Bediüzzaman materyalist felsefeyi hedef aldı

Bediüzzaman materyalist felsefeyi hedef aldı

Ankara İlahiyat Fakültesi Din Felsefesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Recep Kılıç ile gerçekleştirdiğimiz röportaj…

A+A-

Röportaj: Dursun Sivri

Fotoğraflar: Mehmet Emin Benek

 

Giriş

Felsefe konusu sosyal bilimlerde fikri çatışmaların alanı olarak biliniyor. Özellikle ideolojilerin fikri referanslarını felsefeden aldığına dair bir kanaat var. Batı kaynaklı oluşunda inanç ekseninden ayrı materyalist bakışın çıkış yeri olarak biliniyor. Bediüzzaman Said Nursi ise genelleme ve ön yargıdan ayrı olarak “felsefenin beşere faydalı esaslarına” karşı olmadığını, iki farklı Avrupa analizi ortaya koyar. Batı medeniyeti ile Kur’an medeniyeti mukayesesi ile felsefenin olumsuz tezlerini çürütüyor. İslâm ve felsefe konusunda “din felsefesi” konusunda uzman akademisyen olarak Ankara İlahiyat Fakültesi “Din Felsefesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Recep Kılıç” hocamızla felsefe yaptık. Önce felsefenin ilgi alanı, sonra felsefe ile din münasebetleri üzerine konuştuk. Önemli tespitler var. Buyurun…

 

 

İLAHİYET FAKÜLTELERİ “DAR’ÜL İSLÂMİYE” NİN YERİNİ ALDI

 

Felsefe bilimi bir disiplin, İlahiyat ayrı bir disiplin. Sizin alanınız Din Felsefesi, felsefenin başlığı altında bir disiplin mi, ilahiyat başlığı altında bir disiplin mi? Ve ayrı iki disiplini birlikte nasıl mütâlaa edilmeli. Bu noktaya bir tanımlama getirebilir misiniz?

 

Felsefenin yerini ve konumunu, din ile ilişkisini anlamak için önce biraz ilahiyat üzerine konuşmak lazım. Biliyorsunuz ilahiyat fakültesi, isimlendirme açısından da Türkiye’ye has bir isimlendirme. İslam ülkelerinde Külliyetül Şer’iyye var. Dırasatül İslamiyye var. Ama bizde 1949 önce de Darülfünun İlahiyat Fakültesi var, 1920’lerde Cumhuriyetin ilk yıllarında. Zaman zaman bu, neden Küllüyetül Şer’iyye değil de neden İlahiyat Fakültesi diye de konuşulabiliyor. Bunun mantığı üzerinde yürürsek, felsefenin yerini daha rahat anlayabiliriz.

recep_kilic_haberici.jpg

 

İlahiyat: ilahi olan üzerinde... Bu, ‘ilahi olan’ ın henüz bir şeyi yok. Bir anlamda dini kimliği de yok. Bu ‘ilahi olan’ Hıristiyanlığın da konusudur, Yahudiliğin de konusudur, İslamiyetin de konusudur. Felsefenin konusu zihin konusudur. Dolayısıyla ilahiyat fakültesinin oluşumunda böyle bir mantık var. İlahi olanın anlaşılması, İslam ilahiyatı söz konusu olduğunda hem dini ilimleri gerektiriyor, hem “Ulum-u İslamiyye” ye ihtiyaç duyuluyor hem de felsefi bir bakış açısına ihtiyaç duyuluyor. Bu anlamda din felsefesi, din ile felsefenin buluştuğu bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Din felsefesinin yeri biraz yoruma bağlı olarak değişebilir.

 

Din felsefesi kısaca şu: Din üzerinde felsefi bir faaliyette bulunmak. Buradaki felsefeden ne anlayacağız? Önemli olan o.

 

Felsefenin kuramlarıyla dinin emirleri arasında kesişme, çatışma, buluşma noktaları olabiliyor.

 

Evet, orası önemli. Felsefenin merkezinde akıl var. Din üzerinde felsefi bir faaliyette bulunmak demek, din üzerinde akıl ilkeleri ölçeğinde konuşmak, demektir. Dinin temel tezlerini, temel inanç konularını, temel ibadet konularını, temel ahlak konularını ve bu konulardaki tezlerini ve aynı zamanda vahyi de akıl ölçeğinde anlamaya çalışmak vardır.

 

AKIL İLE DİN ÇATIŞIR MI?

 

Zaman zaman çatışma da olabiliyor. Felsefeciler dini bir dogma olarak değerlendirebiliyorlar. Akıl, din çatıştığı zaman akıl itibara alınır gibi tezler de duyuyoruz. Bu nasıl yorumlanmalı?

 

İşte tam da orada önemli olan husus şu:

 

Hangi din? Burası son derece önemli. Şimdi birden çok din var. Yani din üzerinde akli bir faaliyette bulunmak, din ile akıl acaba çatışır mı çatışmaz mı diye sormamız halinde anahtar soru şudur: Hangi din?

 

O zaman ‘hangi din?’ den sonra akıl ile çatışıp çatışmadığı sorulmalı.

 

Evet. Bir de onu açalım. Akıl dediğimiz zaman ne anlayacağız? Birçok şey anlaşılabilir. Mesela; diyelim ki bundan ta 2500 sene önce Aristo’nun, Eflatun’un onarlı takip ederek biz de İbn-i Sina’nın, Farabi’nin akla yükledikleri bir anlam var. Felsefe konusunda diyorlar ki, felsefe, eşyayı olduğu hal üzere kavrama işidir. Eşyayı olduğu hal üzere kavramak demek ne demektir?

 

Gördüğümüz kadarıyla mı?

 

Değil. Olduğu hâl üzere demek nasılsa öyle anlamak demektir. Şimdi biz nasıl anlıyoruz? Biz, bize görünen yönünü biliyoruz. Şu kitabın bana görünen yönünü biliyorum. Bunu, olduğu hâl üzere kavramak demek, bir anlamda zamanın ve mekânın sınırlarının dışına çıkarak o şey nasılsa öyle bilmek demektir. Böyle bilebilir miyiz? Bu daha sonra batı düşüncesinde 16. yüzyıldan itibaren Descartes ile bu soru sorulmaya başlandı.

 

Ne kadar bilebiliriz? Bildiklerimize ne kadar güvenebiliriz? Bildiklerimiz ne kadar kesindir? Bu, 18. yüzyılda Kant ile birlikte dendi ki biz, eşyayı olduğu hal üzere bilemeyiz, biz sadece bize dönük yönünü bilebiliriz. Bize dönük yönünün arkasında bir alan vardır, olduğu hâl odur. Onu bilemeyiz. Bir anlamda bizim terminolojimizdeki bunun adı ‘gayb’tır. Gaybı bilemeyiz. Ama biz de İslâm düşüncesinde Gazali ile beraber bu akla yani İbn-i Sina’nın, Farabi’nin temsil ettiği o akıl anlayışına Gazali de bir reaksiyon bulmuştur. Gazali’de akıl, bizim bir anlamda toplama ve çıkarma yaptığımız akıldır. Kıyas yaptığımız akıldır. Yani teknik bir vasıtadır. Akılla biz ne yapıyoruz? Akılda tümevarım yöntemi var. Olayları tek tek inceliyoruz ve bir hükme varıyoruz. Bu bir akıl yürütmedir. Bir de tümdengelim var.

 

Bütünden analize gidiyoruz.

 

Bütünden analize. Bu, onun çok tipik bir örneğidir, diyor ki: her hadisin bir muhdisi var. Bu, genel tüme yönelmedir. Âlem hadistir. O zaman âlemin de bir muhdisi var. Bu bir tümden gelmedir. Dolayısıyla akıl yürütme böyledir. Gazali bundan dolayı İslam filozoflarına köklü bir eleştiri getirmiştir. Tehafütü’l Felasife de buradan çıktı. Tehafütü’l Felasife diye bir eser yazdı biliyorsunuz. Orada meşayi filozofları yirmi konuda eleştirdi. Belli konularda da bu eleştirilerini oldukça ileri götürdü. Esas eleştiri noktası şuydu: akıl anlayışındaki farklılıklar.

 

Akla yüklenen anlam filozofa göre değişiyor, düşünüre göre değişiyor. Bir de dinden anlaşılan anlam da farklı. Dinden ne anlıyoruz? Düşünün ki bir din var. Bu din diyor ki: Hz. İsa hem insandır hem ilahtır.

 

İlah; ulûhiyet, hem üçtür hem birdir. Temel sistematiğinin merkezinde böyle bir anlayış var. 3 ve 1. insan ve ilah. Oysa akıl ilkesi diyor ki; (A=A) dır. Ayniyet ilkesi diyoruz buna. Ne demek bu? Bir şey ne ise odur.

 

Evet. Bir şey ne ise odur. Aynı anda hem kendisi hem kendisinden başka bir şey olması akla aykırıdır. Bu dini esas alırsanız, akılla burada çatışırsınız.

 

Aslında orijinalinde Hz. İsa’dan böyle bir şey sadır olmuş değil, bu tahribat değil mi?

 

O ayrı bir iş. Şimdi tahrifat dersek, yanımızda bir Hıristiyan otursa bunları duysa alınır.

 

Öyle mi?

 

Yani, alınır. Ama biz, bir durumu tespit ediyoruz.

 

Böyle bir inanış var.

 

Evet. Yani teslis inancı ve Hz. İsa ile ilgili yazılanlar, çizilenler ortada. Biz, bir durum tespiti yapıyoruz. Şimdi burada din ile akıl çatışır mı? Çatışır. Eğer böyle derseniz çatışır. Onun için de Hıristiyan düşünde havzasında Fideizm diye bir akım ortaya çıktı. Fideizm=İmancılık anlamına geliyor. Bu sorular kendilerine sorulduğu zaman diyor ki bu Fideizm; iman alanında aklın ne işi var? Hatta bir soru soruyorlar; Kudüs’te Atinalıların ne işi var? O Hıristiyan kültür havzasında. Kudüs, dinin merkezi. Atina, putperestliğin merkezi. Yani aklı temsil ediyor, şüpheyi temsil ediyor. Din ile akıl nasıl olacak ta bir araya gelecek? Gelmez.

 

İşte Fideizmin temsil ettiği anlayış bu. Büyük kilise papazlarından Terkilyanus var. IV. asırda yaşamış bir papaz aynı zamanda felsefi bir derinliği de var. “Saçma olduğu için inanmalısın zaten”, diyor. Kendisine soruyorlar; Nasıl olurda İsa, hem ilâh hem İsa olur? İlahsa ilah, beşerse beşer. Bir şey aynı anda hem kendisi hem 1 hem 3 nasıl olur? Bunlar akla aykırı. Tam da akla aykırı olduğu için iman etmelisin, diyor.

recep_kilic_haberici-(1).jpg

 

Ama zihninde istifham olmaz mı? Mantığa uymayınca.

 

İşte din ile akıl arasında çatışma var mıdır? Denilince. Bundan dolayı vardır.

 

Ama hangi din?

 

Hangi din, önemli. ‘Metalib ve Mezahib’ merhum Hamdi Yazır hocanın tercüme ettiği bir kitap. Bu, bir felsefe kitabıdır. Hoca, müfessir, aynı zamanda fakihtir. Fakat bir felsefe kitabını tercüme ediyor ve önüne kırk sayfalık bir dibace yazıyor. Burada din ile felsefe arasındaki ilişkiyi o kadar güzel ortaya koyuyor ki, ben onu “İslam düşüncesi problemlerine giriş” diye sadeleştirdim. Ve metin haline getirdim. Burada çok güzel anlatıyor.

 

Evet, İslam ile felsefe arasında bir problem yok. İslam ile akıl arasında da bir problem yok. Bu sebepten dolayı İmam Gazali Hazretleri çok ilginçtir. İmam Gazali, Mustafa isimli eserinde diyor ki, akılla nakil arasında eğer bir tezat durumu ortaya çıkarsa eğer o zaman nakil, akıl ölçeğinde tevil edilir. Bu nereden geliyor? İslam dininin temel iddialarıyla ilgili akla verdiği öneme duyulan güvenden kaynaklanıyor.

 

Yani akli bir referans olmak durumundasınız.

 

Evet.

 

Şimdi biz dinlere -din dediğimizde aklımıza İslâm geliyor- değerler sistematiği noktasından bakarsak Bediüzzaman Hazretleri, Batı felsefesinin noktası beş kuvvet diyor, menfaat diyor, cidal diyor, unsuriyet diyor, tatmin ediyor ama İslam da buna kuvvete bedel hak diyor, menfaate bedel fazilet diyor, cidale bedel yardımlaşma diyor, unsuriyet yerine vatani birlik, din birliği gibi yani heva yerine Hüda gibi böyle bir basit kıyaslama var. O mukayesede baktığımız zaman bu felsefenin değerleri İslam’ın değerleri ile taban tabana zıt. Yine diyor ki; felsefenin nafi olan ölçüleri, esaslarına biz karşı değiliz. Bundan istifade edebiliriz. Yani felsefenin ürettiği faydalı olan yöntemlere de işaret ediyor. Dolayısıyla siz bir ilahiyatçı olarak bu felsefenin kuramlarını bilen birisisiniz. Bizim İslam kaynaklarımız Kur’an’dır, sünnettir. Aradaki çatışma ve birleşme noktaları nedir? Nasıldır?

 

Şimdi konu o açıdan oldukça hassas bir konudur. Benim burada, derslerimde de karşılaştığım bir sıkıntıdır bu. Onun için felsefeden ne anladığımız oldukça önemli. Birden çok felsefe var. Ne kadar çok filozof varsa o kadar felsefe var. Sokrates de filozoftu. Onun zamanında yaşayan Demokritos da filozoftu. Sokrates’i mahkemeye çıkardılar, ölüme mahkûm ettiler ve dediler ki; “felsefe yapmaktan vazgeçmen şartı ile seni affederiz” diyorlar. O’ da;”Hayır, felsefe yapma işi bana Tanrı tarafından verilmiş bir görevdir, ondan asla vazgeçmem” demiş. Bir böyle bir anlayış var.

Bir de Demokritos da demiş ki; “Âlem, maddeden ortaya çıktı, Tanrı ile alakalı bir şey değil. Halbuki İslam dini bizzat akletmeyi emrediyor. Felsefenin merkezine artı koyuyor. Akletmeyi emrediyor, düşünmeyi emrediyor, nazar etmeyi emrediyor. Basiretimizi kullanmayı emrediyor. Bir ayeti kerime bu anlamda çok önemlidir. Ben, bu ayetten çok istifade ediyorum. Ayeti kerimede Allah-u Teâlâ mealen buyuruyor ki: “Bu kitap, mübarek bir kitaptır. Akıl sahipleri ayetlerimi tedebbür ve tezekkür etsinler”

 

BEDİÜZZAMAN MATERYALİST VE POZİTİVİST FELSEFEYİ HEDEF ALDI

 

Üç tane ana kavram var.

1. Kitabın muhatabı akıl sahipleri.

2. Tedebbür kavramı

3. Tezekkür kavramı.

İkisi de akletmenin derinliğini ve tekrar tekrar akletmeyi, düşünmeyi ifade eden kavramlardır. Açık konuşayım, bende Risale-i Nur Külliyatı’nın iki cilt halinde toplanmış hali var. Ben, onu okuyunca, acaba felsefenin Bediüzzaman’da nasıl tekabül ettiğini anlamaya çalıştım.

 

Şunu gördüm: Bediüzzaman Hazretleri felsefe deyince o dönemdeki materyalist, ateist ve pozitivist felsefeyi hedefe aldığını düşündüm. Benim anladığım bu.

recep_kilic_haberici-(2).jpg

 

FELSEFENİN HEM ATEİSTİ HEM DE TEİSTİ VARDIR

 

Aynen öyle…

 

Bu söylediklerine katılmamak asla mümkün değildir. Benim anladığım felsefe bundan ibaret değil tabii ki… Niye öyle anlıyor? Çünkü Bediüzzaman Hazretleri -benim anladığım kadarıyla- aktivist bir adam, aksiyonel bir adam. Döneminde felsefe adı altında bu kitaplar tercüme edildi. Materyalist felsefenin ana kitapları, pozitivist felsefenin ana kitapları Türkçe’ye tercüme edildi. Ve onlar üzerinden felsefi faaliyete girişildi. Oysa felsefe hem materyalist olarak var hem din materyalist dediğimiz hem maddeyi kabul eden var. Hem ruhu kabul eden var. Hem ateisti var hem teisti var. O dönemde böyle bir akım vardı.

 

Meselâ felsefe bize hep Osmanlı’nın son döneminde materyalist ve pozitivist akımla geldiği için,  Babanzade Ahmet Naim diye biri dikkat çeker. Babanzade Ahmet Naim 12 ciltlik Tecrid-i Sarih’i tercüme edendir. Aynı zamanda muhaddistir. Ama Babanzade, Darülfünun’da felsefe dersleri verirdi, 1933 üniversite reformuna kadar. Felsefe Dersleri’nin iç kapağına felsefe dersleri yazdı, dışına Hikmet Dersleri dedi. Çünkü o dönemlerde de Müslümanlar arasında felsefeye karşı bir tavır vardı. Çünkü felsefe adına ‘dinsizlik’ yapılıyordu.

 

RİSALE-İ NUR DİN FELSEFESİDİR

 

Ama Risale-i Nur’da inkâr-ı ulûhiyete karşı akli ve mantiki metodlara göre iğpat eden tevhid dersleri var. Risale-i Nurların büyük bir bölümünü teşkil ediyor…

 

İşte o din felsefesidir.

 

Yani bahsettiğiniz ayetin bir nevi uygulaması denilebilir mi?

 

Tabii ki. Dolayısıyla felsefeyi materyalizmden pozitivizmden ibaret görmemek lazımdır. Son dönemde bir varoluşçu felsefe diye bir felsefe ortaya çıktı. Varoluşçuluğun bir ateist kanadı vardır bir de teist kanadı vardı. Dolayısıyla felsefenin bir ateist boyutu vardır bir de teist, dindar, inanan boyutu vardır. Felsefi faaliyetleri sonucunda insanlar inançlarını güçlendirebilirler. Ama öbür tarafta inançsızlıklarını da güçlendirebilirler.

 

Bu anlamda felsefe bir yaklaşımdır, bir bakış açısıdır. Bütün bu farklı anlamları, yaklaşımları felsefe adı altında toplayan nedir? Felsefenin merkezinde bir akıl olmasıdır. Ama iman işi ayrı bir iştir.

 

Son 19. asırda Russel var. Egnostiktir, ateisttir. Niçin Hıristiyan Değilim? diye bir kitabı var. Ama iyi bir matematikçidir. Hatta denir ki, belli paradokslardan birisidir. Bir de İngiliz Filozof Waited var. Matematiğin Prensipleri diye bir kitabı da var.

 

Waited inançlı bir insan, oysa Russel inançsız bir insan. Bu iman işi bilgi gibi değil. İman ile bilgi arasında bir ayrım yapmak lazım. Bilgi dediğimiz bilimsel bilgide ne var?

Deney ve gözlem ile sınanan bir şey bilgi. Çok basit bir örnek verelim:

 

Şurada duvar var. Bu bir gözlem, bilgi. Bir adam gelse burada duvarın olmadığını söylese, inkâr etse. Ona yapacağımız ilk şey, yürü, deriz. Kafasını buraya vurunca, burada duvarın olduğunu anlar. Yani tecrübe ederek anlayabilme imkânına sahiptir, bilgide. Oysa iman böyle değil. İmanın konusu mümkün varlık değil. Bir Vacibu’l Vücud var, varlığı ihya ediyoruz.

 

Ama orada mutezilenin tarzı sebeplerden akıl yürüte yürüte inanmanın gerekçeleri çıkarılıyor. Sonra Fahrettin-i İrazi, cüz’i ihtiyarlığın sarfından sonra Cenab-ı Hak tarafından üflenen bir nur diye tarifi var. Yani O üflemese, gerekçeleri, şartları yerine gelse  yine de olmayabilir. Tabi cüzi ihtiyari sarfını şartı var. Bu bir teslimiyet.

 

Tabi, kesin.

 

KUR’AN-I KERİMDEN AKLETMEYİ ÇIKARABİLİRİZ Kİ BU FELSEFENİN ALANIDIR

 

Şimdi o cüzi ihtiyarını kullanmasını gerektiriyor. Fizikten, kimyadan, biyolojiden, insanda o yöntem uygulanmış. Öyle bir gerekçeleri, nedensellikler o kadar çok detaylı izah edilmiş. Atomdan, hücreden, canlıdan, kâinattan, mikro ve makro âlemden, bunun bir yaratıcısı, bunun bir sanatkarı noktasına getiriyor. Cüzi ihtiyarinin sarfında artık tereddüdü kalmıyor.

 

Doğru. Kur’an-ı Kerim’in yöntemi de o. Kur’an-ı Kerim de bizim, gece ve gündüzün, yeryüzünün, gökyüzünün yaratılışıyla ilgili ayetler var. Bütün bunlar bizi bir yere sevk ediyor. Bütün bunlar bizi aklımızı kullanmaya, imanı fikretmeye sevk ediyor. ‘Bu kemikler çürüdükten sonra yeniden mi?’ diye dalga geçmek istiyorlar.

 

Haşir Risalesinde bu ayetin izahı, tefsiri var.

 

Değil mi? Ne kadar önemli.

 

Kim diriltecek? Sualine “Bidayette Onu kim yaratmışsa..” diyor.

 

Evet. O, ona kadirdir. Burada o Russel’a şunun için atıfta bulundum. İkisi de felsefeci, ikisi de filozof, ikisi de matematikçi. Birisi kendi Allah’ına inanıyor, öteki de inanmıyor.

‘Neden inanmıyorsun? Bir gün eğer ahiret diye bir şey varsa, sen dirildiğin zaman Tanrı sana sorarsa, ben sana bu kadar akıl verdim, bu kadar zekâ verdim, bu kadar matematiği çözebilecek kadar zekân vardı, bana neden inanmadın, diye sorarsa ne dersin?’ diye soruyorlar.

 

‘Bana kendini daha açık seçik niye göstermedin, benim için kendinin neden bilinir kılmadın, derim’ diyor.

 

Şimdi inanan bir insan için bir çiçeğin varlığı, çiçeğin açılması, Allah’ın varlığının o kadar açık bir delilidir ki. Ama inanmıyorsa kör demektir. Gözleri vardır, görmezler. Burada bir şey var. Burada bütün bu deliller, bütün bu bilimsel çalışmalar, bütün bunlar var, var, var ama iman için yetmeyebiliyor. Hz. Nuh’un oğlu, değil mi?

 

İman ayrı bir şey. Bu sebepten dolayı Allah-u Teâlâ’nın varlığına inanılması, bilimsel anlamda ispat etmek yeterli olmayabilir. Hakkında deliller getirilir. Delil ne yapar? Bir yere kadar onu götürür ama ondan sonra o kararı kendisi verir. Daha ilerisi Allah’ın kalbine O iman nurunu üflemesi ile nasiplenebilir.

 

Evet, cüzi ihtiyarın sarfı.

 

Şöyle, ‘Delilin butlanı, medlulün butlanını gerektirmez’ diyor İmam Gazali. Delil ile medlul arasındaki ilişki zorunlu bir ilişki değil. Zorunlu bir ilişki olsa, herkes inanmak zorunda kalacak. Böyle bir zorunluluk yok. Dolayısıyla ben, kendi çapımda bir delil geliştiririm, siz o alanda çok güçlüsünüzdür, benim delilimi çürütebilirsiniz.

recep_kilic_haberici-(3).jpg

 

Çoban birisi, bu şeyleri görmeden daha sağlam bir imana sahip olabiliyor. Bu disiplinlerden, hiçbir şeyden haberi yok.

 

Kesin.

 

Hocam şimdi imandan amele geçelim. İman diyoruz İslam diyoruz. İslam’da bu uygulanacak pratiklerde amel akla geliyor. Felsefe ile amel arasında, felsefenin buraya katkısı, felsefi bakışın amele dönüşmedeki katkıları. Sizin kitaplarınızda ve araştırmalarınız arasında ahlak ile ilgili bayağı eserleriniz var. O noktayı bir de

 

İman, felsefe ve amel meselesinde…

 

Yani metodoloji olarak felsefenin bu noktada katkısı ne olabilir? Çünkü Kur’an böyle diyor, Hadisler de böyle... Literatür oldukça geniş. Kütüb-ü Sitte dediğimiz devasa bir kaynaklar var, tefsirler var. Fakat uygulamaya dönüştürme noktasında bu mesajların her bir ferdin ihtiyacı olarak ona aktarılması, onun İslami hayata geçirmesi olayında eksiklikler var. Yani Din ve Ahlak dersi konuluyor, bu ders zaten haftada bir saat, başlamadan ders bitiyor. Bir de o derse ön yargı var. Hatta zorunlu din dersi kaldırılsın gibi talepler de var. Hâlbuki her insanın bu imanının gereğini yerine getirme gibi de ihtiyaç var.

 

Bu, bir hürriyet meselesi.

                                                                                       

Hürriyet meselesi ama o veriyi o bilgi ile en azından ona ulaşması lazım değil mi. Tebliğin gerekçelerini insanlara aktarmak. Ondan sonra uygulama noktasında tercihini kullanabilir, o ayrı konu. Eğer o bilgiye sahip olsa belki çoğunluk -bilemeyiz-, bunu uygulayabilir, yaşayabilirler. Bu yaşatma konusunda felsefenin metodolojik katkısı ne olabilir?

 

Oraya geçmeden bir hususa işaret edeyim. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunluluğu meselesinde... Bu insanları bir tarafa bırakalım, vatandaş olarak, belli bir toplumda yaşayan insanlar olarak din konusunda, dini hürriyetlerini kullanabilmeleri için, inanıp inanmama hürriyetlerini kullanabilmeleri için, asgari din hakkında bir bilgiye ihtiyaçları var. İşte Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunluluğunun temeli orasıdır. Ya adam inanacak ya da inanmayacak. İnanmayacaksa neye inanmayacağını bilmesi lazım. İnanacaksa da neye ve niçin inandığını bilmesi lazım. Bu, bir hürriyet meselesidir, bu bir bilgi meselesidir.

 

Mevcut müfredat bunu sağlayabiliyor mu sizce?

 

Mevcut müfredat onu sağlayamıyorsa, onu sağlayabilecek hale getirmek lazım. Uygulamada eksiklikler olabilir. Ama Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi o manada bir hazır oluş sayılır. Ben şöyle bir yazı yazdım “Laik Toplumda Din Eğitiminin Temellendirilmesi Meselesi” Laik bir toplumdayız, ben evladıma din dersi aldırmak istemiyorum, diyor adam. Sen aldırmak istemiyorsun ama biz, beraber yaşıyoruz onunla. Benim çocuğum o çocukla beraber yaşayacak.

 

Azami noktada özgürlüğünü kısıtlıyor.

 

Evet. Bir anlamda tam da özgürlüktür. Mesela benim çocuğum abdest alırken, senin çocuğun, benim çocuğumun ne yaptığını bilmesi lazım. Ben, bir keresinde bir havaalanında abdest alıyorum, ayağımı yıkıyorum. Bir tane vatandaş dedi ki, “Yahu burada da ayak yıkanmaz ki” dedi. Ben de “ Beyefendi ben abdest alıyorum, ayak yıkamıyorum” dedim. Arada fark var. Neyse. Felsefe amel konusunda, insanın davranışları konusunda ne kazandırır? Zor bir sorudur bu.

 

Gerekçelerine en azından daha iyi referans bulabilir.

 

Evet. Bu, Sokrates önemli bir isim. 2500 sene önce yaşamış. Sokrates deyip geçmemek lazım. Sokrates ile ilgili olarak bazı felsefe kitaplarında Yunanca konuşan Musa, denir. Yani ilahi hikmetten pay almış bir isimdir. Hatta bazılarına göre de İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden birisi olarak bile bilinir. Bizim inancımız açısından da çok yabana atılacak bir konu değildir. Allah-u Teâlâ her ümmete peygamber göndermiş. Sokrates’a sorarsanız felsefe ne demek? İnsanın kendini bilmesidir, der.

 

Nefsini bilen, Rabbini bilir, gibi...

 

İşte, kendini bilme hadisesidir. Sokrates’i Sokrates yapan bu sözdür. Eğer felsefe o insana kendisinin bilgisini ulaştırabilirse, kendisini bilen adam da Rabbini bilir. Bizim kültürümüzün bir anlayışıdır bu.

 

“Ene” emanetinin hikmeti de zaten vahid-i kıyasidir. Kendini bilmesi ile bir yaratıcının olmasının bir ölçü birimi.

 

Evet. Şimdi felsefe, insana bir bilinç hali kazandırabilir. Nasıl bir bilinç hali kazandırabilir? Biraz dini kavramlar üzerinden anlatmaya çalışalım.

 

Cibril Hadisi oldukça önemli bir Hadis-i Şerif. Cebrail (as) geliyor, “İman nedir?”, diye soruyor. Peygamberimiz imanı anlatıyor. “İslam nedir?”, diye soruyor. İslam’ın şartlarını sayıyor. Ondan sonra da ihsan nedir, diye soruyor. Ben bu hadisi çok önemsiyorum. Hepsi önemlidir de amel açısından, insan olmak açısından ve onunda ötesinde dindar olmak açısından bu hadis oldukça önemli.

 

“İhsan ne demek?” Allah’ın, onu görüyormuşçasına ibadet etmektir. Sen O’nu görmüyorsun ama O’nun seni gördüğünün bilincinde olarak ibadet etmektir.

recep_kilic_haberici-(4).jpg

 

İBN-İ RÜŞD’E GÖRE DİN İLE FELSEFE SÜTKARDEŞİDİR

 

Tam huzur hâli.

 

Huzur halidir. Bunun adı bizim geleneğimizde “Halk içinde Hak ile beraber olmak” tır. Felsefe, insana bu bilinci sağlayabilir. Çünkü felsefenin merkezinde akıl vardır. Bilinç, akıl işidir. Yani eğer insan aklını kullanırsa, akıl yürütürse ne yapacaktır?

İbn-i Rüşd, bu âlemi masnuat olarak bir sanat eseri görüyor. Masnuat üzerinde çalışmak, sanatkâr hakkında bizi bilgi sahibi yapacak. Bu neyle olacaktır? Bu, felsefe ile olacaktır. İbn-i Rüşd’ün felsefeye yüklediği anlam bu. İbn-i Rüşd, bu sebepten dolayı felsefe ile dini sütkardeşi olarak kabul ediyor. Sütkardeşi olur mu? Şimdi Allah’ı inkâr eden bir filozof ile bir peygamberi nasıl yan yana getirebilirsin?

Hayır. O değil işte. Sonuç olarak buna şunu söyleyebiliriz: felsefeden ne anladığımız son derece önemli. Felsefe bize Hadis-i Şerifte ifade edilen o bilinç düzeyini, o uyanıklık halini sağlayabilir. Bize huzur sağlamada katkıda bulunabilir.

 

Hocam, âhlak noktasında çok makaleleriniz var. O konu ile ilgili bir röportajınızı okudum. Kant’ın ahlak anlayışı ile ilgili yıllar önce bir makale okumuştum. Bizim ahlaki değerlerimizle örtüşen noktaları çok fazla. Ama orada bir noktada tıkanıyor. Ahiret inancı olmadığı için onun uygulanabilirliği ya da uygulatılabilirliği olmuyor. Sizin bir söyleşinizde daha sonra Kant, bu ahiret inancının gerekçesini de geldiğini, ben sizin hakkınızdaki araştırmalarımdan çıkardım. Gerçekten öyle midir? Çünkü ben on beş sene önce okuduğum makalede öyle demiyordu. Sadece Kant’ın ahlak felsefesini irdeleyen bir akademisyenin makalesini bir dergide okumuştum. Kant’ın ahlak kurallarına bakıyorsun, toplumun hayatını nizama eden bir kurallar bildirgesi gibi ortaya çıkıyor. Ahiret inancına atıf yapmamış. Sizin söyleşinizde böyle bir atıf var. Bu sonradan mı çıktı? Siz mi keşfettiniz? Yoksa Kant’a o misyonu siz mi yüklediniz? Espri olarak söylüyorum tabi…

 

Yani öyle de yorumlamaya müsaittir. Felsefe işte böyle bir şey. Yani bakış açısına göre de insanlar filozofları yorumlayabiliyorlar. Bizde de var, Batı’da da var. Adam ateistse filozofu alıyor, o Tanrı ile ilgili, dini kavramlar ile ilgili yönüne hiç değinmiyor. Bu da bir yöntem. Ama Kant’ın yazdıkları ortada. Kant’ın en son yazdığı bir eseri var ‘Sırf Akıl Sınırları İçinde Din’ diye bir eser bu. Şimdi bizim hayıflanacağımız, yerine getiremediğimiz ve eksik kaldığımız bir nokta var. Filozofların aynı zamanda din ile ilgili yazıp çizdikleri de var. Meselâ; bu söylediğim Kant’ın en son yazdığı kitaplardan birisidir. Ve maalesef bu zamana kadar Türkçeye tercüme edilememiştir. John Locke, tecrübeyi esas alan bir filozof. Onun da ‘Hıristiyanlığın Akliliği’ diye bir kitabı var. Bizim felsefe eserlerinde maalesef bunlara çok fazla atıfta bulunulmaz. Kant, ahlak ile ilgili çok önemli bir kilometre taşıdır. Âhlak yasası, fizik yasası gibi evrensel olmalıdır, der. Evrensel olmaz değişken olursa o zaman sana göre iyi olan bir şey bana göre kötü olur. O zaman Peygamber Efendimizin “mekârimi ahlak”ı tamamlamak üzere gönderilmesinin bir manası da kalmaz.

 

Âhlak, insanlığın ortak paydasına hitap eder. İnsan olan herkes ahlakla yükümlüdür.  Nasıl ki fizik kanunlarına herkes uyuyorsa…

 

Zaman ve zeminde değişme olmuyor.

 

Evet, ahlak yasası da öyledir. Bu anlamda Kant’ın yeri son derece önemli. Bir davranışın ahlaki değeri, o davranışın sonucunda elde edilen fayda ile ölçülmez, diyor Kant.

 

Ne ile ölçülür?

 

Niyeti ile ölçülür. Kant’ın temel sorunu şuydu: böyle evrensel bir ahlakı ne üzerine bina edebiliriz? Temeli ne olmalı? Önceleri dine yaklaşmadı. Sonda da yaklaşmadı. Dini koyarsanız, herkes dine inanmıyor. O zaman o ahlak, o dine inananlar için geçerli olur. O, kendi sistematiği içinde bir bütünlük sağlayabilmek için acaba ahlakın temeline neyi koyarsak bütün insanları bağlayan bir şey olur? O, aklı gördü. Aklı, bütün insanların ortak paydası olarak gördü. Eğer ahlak yasasını akla bina edersek herkes için geçerli olmuş olur, dedi. Ama bir noktaya geldi. Kendinden önceki ahlak anlayışını da bir noktada eleştirdi. Kendinden önce bir soru var, ahlak felsefesinin temel sorusu, bugün de geçerli bir soru.

 

“Niçin ahlaklı olmalıyım?” Genel kanaat şuydu: ahlaklı olmalısın. Çünkü ahlaklı olursan mutlu olursun. Yani mutlu olmak, ahlaklı olmaya göre daha özel bir hedefti. Kant, buna itiraz etti. “Bir adam çıkarsa ben mutluluğu önemsemiyorum derse, o adam ahlaktan azad olabilir mi?“ dedi. Bunu yanlış gördü. Ama şunu söyledi: insan her halükarda ahlaklı olacak. İnsan olmak ahlaklı olmayı gerektiriyor. Ama kardeşim bu ahlaklı olmanın bana getireceği hiçbir şey de yok mu? İnsan ahlaklı olarak, faziletli yaşayarak mutluluğu hak etmesi lazım. İyi, güzel. Ben mutluluğu hak ediyorum ama ya elde edemezsem ne olacak? Burada bir sıkıntı var. Ama Kant, sen her durumda ahlaklı ol, diyor.

 

Komutanın askere, rahat, hazır ol, mutlu ol, demesi gibi bir şey olmuyor mu?

 

Evet. İşte Kant, bunun sonunda dedi ki ahlak yasası mutluluğu da beraberinde getirmesi lazım. Aksi halde mutlu olmanın bir anlamı olmaz. Eee, nasıl olacak? Türkçede deniliği gibi adam doğru söylüyor, dokuz köyden kovuluyor. Din felsefesinde biz bu konuyu, kötülük problemi, başlığı altında da tartışırız.

 

AHLAKLI OLMAK AHİRET İNANCINI GEREKTİRİR

 

Bir de günah işleme, yanlış işleme, yalnız kalındığı zaman hata yapma. Cenab-ı Hakk’ın zaman ve mekândan münezzeh, her an hazır ve nazır gibi bir düşünce olmazsa ahlakı düzenleyen davranışlar nasıl düzenlenecek?

 

En sonunda dedi ki, ahlak bizi, ruhun ebedi olması fikrine götürüyor. Çünkü bu iş bu dünyada tamamlanamıyorsa bu film burada bitmemesi lazım. Akıl, Kant’ı oraya götürdü. Ruh, ölümsüz olmalı. İyi de kardeşim ruh ölümsüz oldun. Bu dünyada hak ettiğini alamayan bir adamın öbür dünyada alacağı garantisi mi var? Yok. O zaman o garantiyi verecek bir irade ve iyi niyet sahibi bir gücün olması lazım. Bu, din felsefesinde ahlak kanıtı diye de geçiyor. Kant, tanrının varlığının bu kozmolojik, kozmozdan hareketle ispatlanamayacağını düşünüyor. Bu, yeterli değil diyor Kant. Kant, tam ahlakla hareket ediyor. İnsan bir ahlak varlığıdır; insan olmak, ahlaki kurallara uymayı gerekli kılıyor. “Ahlak da ancak Tanrı ile anlamalı” diyor.

 

İnsanlarımızı bu kadar derin ve dini ilimler ve hayati çok önemli olmakla beraber, değer yargılarına göre fantezi gibi gören de var. Ama bu işi geçmiş erenler, evliyalar, hayatının öncelikleri sırasına koymuş, insan-ı kâmil sırrına mazhar olmuşlar var. Fakat bugün ahlak, toplumun olmazsa olmazı yani toplumsal hayatın olmazsa olmazı. Bunun hayata yani imanın hayata hayat olmasını sağlama bağlamında neler yapılmalı?

 

Şimdi ahlaki değerler, toplumu inşa edici değerlerdir. Ahlaki değerler olmadan kalabalıklar, içinde huzur içinde yaşanılan toplum biçimine dönüşmezler. Ahlak, din ve hukuk yani ayıp, günah ve yasak kavramları, toplumun inşa edici kavramlarıdır. Bu kavramlar olmadan toplumu düşünmek mümkün değildir.

 

Yani hürriyetin sınırlarına bir tanımlama getiriyor bunlar.

 

Tabi.

 

www.RisaleHaber.com