tek insandır. Çünkü bir insan için ne lazımsa bütün insanlık için de o lazımdır. Bir insanın yaratışı için ne gerekiyorsa bütün insanlık için de o gerekmektedir. Bu sebeple Allah katında bir fert ile bütün fertler arasında hiçbir fark yoktur. Böyle olunca “Bir insanı yaratmak bütün insanları yaratmak gibidir ve bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir.” (Maide, 5:32)  “Bir ferdin hakkı ile bütün fertlerin hakkı arasında bir ayırım olamaz. Zira hak haktır; büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Bir fert rızası olmadan bütün insanlık için feda edilemez. Bir ferde yapılan haksızlık ve zulüm ile bütün insanlığa yapılan haksızlık ve zulüm arasında fark yoktur. Her ikisi de zulümdür.” (Mektubat, 2004, s.89)

Kur’ân-ı Kerim sorumluluğu, ceza ve mükâfatı ferde has kılarken İslam dünyasında ferde pek fazla önem verilmemiş genellikle ferdin dış dünyasına ve ihtiyaç alanına daha çok önem atfedilmiştir. Kur’ân bir ferdin hakkını umum insanlara feda etmezken, cemaati, toplumu ve devleti önemseyen yaklaşımlar ferdi ve fertleri toplumun ve devletin çıkarlarına feda etmişlerdir. Bu sebeple İslam dünyasında “Birey Hakları” hukukî olarak ele alınmamış; ancak “Kul Hakkı” “Komşu Hakkı” “Anne-Baba Hakkı” gibi başlıklar altında ahlâkî boyutu ile bırakmışlardır. Devlet ve toplum çıkarları söz konusu olduğu zaman birey yok sayılmış ve “toplum düzeni” “devletin âlî menfaatleri” her şeyin önüne geçmiştir.

**

Yüce Allah’ın isimleri içinde öne çıkan en azam isimlerinden birisi “Ferd” ism-i azamıdır. İsm-i azamdır, çünkü Hz. Ali (ra) kendisine vird edindiği “Sekine” namındaki ism-i azamı saydığı münacatında “Ferd” ismi ile duasına başlar. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Hz. Ali’nin (ra) bu münacatından yola çıkarak İsm-i Azamı şerh ve izah ettiği ve kâinattaki tecellilerine dikkat çektiği ve bunlarla vahdaniyeti ispat ettiği 30. Lem’a “İsm-i Azam Risalesi”nde ve Birinci Şua namındaki risalesinde “Ferd” ism-i azamını Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden bir İsm-i Azam” olarak kabul eder. (Lem’alar, 2005, s.893)
Yüce Allah’ın “ehadiyet-i zatiyesi” “vahdet-i şahsiyesi” ve “ferdaniyeti” ile her şeye yakın olup her işi bizzat yaptığını ve her yerde hazır ve her şeye nazır olduğunu izah ve ispat eder. (Sözler, 2004, s. 314-320)

Yüce Allah’ın isimlerinin insandaki tecellisi ve “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanınız” (Mansur Ali Nâsıf, Tâc, 1:13; Gazali, İhya, 4:306) hadisinin gereği olarak konuyu ele alan Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bireyin, yani ferdin hür ve bağımsız olduğunu belirtir. Dinin amaçlarından birisinin de ferdin hürriyetini korumak olduğunu belirtir ve “Şeriat âleme gelmiş ki her nevi istibdadı ve baskıyı kaldırsın” (Eski Said Dönemi Eserleri, 2009, Divan-ı Harb-i Örfî, s.121) cümlesi ile bunu özetler. Ama ne var ki, “Esmâ-i Hüsna” konusunda kitaplar ve şerhler yazanlar “Ferd” ismi peygamberimizin (sav) “Esmâ-i Hüsnâyı” saydığı bir hadisi içinde bulunmadığı için görmezden gelmişlerdir. Ancak peygamberimizden rivayet edilen “İsm-i Azam Duaları” içinde kabul etmişlerdir.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri gerek peygamberimizin (sav) “İsm-i Azam” ile ilgili “Tesbihatta” geçen ve “Tercüman-ı İsm-i Azam” ve “Duay-ı İsm-i Azam” içinde bulunan ve Hz. Ali’nin (ra) devamlı bir virdi olan “Sekine” nam duasında “İsm-i Azam” olarak zikredilen “Ferd” ismine önem atfetmiş ve bu konuda 30 Lem’ada “İsm-i Ferdi” mükemmel bir şekilde şerh ve izah etmiştir.

Her şeyin “Esma-i ilâhinin tecellisi olduğu” ve “insanın bu esmaya tam bir ayine olmaya çalışması gerektiği” hakikatinden yola çıkan Bediüzzaman insanın “Ferd” ismine ayine olabilmesi ancak bireysel hürriyetini korumasıyla olacağını da “Hürriyet” konusunu ele alarak izah etmiştir. Bediüzzaman’ın “Hürriyet Rahmanın hediyesi ve imanın hassasıdır” (Eski Said Dönemi Eserleri, Münazarat, 238) “İman ne kadar mükemmel olursa hürriyet o derece parlar. İşte Asr-ı Saadet!” (Age, 239) buyurarak bunu ifade etmiştir.

Bediüzzaman aynı noktadan hareketle Risale-i Nur Talebelerini ve bu talebelerin şahs-ı manevisini ve oluşturdukları kurum ve kuruluşları da “Ferid” makamında görür. “Risale-i Nuru Ferdiyet Makamının mazharı” olarak kabul eder ve hiçbir yere bağlı olmaması gerektiğini, doğrudan Kur’âna ve peygamberine bağlı olarak hareket etmeleri gerektiğini açıkça ifade etmektedir.  (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.278)    

Ferdin her şeyden önemli olduğunu belirten Bediüzzaman “Kur’ân-ı Mu’cizu’l-beyanın adalet-i hakikiyesi, bir ferdin hakkını cemaate feda etmez; ‘Hak haktır, küçüğe, büyüğe, aza, çoğa bakılmaz’ der.” (Katamonu Lâhikası, 209) Yeryüzünde hâkimiyet mücadelesi veren hiçbir siyasi cereyana alet ve tabi olmaz der. Bu bakımdan Risale-i Nur Talebeleri bireyler olarak “Ferd-i Ferit”tir. (Kastamonu Lâhikası, 21) kimseye ve hiçbir cereyana tabi ve alet olmadan Risale-i Nurun imani hakikatlerini tek başına müdafaa ve neşreder. Böylece Risale-i ur talebelerinin şahs-ı manevisi içinde yerini alır.

Günümüz “Hürriyetler Asrında” imana ve Kur’âna tesirli bir şekilde hizmet ancak böyle olur. Yoksa bu zamanda hakim olan cereyanlara alet ve tabi olabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.