Allah, onların sırlarını ve fısıldaşmalarını bilir

Allah, onların sırlarını ve fısıldaşmalarını bilir

Ayet meali

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Tevbe Sûresi 73-78. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:

73 . Ey peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et ve onlara sert davran! Onların varacağı yer ise, Cehennemdir. Ve o ne kötü varılacak yerdir!

74 . (O sözü) söylemediklerine dâir Allah’a yemîn ediyorlar. Hâlbuki, o küfür sözünü gerçekten söylediler de İslâm(ı kabûl etme)lerinden sonra kâfir oldular ve muvaffak olamadıkları şeye (peygambere sû-i kasd yapmaya da) yeltendiler. Sırf Allah ve Resûlü, fazlından kendilerini zengin etti diye (buna rağmen nankörlük ederek) intikām almaya kalktılar. Artık tevbe ederlerse, kendileri için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette (pek) elemli bir azâb ile cezâlandıracaktır! Yeryüzünde onlar için ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!(*)

75 . Onlardan kimisi de: “Yemîn olsun ki, eğer (Allah) fazlından bize verirse, mutlakā sadaka (ve zekâtını) vereceğiz ve mutlakā sâlihlerden olacağız” diye Allah’a söz verdi.

76 . Fakat (Allah) fazlından onlara verince, onda cimrilik ettiler ve onlar (Allah’a itâatten) yüz çeviren kimseler olarak (sözlerinden) döndüler.

77 . İşte Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söyleyegelmeleri sebebiyle, (Allah da) âkıbetlerini, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar kalblerinde (devâm edecek) bir nifak yaptı.

78 . Bilmediler mi ki şübhesiz Allah, onların sırlarını ve fısıldaşmalarını bilir; çünki şüphesiz Allah, (bütün) gizlilikleri çok iyi bilendir!(**)

(*)Tebük Seferine hazırlık yapılırken, Cülâs bin Süveyd, bir merkebe binmiş olduğu hâlde, mü’minleri cihaddan soğutmak maksadıyla: “Eğer Muhammed’in sözleri doğru ise, ben şu üzerinde bulunduğum merkebden daha alçak olayım” dedi. Bunu işiten oğlu Mus‘ab bu söylenenleri Hz. Peygamber (ASM)’a bildirince, Cülâs hemen Peygamber (ASM)’ın huzûruna çağırıldı ve: “Ey Cülâs! Sen bunları söyledin mi?” diye sorduğunda, bunu aslâ söylemediğine dâir Allah’a yemîn etmesi üzerine bu âyet-i celîle nâzil oldu. (Nesefî, c. 2, 195)

(**) “Hiçbir şey O’ndan gizlenmesi kābil (mümkün) değildir. Perdesiz, güneşe karşı zemin yüzündeki eşyâ, güneşi görmemesi kābil olmadığı gibi, o Alîm-i zü’l-Celâl’in (sonsuz ilim ve Celâl sâhibi olan Allah’ın) nûr-ı ilmine karşı eşyânın gizlenmesi, bin derece daha gayr-ı kābildir, muhâldir (imkansızdır). Çünki huzur var. Yani herşey dâire-i nazarındadır (bakıyor) ve mukābildir (karşısındadır) ve dâire-i şuhûdundadır (görmektedir) ve herşeye nüfûzu var (ilmi herşeye işliyor). Şu câmid (ruhsuz) güneş, şu âciz insan, şu şuursuz röntgen şuâ‘ı gibi zînûrlar (nûrlu şeyler); hâdis (sonradan olma), nâkıs (noksan), ârız oldukları hâlde, onların nûrları, mukābilindeki herşeyi görüp nüfûz ederlerse (işlerlerse), elbette vâcib ve muhît (kuşatan) ve zâtî (kendine âid) olan nûr-ı ilm-i ezelîden (Allah’ın ezelî ilminin nûrundan) hiçbir şey gizlenemez ve hâricinde (dışında) kalamaz. (...) Mâdem şu kâinât sâhibinin böyle bir ilmi vardır; elbette insanları ve insanların amellerini görür ve insanlar neye lâyık ve müstehak olduklarını bilir, hikmet ve rahmetin muktezâsına (gereğine) göre onlarla muâmele eder ve edecek. Ey insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zât seni bilir ve bakar, bil ve ayıl!” (Mektûbât, 20. Mektûb, 73-75)