1. YAZARLAR

  2. Dursun SİVRİ

  3. Sosyal Gruplar/Cemaatlerin Özgüven Meselesi
Dursun SİVRİ

Dursun SİVRİ

Yazarın Tüm Yazıları >

Sosyal Gruplar/Cemaatlerin Özgüven Meselesi

A+A-

Yüksek tahsil dönemimiz iki kutuplu dünyanın etkisinde cereyan eden sağ-sol çatışmaları ortamında geçti. Malum 12 Eylül 1980 öncesi yıllar… O tarih mezuniyetim için son bir dersin final sınav günü ihtilal olmuştu. Sonrasında suçsuz, sorgusuz, sualsiz dersaneden alıp nezarete götürüldük. Mezuniyetimiz ve göreve başlayabilmemiz altı ay gecikti.

O zamanlar sağcılar deyince sahnede ülkücü gençlik, sol deyince pembe renkten koyu kızıla varan kadar yelpazede yer alanlar vardı. Herhangi bir düşüncenin davanın sahibi olmayan, “ne sağcıyız ne solcu futbolcuyuz futbolcu” diyen eyyamcı nötr figüran-gariban kesim.

Bir de Nurcular vardı ki, çatışmaların ve gruplaşmaların dışında kalabilen, aynı zamanda aktif, kendilerini muhafaza edebilirken, yoğun risale okuyan, bire bir iletişim kurabildikleri herkesi kaldıkları dersane/medrese denilen evlerine götürenler. Dinamik, şevk ve heyecanı, hizmet aşkı en öncelikli meselesi iman Kur’an hizmeti…

Ankara Beşevler semtindeki fakültelerin bulunduğu bölgede sağ-sol gruplar okula askeri disiplin formatında sıra ile girip çıkarlardı. Kalabalık asker ve polis arasından geçerken yine de sık sık çatışmalar olurdu. Biz nur talebeleri olarak hiçbir gruba dahil olmadan normal bir şekilde okula gidip gelirdik.

Sınıf içinde sağcı görünen veya solcu görünen öğrenciler asla bir biri ile diyalog kurmazlardı. Birbirlerine kırmızı görmüş boğa gibi bakarlardı. Ufak bir kıvılcım kavga başlamaya yeterdi.

Nur talebeleri gençler ise hangi grupta olursa olsun iletişim kurup ikna edebildiğini derse dersaneye götürüyorlardı. Götürdükleri arkadaşlarıyla yemek yerler, çay içerler risale okurlardı. O mânevi havanın verdiği huzur içinde çoklar nurları tanıyıp imanlarını kurtarıyorlardı. Çünkü yüksek bir öz güven vardı. Sağ ve sol örgütte görev alanlarda öz güven olmadığı için adamlarının kesinlikle karşı gruptan birisiyle konuşmasına müsaade etmezlerdi.

Sağ ve sol olarak bilinen grupların hareket stratejileri dışarıdan yönlendirilirdi. Hem de açıkça alenen. Bir gün solcu grubun iyi iletişim kurduğu polis ekibi gelir sağcılarla fiskos eylem planlarlar. Ertesi gün solcu grupların iyi iletişim kurduğu polis ekibi gelir solcu gençlerle fiskos plan yaparlar.

Sonraki yıllarda anlaşıldı ki, darbeye zemin hazırlamak için öğleden önce sağcı genci öldürmekte kullanılan silah öğleden sonra solcu genci öldürülmesinde kullanılmış.

Bu yazılanlar herhangi bir kitaptan alınmış hikayeler değil bizzat gözümüz ve kulaklarımızla müşahede ettiklerimiz, yaşadıklarımızdandır.

Günümüze gelirsek.

Dün gruplar arası iletişim kanallarını kapatan, birbirine özellikle hasım yapan toplum mühendisleri darbeye zemin hazırlayıp amaçlarına ulaştılar. Memleket belki on yıl belki otuz yıl geri kaldı veya yerinde saydı. Tahribatın, travmanın tesiri hâlâ devam ediyor. Otuz yılı geçti.

Derin mihrakların kitle psikolojisi, toplum mühendisliği oyunlarının etkisi sadece sağcı ve solcu gruplarına münhasır kalmadı. Toplumun bütün katmanlarında maalesef etkisi oldu. Anormal toplumsal karakter oluştu. Sağ ve sol, biz ve ötekiler, vatansever-vatan haini gibi kategorize hüküm verme şeklindeki bakış açısı sıradan, ortalama vatandaşın hayat felsefesi oldu. Günümüzde uzantılarını görmek mümkün. Ulusalcı kafalar bunların tipik örnekleri sayılır…

Bu kutuplaşma atmosferi maalesef dini cemaatleri hatta Risale-i Nur camiasındaki grupları dahi az-çok etkisi altına almıştır.

1990 yılında Komünist Demir Perde blokunun yıkılması ile Dünya’da çok geniş toplumsal algı değişimi oldu. Paradigmalar değişti. Ancak maalesef o yılların insanların bilinç altına yerleşen iki kutuplu (biz ve öteki) yaklaşımı bireylerin de bilinç altına yerleşmiş olduğu bir gerçektir.  Siyasi organizasyonlar arasında dahi duvarlar kalkarken, iletişim kanalları artarken bazı marjinal gruplar hâlen otuz yıl önceki gözlüklerle insanlara ve sosyal hayata bakıyor olmaları çok garip. Virajı alamadıkları, zamanın gereği değişim ve dönüşümü yapamadıkları anlaşılıyor.

Kırk yıl önceki sloganları ve bakış açıları ile konumlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. İç ve dış dış düşmanlar… Biz ve ötekiler… masalları…

Dış dünyaya kapalı sosyal grupların mensupları, kapalı devre, içe dönük bir sosyal hayat yaşayıp kendisi dışındakileri yok sayma refleksi öz güven yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Sözüne ve stratejisine itibar ettiği etkili büyüğü kime itibar edilmesi gerektiğini söyler. Bir nevi feodal yapı. Aklını şeyhinin/ağanın/ağabeyin cebine koymak gibi bir şey. O özgül ağırlığı faziletinden kemalatından ziyade başka taktik stratejilerden alan o figür, mutlaka çapsızlığını kamufle etmek için tabilerinin dar alanda manevra yapmasını şart koşuyor olmalı. Birilerinden kafasına yatmayan bir söz veya davranış zuhur ederse ona da bir yafta, kulp bulup yok etmek veya yok sayma yolu bilinen ve öteden beri tekrar edilen senaryodur.

Özgüven yetersizliği meselesi iki sebepten olur;

Birincisi grubun amacı toplumun değerleri ile ters düşmesindendir.

Grubun iki ajandasının olmasındandır

Kamu oyuna açık ajandası ile ikinci ajandasının farklı olması içe kapanmayı gerektirir. Şeffaf olamazlar. Mahremiyeti gerekçe gösterirler.

Mahremiyet ve sırren tenevveret kavramı ile iki ajanda aynı şey değildir.

Risale-i Nur camiası şeffaf bir yapıdır. Sırren tenevveret, toplum psikolojisinde yanlış algıya sebep olmamak için ilgi ve önem dereceli algı yönetiminin gereği bir uygulamadır. Sır olarak zannedilen şeylerin belirli bir süreç sonunda zaten sır olmadığı ve iki ajandadan kaynaklanmadığı anlaşılmaktadır.

Ancak Risale-i Nur üst kimliği altında farklı gruplaşmaların, ayrışmaların  arka planında yatan, sosyolojik ve psikolojik sebepleri analize muhtaçtır.

İhtilafların arkasında referansı Risale-i Nura dayanmayan, kesinlikle bazı baş rol aktörlerin özgüven yetersizliğindendir. İçe kapanma kapalı devre yayın misali, dar bir alanda manevra yapılmasını öngören, mevcuda iktifa eden şevk ve heyecandan yoksun grupların ileri gelenlerindeki öz güven yetersizliğidir.

Genişleyen, büyüyen gruplarda ise durum başkadır. Gönül bağı kurabilecek her vesileyi değerlendirip mümkün oldukça daireyi genişletmeye çalışıyorlar. İnsanlar tam bir güven ortamı ve iklimi hissederse dahil olmak ister. Mensubiyet kriterlerinde alan ve yelpaze geniştir. Küçük gruplarda ise şartlar ve kriterler, sınırlamalar oldukça fazladır. Adına da “keyfiyet önemli” hak bir vasıtası haksız yerde istimal etmek vardır. Bunun adı düpe düz desisedir.

Öz eleştiri bağlamında demek isterim ki,

Risale-i Nur eksenli hizmet eden sayısını gerçekten bilemediğim bir çok hizmet grupları var. Her biri samimi olarak iman ve Kur’an hizmetinde ellerinden geleni yapıyorlar. Farklı zeminde hizmet etmeyi netice veren ayrışmaların arka planını tek bir nedene bağlamak mümkün değildir. Her birinin ayrı bir hikayesi vardır.

Yalnız şu bir gerçek ki, meslek meşrep veya grup taassubunun, içe kapalı kalışın en önemli sebebi özgüven sorunudur. Toplumla iletişim kanallarının daralması, efkâr-ı âmme (kamuoyu) ile ters düşmektir. İlla ki farklı olmak, kendini farklı tanımlayarak çatışma ikliminde varlığını devam ettirenlerin ile bazı gruplar içe kapanıyor ve küçülüyorlar. Varlığının devamı için başkalarının yokluğu üzerine strateji uygulayanlar “vücudunda ademi ademinde vücudu” sırrına zıt hareket ediyorlar.

Duruşlarından dolayı Adetullaha da ters düştüklerinden daralma ve etkisizleşme tehlikesini de göremiyorlar. Niyet bozulunca basiret, kalp gözü de kapanıyor maalesef.

Önerim;

Bireylerin tekamülü kusurunu görmek, nefis muhasebesi yapmakla olur. Organizasyonlar, gruplar da öz eleştiri yapmalı. Hariçten nasıl algılandıklarını üçüncü gözle ölçmeli veya ölçtürmeli, geri bildirim almalılar.

Kendini kusursuz bilmek nasıl birey için en büyük kusur ise kendilerini kusursuz gören gruplar da kolektif gurur ve enaniyetin yıkıcı yıpratıcı etkisine maruz kalacaklardır. Öz güven olmayınca öz eleştiri de olamaz zaten.

Van’da gerçekleşen “Mederesetüzzehra Sempozyumu”nda tüm Risale-i Nur eksenli hizmet gruplarının ileri gelenleri, fedakârları bir aradaydı. Çok muazzam bir uhuvvet havası hâkimdi. Demek cemaat ve gruplar kendi alanlarında meslek ve meşrebinin muhabbetiyle şevk ve heyecan içinde hizmet ederken, ortak faaliyet projeleriyle “maksatta ittihat” mümkün olabilmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum