Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı yazılırken oradaydı
Bugün Hakkın rahmetine kavuşan Bediüzzaman Said Nursi ile görüşen Son Şahitlerden Veli Işık Kalyoncu ağabeyin hem Bediüzzaman hazretleri hem de Risale-i Nur hizmetleriyle ilgili önemli hatıraları vardı
Veli ağabey, bunları Ömer Özcan’ın Ağabeyler Anlatıyor kitabında anlatmıştı. İşte onlardan bir bölümü:
1936 Kastamonu-Tosya doğumluyum. Babam maliye memuruydu. 1936 yılında İnebolu’ya taşınmışız. Lise tahsil hayatım, Kastamonu’da Mehmed Feyzi Efendinin manevi müzahereti altında geçti. Senelerce beraberliğimiz oldu. Karadağ’a en az yüz elli kere beraber çıktık.
Ankara İlahiyat Fakültesini 1961 senesinde bitirdim. Askerliğimi Kars’ta yaptım. Balıkesir, Adana ve Bursa’da öğretmenlik yaptım
Bediüzzaman'la görüşen Son Şahitlerden Veli Işık Kalyoncu vefat etti
RİSALE-İ NUR’U İLK DEFA MEHMED FEYZİ EFENDİ OKUDU BİZE
Risale-i Nur’u ilk defa 1951 senesinde Mehmed Feyzi Ağabeyden duydum. O zaman Kastamonu Lisesi ikinci sınıf talebesiydim. Feyzi Efendi, Kastamonu’da Kalaycı Mehmed Efendi olarak biliniyordu. Evliyaullah’tandır diye bize söylenirdi. Bir gün çok yakın arkadaşım Mehmed Günay Tümer’le beraber ziyaretine gittik. Günay Tümer’le, küçüklükten itibaren üniversite son sınıfa kadar hep aynı sınıfta, aynı sırada bulunduk. Bu ilk ziyaretimizde Mehmed Feyzi Ağabey bize bir kitaptan okudu. Kitabın ne okuduğunu bilmiyorduk ama çok yüksek hakikatlerden bahsedildiğini anlamıştık. Hatta Mehmed Tümer’e dedim ki “İnşallah biz kurtulduk.” Çünkü lisede öğretmenlerimiz bize devamlı dinsizlik propagandası yapıyorlardı. Biz imanımızı muhafaza etmeye çalışıyoruz ama onlara cevap veremiyorduk. Mehmed Feyzi Ağabey o kitaplardan bize okurken, bazen izah ettiği de olurdu. Ama biz daha Risale-i Nur olduğunu bilmiyoruz. Üstad Bediüzaman’ı da bilmiyoruz.
SONUNA LÜGATÇE İLAVE EDİLEN ASA-YI MUSA
1952 senesinde lise ikinci sınıfın sonundayım. Haziran ayındayız. Kastamonu’da, kitapçıda bir kitap gördük. Eşref Edip’in neşrettiği fotoğraflı küçük Tarihçe-i Hayat. O zaman dini kitap diye bir şey yoktu. Dedim “Bu dini kitaba benziyor, nurdan bahsediyor, bundan birer tane alalım.” Günay da aldı ben de aldım. Orada Risale-i Nur diye bir kitaptan bahsediyordu. Gittik Kalaycı Mehmed Efendiye “Efendim Risale-i Nur diye bir kitap varmış. Sizde var mı?” diye sorduk. Güldü, kalktı, camekânlı bir kitaplıktan kalınca bir kitap çıkarttı. “Bunu size veriyorum. Bu on beş gün sizde kalacak. Bir gün birinizde, bir gün de birinizde kalacak.” dedi. “Tamam” dedik, aldık kitabı.
Baktık kitabın kapağında “Asa-yı Mûsa, Müellifi Bediüzaman Said Nursi” yazıyor. Bu kitabı, İnebolulular, Hz. Üstad’ın ilk defa müsaadesiyle mumlu kâğıda daktilo ile yazıp, Latince olarak teksir etmişler. Hatta Münacat Risalesi kısmını kırmızı olarak basmışlar. Kitaptan Mehmed Feyzi Efendiye de hediye etmişler. Zira Mehmed Feyzi Efendinin lügatçesi de vardı o kitabın sonunda. Hz. Üstad, Mehmed Feyzi Efendiye bir lügatçe yazmasını söylemiş. O da bu lügatçeyi hazırlamış. İnebolulular da lügatçeyi kitabın arkasına ilave etmişler. Bu ilave işi Üstad’ın emriyle mi yapıldı, yoksa Feyzi Efendinin tasarrufu ile mi oldu onu bilmiyorum.
Kitabı şevkle -hatta seccadeyi yere seriyor, kıbleye dönüyor öyle- okuyordum. Fakat pek anlayamıyoruz, lügata bakıyoruz. Günay Tümer’le birer gün nöbetleşe okuyoruz. Kitabın yarısına kadar geldik on beş günlük süre doldu. İkimizde yarısına kadar gelebildik. Sonra gittik kitabı Feyzi Efendiye verdik. “Bitirdiniz mi?” dedi. “Bitiremedik” dedik. “Size on beş gün daha müsaade.” dedi. Sonra da “Haydi bu kitap sizin olsun.” dedi.
Ne yapalım diye düşünürken Mehmet Günay “Ben daktilo yazmasını biliyorum. Sen de biraz eski yazı yazıyorsun, biz bunu çoğaltalım.” dedi. O zaman lisede dört beş arkadaş var, onlar da namaz kılıyorlardı. Beş yüz kişiden beş-altı veya yedi kişi namaz kılıyordu. Hademe odasında bir tahtanın üzerinde kılıyorduk. Günay Tümer kitabın daktilosunu, ben de eski yazılarını yazdım. Onu, beş nüsha olarak çoğalttık ve o namaz kılan arkadaşlarımıza dağıttık.
TARİHÇE-İ HAYAT’IN BASKIYA HAZIRLANMASI
Sözler, Lem’alar, Mektûbat basıldı, sıra Tarihçe-i Hayat’a geldi. Ağabeyler Tarihçe-i Hayat’ı yazmışlar Ankara’ya göndermişler. Dediler ki, buna bir önsöz lazım. Meşveret edildi. Kim yazsın, şu mu, bu mu derken en nihayet Medine-i Münevvere’de Ali Ûlvi Kurucu Bey var, ona yazdıralım diye konuşuldu. Ben de bir köşede oturuyorum. Bu teklife “Tamam” denildi meşveret tarafından. Atıf Ural Ağabeye “Sen Ali Ulvi Bey’e bir mektup yaz.” diye vazife verildi. O da yazdı, gönderdi. Çok geçmeden Ali Ûlvi Bey’den önsöz geldi.
Tahsin Tola Ağabeyin, Kavaklıdere tarafında bulunan On Dört Mayıs Evleri’nde bir evi varmış. İkişer kat, her Mebus onlardan sahip olmuş. Tam Tarihçe-i Hayat’ın hazırlanacağı o dönemde, Tahin Tola Ağabey geldi “Burada çok kalabalıksınız, benim orada bir evim var, onu vereyim, orada çalışın.” dedi. Gittik baktık. Oh! Çok lüks bir daire... 200 metre kareden daha büyük belki de. Bize üst katını verdi. Parke, şofben nedir onları orada gördük biz. Fakat bizim oraya serecek bir tek kilimimiz bile yoktu. Artık battaniyeleri bir odaya serdik, onların üzerinde çalıştık. Tarihçe-i Hayat orada hazırlandı. Yalnız dersane oraya taşınmadı, orası çalışma mekânı oldu bize.
HİZMET VESİLESİ OLMADAN ZİYARETÇİ KABUL ETMİYORDU
Ankara’da hazırlanan bu Risale-i Nur formalarının son tashihatını Üstad yapıyordu. Mesela 16 sayfalık bir forma matbaada hazırlanınca derhal Üstad’a gidiyordu. Üstad onu okutuyor, tashih ediyor, basılsın dediği zaman, o formadan 5 bin adet basılıyordu. Üstad 1958-1960 yılları arasında bir hafta Isparta’da, bir hafta Emirdağ’da kalıyordu.
Hz. Üstad ancak bir hizmet vesilesi olursa ziyaretçi kabul ediyordu. Bu bilindiği için Hz. Üstad’ı ziyaret etmek isteyenler Ankara’ya geliyorlar, bir forma alıp götürüyorlardı. Kardeşlerden iki defa gidenler bile olmuştu. Fakat ben biraz utangaç olduğum için, bir türlü Said Özdemir ağabeye ben de gideyim ağabey diyemedim yani. Bir gün kardeşlerin hepsi birden ayağa kalktılar, “Bu sefer Veli gidecek” diye bastırdılar. Said ağabey “Tamam, Veli gitsin.” dedi. O gün, Tarihçe-i Hayat’tın Afyon Hayatı’na dair bölümden iki forma gidecekti. O sırada Üstad Isparta’da imiş. Trenle gidiliyordu. Hz. Üstad’la irtibat Rüşdü Çakın Ağabeyle sağlanıyordu. Rüşdü Çakın ağabeyin Isparta’nın tam ortasında bir nalburiye, boyacı dükkânı vardı. Isparta’ya varınca Rüşdü ağabeyin dükkânını buldum. Rüşdü Ağabey beni uzaktan görünce muhabbetle “Hoş geldin” diye karşıladı. Beni Ankara’dan tanıyordu. “Rüşdü abi ben forma getirdim, Üstad’ı ziyaret edeceğim.” dedim. “Tamam, sen biraz otur, az sonra Üstad’ın yanından birisi gelir, seni onunla göndeririz.” dedi. Beş dakika sonra Zekeriya Kitapçı geldi. Zekeriya kardeş, “Ben elli metre önden giderim, sen beni takip et. Kapıda polis Jipi duruyor, seni yakalamasınlar. Ben içeri girerim, kapıyı aralık bırakırım, sen yoldan geçen birisi gibi hemen dalarsın.” dedi. Rüşdü ağabeyde anahtar varmış, o dış kapıyı açtı, içeri girdi. Ben de yoldan geçer gibi yaptım, birden daldım içeriye. 1958 Temmuz ayının on beşiydi.
ÜSTAD, ATEŞTEN KURTARDIĞI ÇOCUĞU GİBİ SARILDI
Isparta’da şimdi müze olan Üstad’ın evinin dış merdiveni o zaman tahtadandı. Baktım Zübeyir ağabey sahanlıkta duruyor. Zübeyir ağabey “Veli sen biraz bekle.” dedi. Sonra gitti-geldi “Gel, Üstad kabul etti.” dedi. Heyecan bende had safhada... Başıma takkeyi giydim. Mehmed Feyzi Ağabey bize "Büyük zatların yanına başı açık girilmez, kapatmak edeptendir.” derdi. Merdivenlerden çıktım, içeri girdim.
Baktım Hz. Üstad tam karşıda odasında, karyolasında oturuyor. Beyaz bir sarık sarmış, üzerinde de beyaz pamuklu bir hırka var. Ben Üstad’ı ilk defa görüyordum. Yaklaştım, elini öptüm. Kucakladı, sarıldı bana. “Üstad’ım bu Kastamonulu Veli.” dedi Zübeyir Ağabey. “Maşallah, demek Veli sensin ha!” dedi Üstad. Bunu tam üç kere söyledi. Çok yavaş sesle söylüyordu. Sonra Üstad bize bazı iltifatlarda bulundu. “Seni Mehmed Feyzi gibi kabul ediyorum. Sen Mehmed Feyzi’ye benziyorsun.” Zekeriya kardeşi göstererek “Bunu yanıma almasaydım, seni yanıma alırdım.” dedi.
Üstad Kastamonu’dan ağabeyleri sordu. "Feyzi ne yapıyor? Sadık ne yapıyor? Hilmi, İhsan; ..." on beş kişiyi sordu. Bazılarını tanıyordum, iyi olduklarını söyledim. Diğerlerini tanıyamadım. Üstad tanıyamadığımı anlayınca başkasına geçiyordu. Daha önceden bize dediler ki “Sakın Üstad’ın yüzüne bakmayın.” Ben de hep önüme baktım. Fakat bir-iki kaçamak da yaptım. Üstad’ın gözleri çok keskin bakıyordu.
Hz. Üstad üç defa böyle bağrına bastı bizi. Bir taraftan “Veli sensin demek.” dedikçe, Üstad beni nerden tanıyor acaba diye düşünüyorum. Akılma şu geldi; o zamanlarda Kastamonu’dan Hz. Üstad’ı ziyarete gidenler oluyordu. İbrahim Fakazlı ağabeyler vs. Onlar demişler ki “Üstad’ım Kastamonu Lisesinden bir grup talebe var.” “Kim?” demiş Üstad. Bizim isimlerimizi vermiş ağabeyler. “Sizin isimlerinizi Üstad’a söyledik. Üstad’ın bir defteri var, ona yazdırdı.” demişlerdi bana. O aklıma geldi, demek Üstad oradan tanıyor beni diye düşündüm.
Tabi Üstad’ın merhameti, şefkati bambaşka yani. Çocuğu kaybolmuş bir anne veya ateşten kurtarmış olduğu çocuğunu bağrına basan bir anne nasılsa, aynen öyleydi Hz. Üstad. Doğrusu da bu... Hz. Üstad bizi ateşten kurtarmıştı yani.
ÜSTAD, ISRARLA İLAHİYAT DEĞİL, İMAM HATİP DEDİ
Sonra Zübeyir ağabey “Üstad’ım, bu Veli İlahiyat Fakültesinde okuyor.” dedi. Hz. Üstad “Maşallah, İmam Hatip’te okuyor.” dedi. Zübeyir Ağabey “Üstad’ım İlahiyat Fakültesinde okuyor.” dedi tekrar. Hz. Üstad da “Maşallah, İmam Hatip’te okuyor.” dedi tekrar. Bu tekrar üç kere oldu. Üstad hep aynı şeklide söyledi. Allah, Allah Zübeyir Ağabey, ilahiyat diyor, Üstad imam hatip diyor diye hayret ettim. Tabi Üstad’ın her sözünde derin manalar var…
Ben bunu sonradan şöyle yorumladım; o zaman İlahiyat Fakültesini dini tahrip etmek için açmışlardı. Hep menfi profesörler vardı. Onların işleri güçleri hocalara çatmak, Üstad’ın aleyhinde konuşmaktı. İmam Hatipler ise daha samimi olarak açılmıştı.
“TÂHİRÎ BÖYLE OLMAMIŞ MIYDI?”
Ankara’dan getirdiğim tashih edilecek Tarihçe-i Hayat formalarını Üstad’a verdik. Yerde kilime benzer bir şey vardı, biz onun üzerinde oturuyoruz. Tâhirî ağabey Hz. Üstad’ın ayakucunda oturuyordu. Üstad birinci formayı sırayla hepimize okuttu. Ben de okudum. Üstad dinliyordu. Bazen kesiyor “Tâhirî böyle olmamış mıydı?” diyordu. Tâhirî ağabey de elini göğsüne koyup, hafifçe eğilerek “Böyle olmuştu Efendim” diyordu. Tekrar kesiyor yine soruyordu Üstad. O formada 1948 Afyon hadiseleri yazıyordu. Üstad’ın sesi açıldı, “Sen geldin sesim açıldı.” dedi bana. İltifat etti.
Birinci forma bitince Hz. Üstad bizi dışarı çıkarttı. Ağabeylerin odasına gittik. Öğle namazını kıldık. Öğle yemeği geldi. Yemek dediğim, bir salkım kara üzüm, bir de tayın olarak dörtte bir ekmek. Asker tayını, küçüktü. Onları yedik. Zübeyir ağabey geldi “Üstad bunu sana gönderdi” dedi. Üstad tayınını yememiş, bana göndermiş. Onu yemedim, Ankara’ya, kardeşlere götürdüm; birer parça bölüp dağıttık.
Öğleden sonra Üstad bizi tekrar çağırdı. Huzura girdik, ikinci formayı da aynı şekilde sırayla okuttu bize. Yine Afyon Hayatı okunuyordu. “Tâhirî böyle olmamış mıydı?” diyordu Üstad. Tâhirî ağabey de elini göğsüne koyup hafifçe eğilerek “Böyle olmuştu Efendim.” diyordu. Şunu da söyleyeyim hiç tashihat olmadı orada. Üstad yazılanlara müdahale etmedi hiç.
İkinci forma da bitince Hz. Üstad bizi tekrar dışarı çıkarttı. İkindi yakındı Zübeyir Ağabey, “Veli, Üstad seni çağırıyor.” dedi. Üstad’ın huzuruna üçüncü defa girdim. Zübeyir ağabey ve ben ayaktayım. Üstad “Kardeşim sizin vazifeniz çok mühimdir. Biraz sonra şimendifer gelecek sen onunla Ankara’ya dön.” dedi. Üstad neşriyata çok önem veriyordu. Bayram Ağabeyi çağırdı “Bayram sen Veli’yi istasyona kadar götür.” dedi. Üstad’ın elini tekrar öptüm. Üstad tekrar üç defa bağrına basak kucakladı. Bayram Ağabeyle İstasyona vardık, tren de hemen geldi.

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.