Ayasofya millet devlet beraberliğiyle açılabilir

Ayasofya millet devlet beraberliğiyle açılabilir

Edebiyatçı Yazar İslam Yaşar ile Fetih, Fatih ve Ayasofya sohbeti...

A+A-

Fatih Karaşahan’ın röportajı
RİSALEHABER – ÖZEL

Edebiyatçı Yazar İslam Yaşar ile İstanbul'un fethi ve fethe zemin hazırlayan fetih şuurunu konuştuk. Bugün yeni Fatihler nasıl yetiştirilir? Ayasofya hangi şartlarda açılır? Bediüzzaman'ın şahs-ı manevi ifadeleri üzerinden 'fetih' ve ‘fütuhat’ nasıl değerlendirilebilir? İşte o soruların cevabı...

Fetih ruhu bugün ne kadar dünyamızda var?

Fetih ruhu dediğimiz şey aslında bir kişinin kendi dünyasında meydana gelen cüz’i veya ferdi bir hareket değil. Fetih ruhu ve duygusu bir içtimai şuurdur, bir külli iradedir, bir ortak aklın tecellisidir. Ancak bir birlik ve beraberlikle ortaya çıkabilecek bir neticedir. Bu öyle bir neticedir ki, asırlarca yaşasa ve gerçekleşmese de sönmez ama o birlik ve beraberliği kaybettiği anda söner gider.

Mesela bugün İstanbul’un fethi meselesi, Mekke'nin ve Şam'ın fethi gibidir. Peygamberi zişân İstanbul’un fethini “Konstantin’iye elbette feth olunacaktır; onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden komutan ne güzel komutandır” şeklinde müjdelemiştir.

Bu öyle bir şuur meydana getirmiştir ki, sahabe-i güzinde asırlarca o insanlar tâ binlerce kilometre uzaktaki bir yere yürüyerek, at sırtında, deve sırtında giderek fethetmek gibi bir azmin kararlılığı içerisinde olmuşlardır. Hatta ‘Eyüp Sultan’ diye andığımız Eyyüb-el Ensari 93 yaşını aşmasına rağmen birinci sefere katılmış, birinci seferde gerçekleşmeyince ikinci sefere de katılmış. İstanbul’un Balat surlarının hemen yanında bugünkü ‘Eyüp Sultan’ dediğimiz yerde şehit olmuştur.

Bu yönüyle o fetih ruhu, ondan meydana gelen ortak akıl ve şuurla asırlarca devam etmiştir. 857 sene devam eden bu ruhun nihayetinde fetih, Fatih Sultan Mehmet ve askerlerine nasip olmuştur. Onlar da o birliği ve beraberliği ancak o milli ruh veya ortak şuur diyebileceğimiz anlayışla gerçekleştirmişlerdir. Dolayısıyla fetih ruhunu, biraz külli irade ve külli şuur; bir milletin ortak heyecanı, ortak refleksi, külli akıl tecellisi olarak görmek mümkün.

SADECE HEYECAN YETMEZ

Fethin ve Fatih’in bugüne mesajı nedir?

Bugünkü insanlara baktığımız zaman, bahsettiğimiz ortak iradenin olmadığını görüyorum ben. Zaten ortak irade olsaydı “Acaba İstanbul’un fethinden bugüne nasıl mesaj çıkarırız?” sorusunu sormazdık. Sebep şu; demek ki İstanbul'da fetih boşluğu var. Fatih Sultan Mehmet fethetmiş, Ayasofya bunun temsilcisi, İstanbul'un fethinin sembolü. 481 sene bu fetih manası devam etmiş ama bu sembol daha sonra kaybolmuş, sembol ile birlikte fetih ruhu da kaybolmuş.

İSTANBUL HİÇ FETHEDİLMEMİŞ GİBİ GÖRÜNÜYOR

Şu anda bir fetih nesli veya fatihlerin nesilleri; böyle bir fetih boşluğunu görüyor ve bu fetih boşluğunu doldurmanın çarelerini arıyor ama fetih boşluğunu doldurmanın çaresi sadece heyecanla olmaz. Ortak eğitimle, ortak gayretle, ortak çabayla olur. Dolayısıyla şu anda bütün İslamî şuur sahibi fertler, gruplar, cemaatler, cemiyetler İstanbul’un fetih boşluğunu doldurmak için, Ayasofya’nın cami haline getirilmesini istedikleri halde, onun için mücadele ettikleri halde, bunun gerekliliğine inandıkları halde ve devlet adamları da bu manada zaman zaman beyanlarda bulundukları halde; ortak hareket edemedikleri için bu gerçekleşmiyor. Gerçekleşmediği içinde şu anda bu milli şuurda bir eksik, bir gedik, bir noksanlık var. O noksanlık da İstanbul’un adeta fethedilmemiş bir şehir manzarası göstermesine sebep oluyor.

Fethedilmemiş şehir manzarasını 2 sebep için söylüyorum:

Birincisi, Ayasofya’nın hala müze halinde olması

İkincisi, Müslümanların, İslami şuur sahibi cemaatlerin, grupların ve fertlerin bu noktada ortak hareket edememeleri… Eğer bu boşluk devam ederse, İstanbul hala o fetih boşluğunu yaşamaya devam edecektir ama ne zaman cemaatler, cemiyetler, fertler, devlet ve millet temsilcileri bu boşluğu görerek “burada bir fetih boşluğu var, bu bizim ecdadımızın ortaya koyduğu iradenin yokluğudur. Biz bu iradeyi yeniden sağlayalım ve fethi tamamlayalım” diyerek, büyük bir gayret, cesaretle ve hamasetle İstanbul’un ikinci defa fethini gerçekleştirmek manasında Ayasofya’nın açılması için ortak hareket edebilirlerse bu fetih gerçekleşir. Edemezlerse daha bir süre daha, adeta Fatih Sultan Mehmet'in Bizans surları önünde 53 gün beklemesi gibi -50 sene bekledik- daha 50 sene daha bekleriz gibi geliyor bana.

AYASOFYA’NIN AÇILMASI İHTİYACI, CAMİ OLMASINDAN DOLAYI DEĞİL

Ayasofya'nın açılması, fetih duygusunu yeniden ateşleyebilir diyebilir miyiz?

Ben bu kanaatteyim çünkü Ayasofya gerçekten bir sembol sadece bir cami değil. Ayasofya açılsın derken, Ayasofya’da gidelim namaz kılalım, ibadetimizi yerine getirelim --tamam bu bir mazhariyettir ama- Ayasofya sadece bir semboldür burada. Neyin sembolüdür? İstanbul’un fethinin sembolüdür. Eğer bu noktada biz sadece cami ihtiyacımız olsa, karşıda Sultanahmet var, orada gidip kılabilirdik namazı.

Demek ki burada medar-ı bahs olan şey sadece Ayasofya’da namaz kılmak değil, Ayasofya’nın sembol vasfının ortaya çıkması ve devam etmesi. Bunu da şuradan anlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiği zaman, ilk yaptığı iş Ayasofya'yı cami haline getirmektir. İkincisi Fatih Sultan Mehmet isteseydi Ayasofya’nın adını değiştirerek cami haline getirirdi. İstanbul'un adını değiştirerek fethi o şekilde ifade ederdi.

Fatih Sultan Mehmet ne şehrin adını, ne Ayasofya'nın adını değiştirmiştir. İsteseydi Ayasofya'yı ganimet veya kılıç hakkı olarak alırdı. Fatih Sultan Mehmet bunu da yapmamış. Konstantin Vakfı'ndan 53. 000 düka altınla kendi hazinesinden vererek Ayasofya'yı mülken satın almış ve Fatih Sultan Mehmet Vakfı’na bağışlamıştır. Bu da gösteriyor ki Fatih Sultan Mehmet Ayasofya'yı; hem birinci derecede İstanbul’un fethinin sembolü, ondan daha mühimmi İslam’ın dünya hâkimiyetinin sembolü olarak kalması iradesiyle o ifadeyi kullanmış, o icraatı yapmıştır.

BAZI HRİSTİYANLAR DA AYASOFYA CAMİ OLSUN İSTİYOR

Ayasofya’nın açılması, bu manada o fetih ruhunun yeniden harekete geçmesini sağlayacaktır. Bu anlamda baktığımızda gerçekten Ayasofya’nın açılmasının, İslam dünyasının, hem İslam camiasına hatta bazı hristiyan dünyasına da bir dini şuur verecek, onları sevindirecektir. Bu biraz da Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesidir. Menderes'e – zannederim- 1958 yılında yazmış olduğu bir mektupta “Ayasofya’yı ibadete açın, put hane halinden ibadet mahalli haline getirin, müzahrefattan temizleyin; hem İslam âlemini hem de bazı Hristiyan devletleri sevindirin” diyor. Demek ki burada bazı Hristiyan devletlerin de Ayasofya’nın müze haline gelmesindense cami olmasını istemeleri gibi bir gerçek var.

AYASOFYA’NIN ABİDE VASFIYLA DA HAYATIMIZDA YER ALMASI GEREKİYOR

Yine buradan hareketle Said Nursi 1953 te İstanbul’da bir süre kalır. Talebelerinden Selahattin Çelebi Ayasofya'nın mahiyetini ve geleceğini sorar. Bediüzzaman hazretleri ona şöyle bir cevap verir: “Ayasofya Hristiyanlığın İslamiyet’e devir ve tesliminin abidesidir. Kiliseyken cami olmuştur tekrar cami olacaktır” der. Demek ki Said Nursi’nin nazarında da Ayasofya sadece cami değil bir abidedir. Hıristiyanlığın İslamiyet’e devir ve tesliminin abidesidir. Dolayısıyla bütün Müslümanların Ayasofya’ya bu nazarla bakması, bu nazarla görmesi Ayasofya’nın cami olduğu kadar, abide vasfıyla da hayatımızda yer almasını sağlamaya çalışmak gerekmekte diye düşünüyorum.

FATİH’İN FETHİ AİLESİNDE BAŞLADI

Her insanda olması gereken ‘fetih düşüncesini’ çocuklara yerleştirmek ve gençlerin Fatih’i örnek almasını, onu anlamasını sağlamak için neler yapılmalı? Okul eğitimi bu konu için yeterli midir?

Birinci derecede ben bunu aile eğitimine bağlıyorum. Fatih Sultan Mehmet, fetih şuurunu medresede almamıştır. Fetih şuuru orada tamamlanmıştır ama Fatih Sultan Mehmet'in ruhuna fetih şuuru ailesinde yerleşmiştir. Daha doğduğu zaman o ailenin dünyasında var olan fetih şuuruyla yetişmiştir. Bizim, fetih şuurunu gençlere, gelecek nesillere aktarmamızın yolu, ailelerde fetih meselesinin konuşulması ve fetih şuurunun yaşanmasıdır. Bir ailede fetih şuurunun konuşulması ve yaşanması da yetmez Fatih Sultan Mehmet'i yetiştiren aile, Ulubatlı Hasan’ı yetiştiren aile veya -fetihte 100 binden fazla şehit vardır o zaman- o şehitleri yetiştiren ailelere ve hayat şartlarına bakmak lazım.

Birinci derecede bu insanların helal rızık ile beslendikleri gerçeğinden hareket etmemiz gerekiyor. İkinci derecede bu insanların annelerinin hassasiyetleri ve o şuuru çocuklarına nakş ettikleri gerçeğini görmemiz gerekiyor. Eğer biz, ailelerimizi Fatih'in yetiştiği ailenin hayat şartlarıyla ve manevi şartlarıyla hemhal eder, öyle ailelerin varlığını hayatımıza mâl edersek, gençlerin dünyasına fetih şuurunu nakşederiz.

YENİ FATİHLER! EKRANA MAHKUM

Ama bu biraz zor. . . Zorluğu şuradan kaynaklanıyor; eskiden ailelerde sadece annenin, babanın, dedenin, ninenin, aile büyüklerinin sözleri geçerliydi. Onlar duyulur, onlar anlatılır, onlar konuşulurdu. Onların nasihatleri, menkıbeleri veya fıkraları ve masallarıyla çocuklar yetiştirilirdi. Ama şimdi evlerimizde aile büyüklerimizin sesini duyurmayacak sebepler var. Televizyonlar, internet ekranları, radyolar hatta akıllı cep telefonları var.

Dolayısıyla biz bugün biraz ekran mahkûmu insanlar haline geldik ve ekran mahkûmu insanlar yetiştiriyoruz. Dolayısıyla bizim ‘Fatih’ ruhunu nesillerimizin ruhuna aşılamak, onları Fatih Sultan Mehmet olmasalar bile, Fatih'in peşinde Bizans surlarını yıkan askerler olmasını temin etmeliyiz. O fetih ruhunu ekran mahkûmiyetinden kurtardığımız gençlerin ruhuna nakşetmemiz gerekiyor.

FETİH ŞUURU MEDYADAN VERİLEBİLİR Mİ?

Peki, Fetih şuuru, ekran karşısındaki insanlara, ekrandan verilebilir mi? Bu mümkün mü?

Ekranlara baktığımız zaman ortaya konan tavır böyle bir şuurun henüz verilmek noktasında olmadığını gösteriyor. Burada da yine Bediüzzaman Said Nursi'nin bir ölçüsü var, o da şudur; o günün şartlarında radyolardaki müzik yayını medar-ı bahs olduğu zaman, “beşte dört hakikat beşte bir hevesat -o da gayrı meşru olmamak kaydıyla-“ diyor Said Nursi. Bugün radyo, televizyon, internet ve başka diğer medya kaynaklarına baktığımızda bu ölçü uygulanırsa müspet hareket meydana gelmiş olur.

Yani herhangi bir yayın beşte dört hakikat olacak beşte bir müspet manada gayr-ı meşru olmayan hevesat olacak. Bugün evlerimizde yayın yapan kanallara baktığımızda bunun tam tersi olduğu, beşte bir hakikate bile yer verilmediğini gördüğümüz zaman, o zaman bizim böyle bir cemiyetin içerisinden fetih ruhunu canlandıracak ve hareketlendirecek insanlarının yetişmesini beklemek biraz hayal olur.

AYASOFYA MÜZE KALDIKÇA FETHİ KUTLAMAK BİR TEZAT

Onun için de sadece İstanbul’un fethini veya başka şehirlere fethini kutlamakla iktifa eder. Yani İstanbul'da olacaksınız, Ayasofya müze halinde olacak, Cumhurbaşkanı olacaksınız, Başbakan olacaksınız veya onların etrafında halktan biri olacaksınız. Gideceksiniz 29 Mayıs’ta Yenikapı'da fethi kutlayacaksınız. Ayasofya hala kilise olmaya devam edecek. Burada bir tezat var. Bu tezadı milletin görmesi gerekiyor, bu tezadı devlet adamlarının görmesi gerekiyor, bu tezadın ortadan kalkması gerekiyor.

Fatih Sultan Mehmet'in Ayasofya’yı cami haline getirdikten sonra yazmış olduğu vakfiyede ağır bir bedduası var. Bu beddua devletin ve milletin sırtında kambur gibi durmaktadır. Bu devlet ve bu millet bu duanın ağırlığından kurtulmadığı sürece akl-ı selim ile düşünmesi ve hür hareket etmesi mümkün değildir. Onun için devlet millet bütünlüğüyle hareket etmeli. Devlet millete yol açacak, millet layık olacak ve bu bedduanın ağırlığından kurtulacak, fetih ruhunu yeniden yaşayacak.

AYASOFYA İSLAM’IN ‘FECR-İ SADIK’I

Ayasofya’yı ibadete açarak Fatih Sultan Mehmet'in tamamladığı, daha sonra gelen nesillerin yarım bıraktığı teşebbüsü -fethin ikinci teşebbüsünü- gerçekleştirecek ve ahir zamanda İslamiyet’in yeniden dünyaya hâkim olabileceği, fecri sadık diye ifade edilecek zamanın doğmasının bir vesilesini sağlamak gerekiyor. Bediüzzaman Said Nursi, “Ayasofya İslam’ın fecri sadığıdır” diyor. Yani ahir zamanda, İslamiyet yeniden dünyaya sevgi ve saygı cihetiyle hâkim olacaksa bunun sembolü Ayasofya’dır. Ayasofya’ya devletinde milletinde bu nazarla bakması ve bu nazarla hareket ederek Ayasofya’yı bir an evvel devlet millet bütünlüğüyle el ele verip ortak şuur/ortak akıl dediğimiz manayı gerçekleştirip Ayasofya’yı ibadete açmaları gerekiyor.

BEDİÜZZAMAN’IN 'CENNET ÂSÂ' DEDİĞİ BAHAR AYASOFYA AÇILDIĞINDA BAŞLAYACAK

Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ‘Cennet asâ bir bahar’ şeklinde bahsettiği dönemin, Ayasofya’nın açılması ile başlayacağını söyleyebilir miyiz?

Bunu tam olarak ifade etmek mümkün. . . Bediüzzaman'ın “biz acele ettik kışta geldik siz cennet asâ bir baharda geleceksiniz” diyor. Gerçekten İstanbul’un fethi bir bahardadır. Mayıs ayı İstanbul’da tam bahar ayıdır. Dolayısıyla ‘cennet asâ bir bahar’ dediğimiz zamanın manevi yönü gibi, maddi yönünün de gerçekleşmesi mümkün.

Diğer yandan İstanbul’un fethedildiği zamanda halkın ve devletin içinde bulunduğu şartlara şöyle bir göz atacak olursak, halkın kahir ekseriyeti yüzde 80-90 mesabesinde muttaki dindardır. Devlet adamlarının hedefi ilayı kelimetullahtır. Osmanlı ilan edilmiş bir İslam devleti değildir ama Osmanlı, ideal olarak bir İslam devletidir. İlayı kelimetullahı gaye etmiş bir devlettir. İkisi birleşince İstanbul'un fethi gerçekleşiyor.

Dolayısıyla bizim ‘cennet asâ bir bahar’ dediğimiz o bahar ikliminin gelmesi için, devletin bu manada, ilayı kelimetullah şuuruyla şekillenmiş insanlardan meydana gelmesi gerekiyor. Halkın, ahalinin de yine Bediüzzaman’ın tabiriyle laakal yüzde 60-70 inin muttaki dindar olması gerekiyor. Böyle bakınca, şu anda cennet âsâ baharın gerçekleşmesi safhasındayız.

ÜMİTVAR OLARAK DUAYA DEVAM EDİYORUZ

Gerçi kış devam etmektedir, Müslümanlar arasındaki sıkıntılar arttığına göre, bu kış biraz daha uzayacak gibi görünmektedir ama ümitsiz değiliz. O ki, Said Nursi “biz kışta geldik siz cennet asâ baharda geleceksiniz” diyor veya O ki, Said Nursi, bir rüyada hitabede, İslam’ın mukadderatı ile konuşan mecliste “Ümitvar olunuz şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek gür seda İslam’ın sedası olacaktır” diyor. Bunun olacağına inanıyoruz gerçekleşeceğine inanıyoruz. Bu sevdanın da ilk defa Ayasofya'da bir ezan ve namaz ile gerçekleşeceğine inanarak bu inançla fiili, hali, kavli duamıza devam ediyoruz.

BEDİÜZZAMAN’IN ‘ŞAHS-I MANEVİ’ İFADELERİNİ İYİ ANLAMAK GEREK

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Risale-i Nur eserlerinde sıkça fetih ve fütuhat kelimelerini kullanıyor. İman ve Kur’an davasındaki kişi fethi nasıl anlamalı? Nur talebelerine düşen sorumluluk nedir?

Kanaatim şu Said Nursi ‘fetih’ kelimelerini birinci derecede onların gönüllerinin, kalplerinin, akıllarının fethedilmesi; kuran ve iman nuruyla nurlanması anlamında ifade ediyor. Zaten kalpler, akıllar, gönüller bu manada fethedildiği ve nurlandığı zaman bu muhakkak etrafına da, insanların yüzlerine, gözlerine de aksedecektir. Bu izler ve gözler nuranileşecek ve etrafta adeta gece karanlığında aydınlanan bir lamba gibi parlayacaktır.

Bu manada Said Nursi’nin talebelerinin her birisinin, birinci derecede yapmaları gereken şey; akıl, kalp ve ruh fethini tamamlamak ve adeta gece karanlığında parlayan bir mehtap haline gelmektir. Bu da ancak Said Nursi’nin şahs-ı manevi dediği güçle olacaktır. Said Nursi “bu zaman, cemaat zamanıdır. Şahıs zamanı değildir” diyor. Dolayısıyla yapacak işi şahsı maneviye veriyor.

Said Nursi’nin şahs-ı manevi dediği gerçeği, nur talebeleri görür, buradan hareket ederek bir şahsı manevi meydana getirir ve bu şahsı manevi gücüyle hareket ederlerse, söylediği fütühatların gerçekleşmemesi için bir sebep yok. Ama şu andaki tabloya baktığımız zaman, Risale-i Nur'un bir şahsı manevisi var. Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi cihanşümul. Yeryüzünün hemen hemen her yerinde bu şahs-ı manevi hayatta ve devam ediyor ama ‘nur talebelerinin bir şahs-ı manevisi var mı?’ diye sorduğumuzda, bunu ‘var’ diye cevaplamak o kadar kolay değil. Şu anda nur talebelerinin küçük ve mevzi manada, cüz’i şahs-ı manevileri varsa da bir ortak şahsı manevisi yok.

Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsine mütenasip, nur talebelerinin Ortak şahs-ı manevileri olmadığı için de bu iki şahs-ı manevi birleşip cennet asâ baharı gerçekleştiremiyor. Dolayısıyla burada nur talebelerinin birinci derecede bir şahs-ı manevi meydana getirmeleri gerekiyor. Bunun için de birlikte hareket etmeleri gerekir. Birleşmelerine gerek yok.

Nur talebelerinin cemaatleri birlikte hareket etsinler yeter. Hangi cemaatin kaç kişi olduğu, sayısının ne kadar fazla olduğu mühim değil. Burada birlikte hareket etmek söz konusudur. Üstad hazretlerinin son derece manidar bir tabiri var, o da şudur: “Ey kardeşlerim, sizler ve bizler insan-ı kâmil bir şahs-ı manevinin azalarıyız” diyor. Sizler ve bizler derken, sizler diğer İslami cemaatler, bizler nur cemaatleri… Böylece bir şahs-ı manevi meydana getireceğiz ve bu şahs-ı manevi insan-ı kâmil ismine layık olacak. Yani mükemmel manada bir insan gibi olacak.

Bir şahs-ı manevinin meydana gelmesi için namütenahi ağza ihtiyaç var. Hepsi olsun İslami cemaatler ve nur cemaatleri ne kadar fazla olursa olsun, fark etmez ortak bir kalp ve ortak bir akıl etrafında birleşeceklerse, ancak böyle bir şahsı manevi meydana getirirler.

İSLAMİ CEMAATLER VE NUR TALEBELERİNİN BERABERLİĞİ İTTİHAD-I İSLAM'IN NÜVESİ OLACAK

Şu anda İslami cemaatlerin ve nur talebelerinin ortak bir kalpleri var. Herkes Kur’an ve iman ışığında Allah’ın rızasını kazanmaya çalışıyor ama ortak bir akıllarının olduğunu söylemek mümkün değil. Buna Said Nursi ‘külli akıl’ diyor. Birinci dereceden nur talebelerinin buradaki külli aklı gerçekleştirmeleri gerekiyor. Külli aklı gerçekleştirmenin yolu da umumi istişarelerden geçiyor. Nur talebeleri külli aklı gerçekleştirirler ve birbirleriyle irtibat kurarak ortak hareket edebilirlerse bu durum diğer İslami cemaatlere de örnek olacaktır. Böylece ittihad-ı İslam diyebileceğiniz bir birlik ve beraberliğin nüvesi olarak düşünebileceğimiz İslam’ın şahsı manevisi bir manada gerçekleşecektir. İslam’ın şahs-ı mânevîsinin gerçekleşmesinin ilk hamlesi, nur talebelerinin ortak bir akıl etrafında birlikte hareket ederek, bu şahsı maneviyi canlandırmalarından geçer.

Diğer yandan şu hayat gerçeğini de görmek de fayda var. Bir çocuk dünyaya gelir gelmez kalbi mükemmel manada tıkır tıkır çalışır, işler, organları besler ve kalp hayatı devam eder. Ama akıl tam manasıyla hayata hâkim olması, organlar arasındaki uyum sağlanması için bir on beş senenin geçmesi lazım. Dolayısıyla şu anda, 80’den sonra daralan nur talebelerinin şahsı manevisinin ortak aklı teşekkül safhasındadır. Biraz daha zaman geçecek gibi görünüyor ama ümitvarız bu ortak akıl gerçekleşecek. Nur talebeleri umumi bir istişare ile ortak hareket edecekler. Diğer İslami cemaatlere bu noktada da örnek olacaklar.

HALK DİNDAR OLURSA DEVLET ADAMLARI DA…

Böylece tıpkı üstadın zamanındaki gibi, üstadın vefatından hemen sonra 60’lı 70’li yıllarda nur talebelerinin yaptığı gibi Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi etrafında, diğer islami cemaatler de şahsı manevileriyle yer aldıklarında ve o umumi insan-ı kâmil ismine layık şahsı maneviyi gerçekleştirecekler. Bu şahs-ı manevi; gerçekten dini yaşayacak, milletinin kahir ekseriyeti bu noktada müttakî dindar olacak, bu müttakî dindarlık devlete yansıyacak, devlet adamları da ister istemez kendilerini, kendilerinin kanunlarını, nizamlarını milletin yaşayışına göre ayarlayacaklar.

AYASOFYA MİLLET DEVLET BERABERLİĞİYLE AÇILACAK

Şeriatı ilan etmek gibi bir gayrete gerek yok ama kanunlarını Kur ‘ani hükümlere göre, milletin yaşayışına göre ayarladıklarında bu adeta şeriat safhasının gerçekleşmesi demektir. Biraz önce Ayasofya üzerine söylediğimiz İslam’ın fecr-i sadığın doğması da böylece gerçekleşmiş olacaktır. Yani milletin dinini yaşadığını gören devlet, milletin yaşayışına uygun kanunlar ürettiğinde ve uygulamaya başlığında Ayasofya gayr-ı ihtiyari bir noktaya gelecek. Millet devlet beraberliğiyle açılacak, İslam’ın fecri sadığı diyebileceğimiz şafak sökecek ve fütuhat inşallah çok geniş manada başlayacaktır.

AYASOFYA İSTANBUL’UN SİLUETİ BOZULMAMIŞKEN MÜZE YAPILDI

Geçtiğimiz senelerde çokça tartışılan İstanbul’un tarihi siluetinin bozulmasının maneviyatla alakası var mı sizce? Bu konuya nasıl yaklaşmak gerekir?

Bir bünyede bozulma başladıysa o bozulma bir yerde olmaz. Pek çok yere bu bozulma yansır. Yani dişiniz ağrıyorsa yüz hatlarınız değişir, bakışınız değişir, yürüyüşümüz değişir, dişinizin ağrıması sadece yemek yemenizi etkilemez, bütün vücudu etkiler. Burada devletin ve milletin birlikte meydana getirdiği şahs-ı maneviyi, İstanbul siluetiyle birlikte telakki ettiğimizde, devlette ve millette meydana gelen eksi değerler, bozulmalar, değişmeler veya dünyevileşme diyebileceğimiz şartlanmalar elbette öyle veya böyle İstanbul’a da yansıyacaktır ve yansımıştır, yansımaya da devam edecektir.

Fakat şu gerçeği görmek gerekiyor fütuhat dediğiniz şey o günün şartlarında gerçekleşir. Dolayısıyla tarihi hafızamıza nakşedilen tarihi İstanbul silueti camileriyle, kuleleriyle kubbeleriyle, minareleriyle zihnimizde kalacak ama sadece o siluet İstanbul’un fethinin gerçekleşmesine yetmiyor. Ayasofya İstanbul’un silueti bozulmadığı, sağlam olduğu bir zamanda kapatılmış ve müze haline getirilmiştir. İstanbul’un silueti bozuldu. Ayasofya hala müze olarak devam ediyor. Demek ki siluetlere takılıp kalmaya gerek yok.

Evet, dünya değişmektedir, İstanbul da değişecektir, bu değişmeden nasibini alacaktır. Olabildiğince tarihi siluetler değişmemelidir öyle kalmalıdır ama bu biraz da fıtrat ve adetullah kanunlarına aykırıdır. O yönüyle ile bu değişme cennet asâ baharın gelmesine engel olmayacaktır. Yeter ki insanlar değişmesin, insanlar tarihi manayı ruhlarında yaşasınlar. Her biri birer fatih gibi veya Fatih’in askerleri gibi İstanbul’u fethetme azmiyle ve gayreti ile hareket etsin ve bu gayret o insanların dünyasında hayatında yer alsın.

FATİH’İN ASKERLERİ GİBİ OLMAK

Yani dünyanın herhangi bir yerindeki bir Müslüman genç, Türkiye’nin herhangi bir yerindeki Müslüman genç veya İstanbul’un herhangi bir yerindeki Müslüman genç: “Ben, İstanbul fethedilmeden önce yaşasaydım fetih ordularına asker olurdum” diye biliyor mu? Ya da “fetih gerçekleşti, daha sonra gerçekleştiği zamanlarda yaşasaydım, İstanbul'un fetih manasını koruyacak gayreti içerisinde olur ve bu manaya sahip olurdum” diyebiliyor mu? Bugün bil mana İstanbul şeklen bizim gibi görünüyorsa da, o siluetlerdeki camilerde, minarelerde ezan okunuyorsa da; İstanbul’un fethi ve İslam’ın dünya hâkimiyetinde fethin sembolü diyebileceğimiz Ayasofya kapalıysa bu fethin gerçekleşmediği veya yara aldığı manasına gelir.

O GENÇLER PEYGAMBER-İ ZİŞAN’IN(asm) VERDİĞİ SIFATI KAZANABİLİRLER

Siluetler bozulmasa daha iyi olurdu ama bu mevcut şekli bozulmalar insan bozulmadığı sürece fazla zarar vermez şu anda benim endişem insanın bozulması, gençlerin bozulması.

Bugün bir genç, “ben, Ayasofya açılması için mücadele ederek İstanbul’un yeniden fethine katkıda bulunacağım ve bu fethi gerçekleştireceğim diyebiliyorsa, bu o gence peygamberi zişanın(sav) güzel asker güzel asker güzel komutan sıfatındaki güzel sıfatını kazandıracaktır. ” Yeter ki gençler bu şuurla yetişsinler, bu şuurla yetişen gençler yarın İstanbul'da Ayasofya'yı cami haline getirip, namaz kılarak yepyeni bir siluet kazandırır.

O yepyeni siluet kıyamete kadar devam eder ve bu fetih manası gençlerin dünyasında peygamberi zişanın müjdelediği fetih manasını devam ettirerek, bu millet kendisine yakışan ve tarihi ile mütenasip hale gelmiş olan bu şuuru gençlerine aşılar, gençler bu şuuru yerine getirir ve fetih gerçekleşir. Ayasofya açılarak fetih bil mana gerçekleşir. 

 

 

 

www.risalehaber.com / Kaynak ve aktif link verilmek kaydıyla bir kısmı alıntı yapılabilir

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum