Ankara Kalesinde Bediüzzaman ve sanat

Ankara Kalesinde Bediüzzaman ve sanat

Caner Kutlu ile Ankara Kalesinde Bediüzzaman ve Sanatın İzleri'ni konuştuk...

A+A-

Röportaj: İlkay Balkanlı-Risale Haber

 

Caner Kutlu ile Ankara Kalesinde Bediüzzaman ve Sanatın İzleri'ni konuştuk...


Bediüzzaman'ın, o sizin sevdiğiniz adıyla Yolcu'nun, 1922 yılında uğradığı duraklardan birindeyiz. Ankara Kalesi! Kale'nin burçlarında tefekkürü, bu tefekkürden sonra içindeki sıkıntıya, bir dua bir rica beklemesi...
Bununla başlayalım isterseniz,
 
Evet, Ankara’da en kara haleti ruhiye içerisindeyken kaleye çıkıyor Üstad...
Said Nursi, yükseklere tutkun bir zat, biliyorsunuz. Bulunduğu yerin en yükseğini sever, oradan seyretmeyi, düşünmeyi, ibadet etmeyi sever. İstanbul’u da Çamlıca tepesinden yasar mesela. Sonra Barla'nın en yüksek yerinde, ağacın üzerinde bulunmayı sever.
 
Ankara’nın resmini de kaleden çekiyor yani...
 
Neticede sorunları en tepeden keşfeder, çözümleri en yüksekten bulur.
 
Nasıl bir Ankara'ya baktı buradan? Henüz savaşın dumanlarının üzerinde olduğu bir Ankara resminde?
 
Tabii, o zaman Ankara bugünkü gibi TOKİ manzaralı değildi şüphesiz...
Ankara büyük bir mücadeleden çıkmıştı. Halk çok yıpranmıştı. Ancak, Zafer kazanılmıştı. Zafer sonrası bir Ankara’ya geliyor Üstad. Uğruna kendisinin de hayatını ortaya koyduğu, büyük mücadelenin zaferini gözleriyle görmek arzusuyla, umut dolu, mutluluk dolu, şükür içerisinde bir ruh haliyle geliyor Ankara'ya. Yaralar henüz kapanmamış, Zaferin yorgun yüzlerde bıraktığı acımsı sevincin kucağına geliyor. Ümidin, yeniden doğuşun, beklentinin merkezine geliyor.
Tren garında Üstadı büyük bir sevinçle karşılıyor Ankara. Törenler yapılıyor, iltifatlar görüyor.  
Ancak, kale sırları saklayamıyor işte! Fazlaca doğrucu oluyor...

Bu kale aynı zamanda Sakarya Savaşının da namazgahı... Ordunun namazgah olarak kullandığı yer. Belki bu anlamda da bir yeri vardı Üstatta...

Büyük bir mücadele... Her şeyi ile büyük bir gayret gerçekten... Milletin ruhu, bedeni her şeyi ile bir büyük savaştır İstiklal Harbimiz... Ankara da görevini en iyi şekilde yapmıştır.
Zafere kadar İlâhî gücün gölgesinden ayrılmamıştır. İbadet eder gibi savaşmıştır millet, Üstad da her noktasında kurtuluşun içinde olmuştur.
 
İç içe zamanlar sahnesi burası. Birçok medeniyeti ağırlamış ve pek çok medeniyeti uğurlamış bu ihtiyar kale. Her şey gelip geçici der gibi, peki Zamanın En Harikası'nın izlerinden size kalan?
 
Bediüzzaman, zamanının her yerinde olan bir insan.. Milletin olduğu yerde O da var. Onun, insan olarak, benim için birinci özelliği dehasıdır, ikincisi de fedailiğidir. Hiç beklemez, atlar, netice değil, netice için çalışmaktır değerli olan. Gayret onun için vazgeçilmezdir. Bir dakika bile durmaz, karşılıksız yapar, istiğna düsturu Onun hayattaki karşılığı gibidir.
Her şey elbette gelir geçer, her şeye takılırsan sen de gelir geçersin. Her şeye buradaki gibi yüksekten bakarsan gelip geçtiği yeri de görürsün, Üstadın Ankara kalesindeki mülâhazaları da bunun bir örneği değil midir zaten...
 
Bu kale, eski ve yeniyi, geleneği ve aykırılığı da barındırıyor kendinde. Sanat atölyeleri ile dededen, babadan kalma zanaat dükkanlarının, ticaret dükkanlarının bir arada oluşuna yorumunuz?
 
Zaman geçiyor, her giden bir şeyler bırakıp gidiyor; her gelen bir şeyler getiriyor. Geçmiş ve gelecek bir arada yaşıyor, bugün de bunları birbirine uydurmaya çalışıyor. Çatışma bu günde, dünde ve yarında her şey net aslında. Bediüzzaman'ın Ankara kalesindeki iç çatışması da bugünde dikkat ederseniz.
Bugünün dünden hamile, yarına gebe bir durumu var. Hem insanın hayatında, hem toplumların hem devletlerin hayatında...
  
Peki sizin, özellikle yazarken mekanlarla bağınız nasıldır?
 
Mekan, benim için de iç çatışmalarımın meşheridir. Geçmiş zamanın mekanlarını da yanımızda taşıyoruz. Zamanın bir parçasında bir yere yapıştırıyoruz. Ya da, yenisiyle karşılaştırıyoruz. Ya da, Üstadın Ankara kalesinde yaptığı gibi, kendi hayatını, milletin hayatını, devletin hayatını, dünyanın hayatını aynı mekanda birlikte canlandırıyoruz. Bunun için yüksek yerler daha büyük imkanlar veriyor. Bütün varlığı bir anda, bir mekana sığıştırabiliyoruz. Neticede her şey insanın zihninde yaşanıyor, buradan, ümit, korku, endişe, iman ortaya çıkabiliyor. Üstadın kaledeki macerası da böyle bir şey galiba... Üstat çok girift biri... Seradan süreyyaya...
 
Sizin için de böyle anlamı olan, belki pek çok yerin içinde, daha da özel anlamı olan yer neresidir?
 
Çok yer var... Bunların çoğu henüz görmediğim yerler... Ve göremeyeceğim yerler...
Bazı belli zamanların mekanları var; mesela, Üstadın Ankara kalesinden 'baktığı' Ankara… Daha ilerisi, 'gördüğü' Ankara'nın özel bir anlamı olabilir benim için de...
Bugün için de millet yeni bir zafer yaşıyor. Yıllardır çekilen acılar sona eriyor. Her yerde zafer çığlıkları atılıyor. Ancak, biraz yukardan bakınca görünüyor ki, yeni endişeler altta yeşeriyor, zaferi kalıcı kılmak için yapılması gerekenler var...
 
Ayrıca, kendi hayatımız da bir yıkıma gidiyor, yaşlanıyoruz, saçlarımızdaki beyazlar her aynaya baktığımızda acı acı bakıyor. Dünya gidiyor, ahiret bizi bekliyor. Her mekanın sonu ölüm görünüyor. Yani, zaman değişiyor, asır başkalaşıyor, ama aslında pek de değişmiyor. İnsan hayalin elinde değişik kurmacalar yapabiliyor böylece...

Sanat da bazen buradan ortaya çıkıyor değil mi? Kurmacalar, kurgulamalar, iç çatışmaların zaman ve mekan elbiseleriyle süslenmesi...
 
Üstad'ın Ankara Kalesindeki ruh hali de saire çok şiirler yazdırır sanıyorum. 
Ayrıca, buradaki ressamlarımızın da Üstaddan ilham alarak yapacakları eserleri de beklemek gerekiyor.
 
En klasik soruyu, tersten sormak istiyorum; Sanat ne değildir?
 
Ben de tersten soruya, aynı yöntemle cevap vereyim:
Sanat nedir? Sanat tevazudur... Bunun aksi sanat değildir.
 
Peki! O zaman… Sanat neyi kullanır?
 
Soyutlama ve semboller...
 
Neyi hedefler?
 
Edebi mutluluk...
 
'Edep ya hu'... Bunun için en başta ne gerekir?
 
Benliğin keşfi...
 
Nasıl?
 
Allah'ın aynası insan... İnsan da Allah'a bakarak kendini biliyor... vahidi kıyası... ölçü...
Tabiat aynasında ( ki aynayla uğraşan, içindeki görüntüyü göremez) yaratılanları seyreden ve bu orada görüntünün aslını (isim ve sıfatlarını) zikreden kişilerdir.
Muhyiddin Arabi için marifetin son sınırı budur, görüntünün gerçeğini bulabilmek.
 
Mazhar olmak...
 
Yani, yarattıklarında Allah'ın zat ve sıfatlarını görmek; (zira Allah da kendini (isim ve sıfatlarını) yarattıklarıyla görür. (Ben gizli bir hazineydim bilinmek istedim, kainatı yarattım, der.)
Kainat aynasında kendini görür, insan da kainatı Onun ayinesinde görür… Kendini.
 
Güzellik nerede başlar?
 
Güzellik, evrensel kanunların yansımasından ortaya çıkar, evrensel uyum ve gerçek oran, eşyanın değişim ve dönüşümüyle birlikte uyum ve oranın korunması sürekli ve akıcı bir güzelliği, aslında suretlere bağlı kalmayan çok geride akan güzelliği gösterir.
 
'Güzel Olmak',  'Güzel Yapmak' çok zor gerçekten.  Kime göre, neye göre değil de her şeye, herkese göre “güzel” handiyse imkansız...
 
Her güzel şüphe uyandırır… Ancak değişen ve değiştikçe korunan güzellik evrensel karşılığı (oranı) korumasından sürekli bir hayreti getirir ve bu şüpheyi dağıtır.
Güzelin güzelliği evrensel orantısından ve değişerek korunmasında gerçekleşir.
Bu, 'anlık' beğenilerin evrensel bir inanca götürdüğü kişinin nesneyle birebir temasını çoğaltarak, koşulluluğun ötesine atması demektir.
Koşulsuz güzellik, evrensel güzelliktir, bu da kesin güzel anlamına gelir.
Bu şekilde her nesne kesin güzele bir işarettir; nesneler in oluşturduğu büyük resim güzelliğin somut karşılığıdır ve bizzat bu bile güzeldir.
 
Somut güzellik konusunda biraz daha durabilir miyiz? Somut güzellik bir mümin için ne anlama gelir?
 
İman bir soyut güzelliktir.
Ancak bunun yaşanan her günde her somutta bir karşılığı da bulunacaktır.
Müminin arayışı imanı somutta da şekillendirmek içindir.
Mümin, bir merak duygusu ile somut içinde imanî bir özü bulmanın zevki içinde arayacaktır.
Müminin somuta bakışı, üstünden geçmesi değil, içinden geçmesi seklinde bir yolu izlemesidir.
 
Dikey bir bakış... Ya da sizin çok kullandığınız şekliyle, helezonik yol alış değil mi?
 
Evet... Araması ne bulacağını bilmediğinden ya da bir türlü bulamadığından değildir, bilakis bildiğini bulmaktan ve hep bulmaktan gelen bir büyük zevktir.
 
Bunun imani terminolojide bir karşılığı var mıdır?
 
Buna temaşa da denir. Somut, mümin için değerli bir ikramdır. Ne olduğunu, kimden geldiğini bildiği ve bu sebeple hangi makamda bir mesajı taşıdığını yakalamanın zevkidir.
Soyut bir güzellik olan imanın somuttaki öznel karşılığında ifadesini bulması ise belagat demektir.
 
Belagat, her bakışta, yaşayışta, konuşmada, yazmada ve çizimde somut üzerindeki bu tasarımın yansıyabilmesidir.
Her somut halin gereğinin, içindeki soyut gerçekle birlikte dillendirilmesidir.
Somutun içindeki soyut anlamın tekrar somut bir karşılığının bulunması ki bu ifadenin ortaya çıkmasıdır.
Bir ifadeye ya da harekete dönüşmeyen soyut, anlamını gösteremediğinden 'duruma uyumunu' ortaya çıkaramaz.
Belagat soyut ile somut arasındaki bu türden ikili ilişkiyi zorunlu kılar.
 
Allah’ın güzelliği, somut güzellikten çıkarılabilir mi?

Allah'ı dünyadan ve görünen, bilinen her şeyden ayrı düşünmek gerek; kainatın içinde zatını değil, isim ve sıfatlarını anlayabiliriz, münezzeh olan zatının bunların dışında olması dolayısıyla bilgi dışı bir gereklilik vardır, bu durum aklın durduğu yerdir; müşahadetullah, bu noktada algı dışı ve bilgi dışı yakin kazanmayı, sır gibi bir gereci kullanmayı gerektirir. Latife-i rabbaniye’ nin nihayet sınırıdır.
 
Sanatçının hayalindeki en önemli gereçleri nelerdir?
 
Özgür tasvir ve hakikat... Soyut yaklaşım... Tamamlanmamış süreç...

Sanatçının zihninde birlikte yaşayamayacak iki kavram nedir?
 
Sanat ve müdahale...
 
“Muhafazakar sanat“ olmaz mı diyorsunuz?
 
Evet.
 
Sanatçının en değerli yol taşları nelerdir?
 
Süs, hakikat, edep ve suretin götürdüğü...
 
Bediüzzaman'ın sanatın somut yaklaşımı konusunda olumsuz tavrı hangi noktadadır?
 
Sözün ya da şeklin arkasına başkasının geçmesi konusunda olumsuzdur. Bu durumda somut, arkasında duranın kimliğine bürünecektir; mesela modern ya da postmodern sanatta olduğu gibi... Yapılması gereken sözün ve şeklin kendini anlatabilmesidir. Bir benliğin taşlaşmış sekline dönüşmemelidir.
 
Postmodern sanat ile ilgili görüşleriniz nedir?  Avatar mesela, yeni bir buluş mu?
 
Bir kaçıştır... Modern bilimin ve yaşamın tıkanması sonucu batının dili dolanmakta, bilinmez bir şekilde anlamsız ilgisiz bir konuşmanın içine girmektedir.
Her şeyi birbirine karıştırmaktadır. Yeni bir dünya yaratmak istenmekte, yalnız, bu mevcut evrende ve mümkünse 'tanrısız' gerçekleştirilmek istemektedir.
Maddenin ışığa kaçışıyla ruhun sürekli suret değiştirmesi ve gerçeğin kaybolması her şeyin gerçek olabileceği herkesin 'Tanrı' olacağı, güçlülerden kurulacak; zayıfların dönüştürüleceği ve kullanılacağı bir 'olmayan' Evren... ancak 'dilde' kurulacak yeni bir Evren anlayışı isteniyor.
 
'Kurgu mu gerçek, gerçek mi kurgu birbirine karıştırılıyor'...
 
Kurgu varsa gerçek vardır, kurgu gerçeğin dili olmaktan çıkarılıp bizzat gerçeğin kendisi olacak, deniyor. Binek kendi olacak, aşk bir benlik keşfi olmaktan ziyade benliğin hükmünü kabul ettirme olacak, zelil ve 'Tanrı' bir yaratık dil evreninden gerçek sanrılara taşınacak. Avatar, hayalperestliğin bir yansımasıdır. Halbuki, Hayal gerçeği örtmemeli, gerçeği işaret etmeli, yerini almamalı. Gerçek zemini kaybetmemelidir.
 
Sanatın sosyalle ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?
 
Seyircisiz bir eser isimden ve resimden ibarettir yani neticesiz kalır, cansızdır. Ona hareket verecek olan seyircileridir.
Sosyalleşmenin önemi, eseri hayattar kılmasıdır. Akıllı. Ve eleştirel bakış gözüyle eserine bakılması sanatçının zevkini arttırır. Olumsuz da olsa eleştiri gerekçesiz kabulden daha iyidir.
 
Sanatın sosyalle ilişkisi de sorunlu bir durum şüphesiz....

Eserlerin sosyal hedefi oranında bir kuşatıcı kullanım malzeme zorunluluğu olacaktır.
Fikriyatın sanatsal görünümü bütünüyle sanatın eğrilmesini ve dönüşümünü gerektirir ki bu uzun bir süreçtir.
Onlarca yüzlerce sanatçının sabırla ve gayretle ve tevazuyla (ve tevekkülle) sanatını icra etmesiyle olur.
 
Neticede tekrar başa dönüyoruz galiba: 'Sanat tevazudur'.
 
Aynen öyle, Allah mütevazı olanı sever. Sanii, sanatı olan insanın en güzel hali olarak tevazuunu görür. Her şey O'na yönelince sonsuzluk kazanır. O en güzel vekildir.
 
Ve son olarak,
 
Öncelikle bu güzel mekanda bulunmaktan ve Üstadı burada yad etmekten dolayı çok mutlu oldum. Sizlere teşekkür ediyorum. Bundan sonrası için yapacağınız çalışmalarda da başarılar diliyorum.