1. YAZARLAR

  2. Metin KARABAŞOĞLU

  3. 'Başkasından bana ne'
Metin KARABAŞOĞLU

Metin KARABAŞOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

'Başkasından bana ne'

A+A-

Sosyal hayatta yaşanan bütün huzursuzlukların en temelde ‘iki kelime’de düğümlendiğini ve çözümünün temelde iki esasa dayandığını söyler Bediüzzaman: Zekât ve faiz. Zekât, “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne” şeklinde kendisini belli eden bencillik ve duyarsızlığın ilacı olurken, faiz yasağı ise, “Sen çalış, ben yiyeyim” zalimliğini bertaraf ederek, insana Allah’ın mülkünde Allah’ın sair kullarına adaletle muameleye memur olduğunu hatırlatır.

‘Madde’yi yücelten modern çağın gıdasız kalmış ruhlarına ‘postmodern’ bir çözüm sunuluyor bugünlerde. Mutlak hakikate ve ilâhî vahye sırtını dönüp hayalini kurduğu ‘yeryüzü cenneti’nde bir manevî cehenneme duçar kalmış insanlar, bu postmodern ‘çözüm’le bir kez daha ilâhî vahyin uzağında durmaya davet ediliyor.

Deizm çöktü, hümanizm iflas etti; insanın cennetini bu dünyada ve kendi eliyle kuracağı iddiasının çok tehlikeli bir hayal olduğu apaçık anlaşıldı. Depresyon yüklü bireysel hayatlardan sosyal bunalımlara, ailenin çökmesinden ekolojik felâkete uzanan bir ‘deliller’ silsilesi var bunun.

Ve işte tam da burada, modern zihinler vahye karşı bir kez daha direniyor. Gıdasız ruhlara ve bunalımlı hayatlara ‘mistisizm’ öneriliyor. Baksanız, dün Tanrısız bir yeryüzü cenneti tasarlayanlar, bugün bir Yaratıcının varlığını kabullenmişler gibi... Ama öyle bir Yaratıcı ki inandıkları, onların her istediğini yapıyor, ama kendisi onlardan hiçbir şey istemiyor. Kuralları O değil, insan koyuyor!

İslam’ın yedi esası

Bediüzzaman Said Nursî’nin dikkatleri ‘iman-İslâm bütünlüğü’ne çeken bütün tesbitleri, iman hakikatlerinin hayata dair tazammunlarına dair izahları ve bilhassa ‘hakikat-ı İslâmiyetin yedi esası’ndan söz ederken kullandığı mantık, bu ‘(post)modern’ durum dikkate alındığında, ziyadesiyle önemlidir.

Kastamonu Lâhikası’nda yer alan bir mektup, bu çerçevede, çok önemli dersler ve mesajlar içerir.

Bu mektup, Bediüzzaman’ın müdakkik bir talebesinin, “Birinci Şua”da yer alan bir ifade üzerine sorduğu soruya açıklık getirmektedir. İlgili risalede, ‘hakikat-ı İslâmiyetin yedi esası’ndan söz etmiştir Bediüzzaman. Talebesi, “Erkân-ı İslâmiyeyi beş biliyoruz” diyerek, bu ‘yedi’nin hikmetini sual etmektedir.

Cevap manidardır: “Hakikat-ı İslâmiyetin esasları; altı erkân-ı imaniye ile esas ubudiyet ki, İslâm’ın beş rüknü olan Savm, Salât, Hac, Zekât, Kelime-i Şehadet, mecmuunun hülâsasadır.” Yani, Bediüzzaman’ın ‘hakikat-ı İslâmiyetin yedi esası’ derken kasdı, imanın altı esasından sonra, ‘esas ubudiyet’tir. Esas ubudiyet ise, özü itibarıyla, İslâm’ın beş şartı olarak ‘kelime-i şahadet, namaz, zekât, oruç ve haccın toplamını ifade etmektedir. Mektubun devamında, ilgili bahise atıfla “Risale-i Nur; altı rükn-ü imaniye ile bu esas ubudiyeti isbat edip, ‘seb’u’l-mesânî’ cilvesine mazhariyeti muraddır” diyerek, iman ile İslâm, din ile hayat arasındaki birebir bütünlüğe bir kez daha dikkat çekmektedir.

Riyadan kurtulup ihlâsa ulaşmak

Risale-i Nur’un değişik bahislerinde karşımıza çıkan bu ‘iman-İslâm bütünlüğü’ vurgusu içinde, zekâtın hususî bir yeri vardır. Bediüzzaman, ne bir siyasal proje yürütmüş, ne de bir sosyal mühendisliğin peşine düşmüştür. Bilakis, hayatı ve mektupları onun Eski Said tecrübesinin de ışığında sosyal ve siyasal projelerden sarf-ı nazar ederek dikkatini ve himmetini ‘insan’a yönelttiğini gösterir.

İnsanın imanın esaslarını kalbine sapasağlam yerleştirmesi, Bediüzzaman’ın öncelikli derdidir. Bu minvalde, esas olarak, kişilerin kendi iç dünyalarını ve şahsî hayatlarını ‘marifetullah,’ ‘rıza-yı ilâhi’ ve ‘ubudiyet’ ve ‘ihlas’ temeli üzere tesis etmelerini hedeflemektedir. İhlas Risalesi’ndeki o nefis formülasyonu tekrarlarsak, aslî hedef, “iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imânîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp; Hâlık-ı Rahîm’in hâzır, nâzır olduğunu düşünüp; O’ndan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek”le riyadan kurtulup ihlası kazanmaktır.

İmanın sosyal veçhesi

Ancak, dikkat edilmesi gereken husus, Bediüzzaman’ın ‘insan’ ve ‘iç dünyalar’ ve ‘şahsî hayatlar’ üzerinde dururken, sosyal hayata dair birşey söylemekten kaçınmadığıdır. Bediüzzaman, bu öncelikli ve aslî husus üzerinde ısrarla dururken, bu temel üzerinde, sosyal hayata dair de tesbitlerde bulunur. İmanın hayatlarımıza taşınması, ‘iç dünyalar’ ve ‘özel hayatlar’ kadar sosyal bir veçhe de taşımaktadır ve taşımalıdır zira.

Bu ‘sosyal veçhe’ sözkonusu olduğunda, Bediüzzaman’ın muhakkak zikrettiği iki esas vardır. İki ilâhî emir: Kur’ân’ın mü’minlere farz kıldığı zekât, Kur’ân’ın mü’minlere haram ettiği faiz.

Bediüzzaman’ın ‘sosyal hayat’a dair söz söyleyen hangi risalesine bakarsak bakalım, ‘zekât’ın o bahiste merkezî bir yeri vardır. İşârâtü’l-İ’caz’dan Lemeât’a, “Yirmibeşinci Söz”den “Yirmiikinci Mektub”a, bu hep böyledir.

Zekât imanın nişanesidir

Zekat, İşârâtü’l-İ’caz’da dikkat çekildiği üzere, kişinin imanın esaslarını özümseyip özümsemediğinin bir nişanesidir. Kişi kendisini, hayatını ve malını Allah’tan bildiği ölçüde, zekât verin emrine riayet etmekte; bu noktada taşıdığı imanî zaafiyet ölçüsünde de zekât emrine uymaktan nefsini geri çekmektedir. Kişi ‘ene’sini yırtıp ‘Hüve’yi görebilmişse, varlığını O’ndan bilebilmişse; kendisini aşıp O’nun ihsan ettiği malından O’nun rızası için ihtiyaç sahiplerine verebilmektedir.

Bu, zekâtın ‘kişiye özel’ veçhesidir. Ama zekât, bu ‘kişiye özel’ veçheden çok öte, sosyal hayatı hakkâniyet ve merhamet esası üzere yeniden düzenlemektedir. Zekât emrine ve faiz yasağına riayet olunan toplumlara nasip olan sosyal huzur, millî gelirleri ne kadar yüksek olursa olsun zekâtsız ama faizli toplumlarda yoktur.

Bencilliğin ve duyarsızlığın ilacı

Sosyal hayatta yaşanan bütün huzursuzlukların, yaşanan bütün kargaşanın en temelde ‘iki kelime’de düğümlendiğini ve çözümünün temelde iki esasa dayandığını söyler Bediüzzaman. “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne” şeklinde kendisini belli eden bencillik ve duyarsızlığın ilacıdır zekât. İnsana, başıboş bir bencil hayvan olmadığını; Allah’ın mülkünde Allah’ın sair kullarına da merhametle muameleye memur bir memlûkü olduğunu öğretmektedir.

Tıpkı faiz yasağının, “Sen çalış, ben yiyeyim” bencilliğini ve zalimliğini bertaraf ederek, insana Allah’ın mülkünde Allah’ın sair kullarına adaletle muameleye memur olduğunu hatırlatması gibi...

Yüzümüz nereye dönük?

Gelin görün ki, yüzü Kâbe’ye değil New York’a dönük insanlar ülkesinde yaşıyoruz şimdi. Ehl-i dinin dahi kalbi Mekke’ye açık olsa bile nefsi aklını New York’a dönük bir yüzle yaşamaya çağırıyor.
Ve yüzler o tarafa döndükçe, zekâtın ruhu ve özü zayıfladığı gibi, ifa ve edasında da gevşemeler yaşanıyor.
Tıpkı, içerdiği o aşikâr zulme rağmen faiz konusunda yaşanan gevşeme ve tavsama gibi.

Sonra?
Sonra huzur gidiyor aramızdan ve bir korku düşüyor içimize. Korunaklı ‘site’lerde, ‘bekçi’li binalarda, ‘alarm sistemli’ evlerde yaşamaya başlıyor; yolda beride yürürken kapkaça uğrama endişesi taşıyoruz.
Bunca korku ve huzursuzluğun ortasında, Bediüzzaman’ın ‘sosyal hayat’a dair zekâtı merkeze alan o ‘basit’ önerisine bir kez daha bakmalı değil miyiz?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum