Selahattin GEZER

Selahattin GEZER

Aydınlık Karanlığa Düşmüş

Karanlığa düşmüş Aydınlık gazetesinde Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur Külliyatı hakkında yayımlanan yazılar, Üstad’ı ve eserlerini hiç tanımadıklarını bir kez daha ortaya koymuştur. Bakın ne diyor: “Bu kitaplar, kendi cemaatinin de ideolojik metinleri oldu.” Ebedi saadetten bahseden, insanın yaradılış gayesinden; birlikten, ihlas ve uhuvvetten bahseden esere ideolojik diyor. Kurban oluruz böyle bir ideolojiye. Risale-i Nur'u ve müellifinin hayatını bilmeden yapılan bu değerlendirmeler, bir eserin hangi şartlarda yazıldığını ve sahibinin hangi mücadelelerden geçtiğini gözden kaçırıyor. Oysa bir fikir hakkında hüküm vermeden önce, o fikrin sahibinin hayatına ve ortaya koyduğu eserlere bakmak gerekmez mi? Öyleyse Bediüzzaman kimdi ve Risale-i Nur neyin mücadelesini veriyordu?

Bir yanda İngiliz işgaline karşı ilmi ve cesareti ile mücadele eden, İstanbul'un işgal günlerinde Hutuvât-ı Sitte'yi neşreden Bediüzzaman; diğer yanda Rusya'da esirken Rus Başkumandanı karşısında ayağa kalkmadığı için Divan-ı Harb'e verilen ve hakkında idam kararı çıkarıldığı hâlde geri adım atmayan Bediüzzaman... Bir yanda Divan-ı Harb-i Örfî'de, karşısında darağaçlarında asılmış insanlar varken, “Şeriatın bir meselesine bin ruhum olsa feda ederim” Yani Allah’ın koyduğu kanunlara ruhumu feda ederim diyebilen Bediüzzaman; diğer yanda hayatını iman, Kur'an, hürriyet, adalet, vatan, gençlik ve insanlık meselelerine vakfetmiş bu insana ve onun eserlerine bugün saldıran bir “aydınlık” anlayışı... İnsan ister istemez soruyor: Aydınlık gerçekten aydınlık mıdır, yoksa elindeki meşale karanlık mı yapıyor?

Evet, Rusya'da esaret altında bulunduğu sırada Rus Başkumandanı Nikola Nikolaviç'in önünden geçerken ayağa kalkmadı. Bunun üzerine Divan-ı Harb'e verildi ve idamına karar verildi. Bediüzzaman ise bu kararı, “Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir” diyerek karşıladı. İdam hükmünün infazını beklerken namazını kılmak için izin istedi. Sonunda Rus kumandanı, Bediüzzaman'ın tavrının mukaddesatına bağlılığından kaynaklandığını anlayarak özür diledi ve idam hükmü kaldırıldı.

Demek ki karşımızda makamından korkan, mahkemeden çekinen, işgalcinin karşısında susan bir insan yoktur. Fakat burada çok önemli bir ayrıntı vardır: Bediüzzaman'ın cesareti menfî bir öfkeye dönüşmemiştir. Hayatının son dersinde bunu kendisi açıkça ifade eder: “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.” sonraki hayatında kendisine yapılan muamelelere “sabırla, rıza ile” mukabele ettiğini söyler. İşte Bediüzzaman'ı anlamak için bu ayrımı görmek gerekir. Hakikate sahiplenme hususunda tavizsizdir; şahsına karşı yapılan zulümde ise intikamcı değildir.

Risale-i Nur, gençleri isyana, anarşiye, aile düşmanlığına, vatana ihanete çağıran bir külliyat değildir. Tam tersine iman, ahlâk, sorumluluk, asayiş, kardeşlik ve müsbet hareket üzerinde durur.

Peki, bugün bu eserlere saldıranlar neye saldırmaktadır? Allah'ın insana verdiği nimetleri fark edip şükredenlere mi? İnsanı anne babasına karşı isyandan uzaklaştıran bir iman terbiyesine mi? Vatanın ve milletin huzurunu bozan menfî hareketlerden uzak durmaya çağıran bir anlayışa mı? Ölümü yokluk olmaktan çıkarıp, haşir ve ebediyet penceresinden anlamlandıran bir iman dersine mi?

İnsanın önüne “Sen başıboş değilsin; seni yaratan, seni yeniden diriltecek” hakikatini koyan bir Kur'an hizmetine mi? Yoksa asıl rahatsızlık, insanın kendisini Allah'ın kulu olarak görmesinden mi doğuyor?

Risale-i Nur'un iman bahislerine baktığımızda, karşımıza yalnızca kuru bir telkin çıkmaz. Kâinat bir kitap gibi okunur; zerrelerden yıldızlara, bitkilerden insan ruhuna kadar her şeyin bir sanatkârı bulunduğu gösterilir. Tabiatın kendi kendine yaratıcı olduğu fikri aklî delillerle çürütülür. Sanat varsa sanatkârın da bulunması gerektiği gösterilir. Haşir bahislerinde yeniden diriliş aklî ve kevnî delillerle ele alınır. Kader bahsinde ise insanın iradesi, sorumluluğu ve ilâhî takdir arasındaki ilişki hiç keder vermeden açıklanır. Yani Risale-i Nur'un yaptığı şey, insanın elinden aklı almak değil; aklı imanla buluşturmaktır. Ayetü'l-Kübrâ'da ise kâinatın tamamı büyük bir delil hâline gelir. Gökyüzü, yeryüzü, canlılar, insan ve bütün varlık âlemi, Allah'ın varlığı ve birliğini gösteren birer şahit olarak okunur.

Şimdi bütün bunlara karanlık ve ideoloji demek için insanın önce karanlığın ve ideolojinin ne olduğunu tarif etmesi gerekir. Çünkü Allah'ın nimetini gösterene karanlık demek, şükre çağırana karanlık demek, anne babaya hürmeti öğretene karanlık demek, vatan ve millet için asayişi esas alan bir hizmete karanlık demek, ölümü ebedî yokluk olmaktan çıkarıp haşirle açıklayana karanlık demek; kelimelerin anlamını tersine çevirmektir ve siz gidin karanlık ve kör eden ideoloji gelsin demektir

Bir de FETÖ meselesi var. Burada çok temel bir mantık kaidesini hatırlamak gerekiyor: Bir şeyin bir kişi veya grup tarafından kullanılmış olması, o şeyin o kişinin veya grubun düşüncesi olduğu anlamına gelmez. Zaten düşünceleri bu olsaydı vatan evlatlarını katletmezdiler. Bir insan Risale-i Nur okudu diye yaptığı her fiilin Risale-i Nur'dan kaynaklandığını söylemek ne kadar yanlışsa, Risale-i Nur'dan istifade ettiğini söyleyen bir yapının bütün fiillerini Risale-i Nur'a yüklemek de aynı derecede yanlış bir mantıktır. Çünkü burada eser ile istimal eden, fikir ile şahıs, kaynak ile sonradan yapılan yorum birbirine karıştırılmaktadır. Üstelik Bediüzzaman'ın kendi hayatı ve eserleri ortadadır. İngiliz işgaline karşı koyan, Rus Başkumandanı karşısında ayağa kalkmayan, Divan-ı Harb-i Örfî'de idam tehdidine boyun eğmeyen aynı Bediüzzaman; hayatının sonunda talebelerine “müsbet hareket”i ders vermiştir. Öyleyse bir yapının sonradan yaptığı yanlışları alıp Risale-i Nur'un üzerine yapıştırmak için önce metin ile fiil arasındaki bağın delillendirilmesi gerekir. Bediüzzaman'ın kendi ölçüsü zaten bellidir:

“Söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız.”

Öyleyse biz de deriz ki: Fikre karşı fikir ortaya koyun. İddialarınıza ise belge getirin. Yoksa karanlık meşale sadece sizi karanlıkta tutar. İsimlerin büyüklüğü veya gazetelerin manşetleri hakikatin ölçüsü değildir. Bir gazetenin adının “Aydınlık” olması, söylediği her şeyi aydınlık yapmaz.

Aydınlık, önce hakikate bakabilme cesaretidir. Hakikate bakmak ise bazen kendi ön kabullerinin karanlığından çıkmayı gerektirir.

Bugün Anadolu'nun etrafında savaşlar, çatışmalar, emperyal güç mücadeleleri, bölgesel hesaplaşmalar ve büyük jeopolitik gerilimler yaşanırken; vatanın, milletin, insanın ve özellikle gençlerin imanını, ahlâkını ve vicdanını güçlendirmeye çalışan bir külliyata saldırırken çok daha dikkatli olmak gerekir. Çünkü bir milleti ayakta tutan yalnızca tankı, topu, ekonomisi ve teknolojisi değildir. Kuvvetli ve sarsılmaz iman da gereklidir! Evet, milletin asıl istinad noktalarından biri de imanıdır, ahlâkıdır, vicdanıdır ve hakikat duygusudur.

Bediüzzaman'ın gençlere verdiği ders de budur: İnsan başıboş değildir. Kâinat sahipsiz değildir. Hayat anlamsız değildir. Ölüm yok oluş değildir. İnsan yalnız dünya için yaratılmamıştır.

Ve bütün bunları anlatan bir esere saldırırken, insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Ben gerçekten karanlığa karşı mı mücadele ediyorum, yoksa elimdeki karanlık meşaleyle aydınlığın üzerine mi yürüyorum? Çünkü bazen insan elindeki meşalenin ışığına güvenerek yürür; fakat her zaman aydınlığa çıkmaz. O zaman elindeki meşale aydınlık değil, karanlığın başka bir şekli olur.

İsim aydınlık olabilir. Fakat hakikatten kopmuşsa, insanın elindeki aydınlık karanlığa hız kazandırır.

Son Söz:

Oysa biz birlikte; hakikati arayan, millî ve manevî değerlerin yanında duran bir Aydınlık Gazetesi ve onun gibi düşünenlerle; sapkın fikirlere, emperyalist zihniyete meşaleler atmak, karanlığı ve bâtılı yırtmak, yeni yüzyılda büyüyen Türkiye'nin adaletini, huzurunu ve kardeşliğini birlikte inşa etmek isterdik. En azından Karl Marx'a, Mao'ya ve çeşitli izm'lerin fikirlerine gösterdiğiniz ilgiyi, bu toprakların Gazi evladı Bediüzzaman'a ve onun eserlerine de göstermenizi beklerdik.

Bir insan hakkında hüküm vermek kolaydır; fakat tarihî bir hüküm vermek için belge gerekir. “Gizli tarikat faaliyeti”, “örgütlenme”, “Cumhuriyet devrimlerine karşı faaliyet” gibi ağır ithamlar ortaya konuluyorsa, bunların da tarihî belgelerle ortaya konulması gerekir. Çünkü hakikat, peşin hükümle değil; araştırmayla, insafla ve delille ortaya çıkar.

Bizim itirazımız eleştiriye değildir. Eleştiri olsun, fakat delilli olsun. İtiraz olsun, fakat insaflı olsun. Fikir ayrılığı olsun, fakat hakikat çarpıtılmasın. Çünkü birlikte adaletli, insaflı ve gerçekten aydınlık olmak güzeldir. Ve belki de asıl ihtiyacımız olan şey budur: Aynı hakikate bakmayı öğrenemiyorsak bile, birbirimize bakarken adaleti kaybetmemek bizi aydınlık kılar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.