1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Kaziye-i makbule
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Kaziye-i makbule

A+A-

Kaziye-i makbule; bir insanın sözünü hiçbir bürhan ve delil aramaksızın, o kişinin mukbuliyetine ve mübarek makamına istinaden kabul etmek anlamına geliyor. Yani; bir makbul şahıs söyledi diyerek kabul etmek. Hiçbir delil istememek.

Emirdağ Lahikasında ve Hizmet Rehberinde bu konuyla ilgili mektubun parçası şöyle:

“Hatta ilm-i mantıkta "kaziye-i makbule" tabir ettikleri, yani büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmektir; mantıkça yakin ve kat iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i mantıkda; bürhan-ı yakini, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez delile bakar ki, bütün Risale-i Nur hüccetleri, bu bürhan-ı yakini kısmındandır.
Çünkü, ehl-i velayetin amel ve ibadet ve süluk ve riyazetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakaik-i imaniye, aynen onlar gibi, Risale-i Nur, ibadet yerinde, ilim içinde hakikatne bir yol açmış; süluk ve evrad yerinde, mantıki bürhanlarla ilmi hüccetler içinde hakikatü l-hakaike yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelam içinde ve ilm-i akide ve usulü din içinde bir velayet-i kübra yolunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefi dalaletlere galebe ediyor, meydandadır.”

Demek Risale-i Nur, meselelerini mantıkî bürhanlar ve ilmî hüccetlere dayandırıyor. ‘İsbat’ kelimesi Risalelerde bin defadan fazla geçiyor.

Nasıl ki Kur’anın altında delil ve bürhan direkleri var; Kur’anın mucizevî bir lem’ası olan Risale-i Nur’lar da iddia ettiği bütün meselelerini delil ve bürhanlar ile, hatta hüccetler ile isbat etmiş.

Münazarat’ta Bediüzzaman bir sözü ben söyledim diye kabul etmeyin, mihenge vurun diyor. Kendi sözlerinin bile Kur’an ve Sünnet mihengine vurulmadan alınmamasını tavsiye ediyor.

Yedinci Şua’nın İkinci Makamında da hakiki tevhid hakkında bu cümle var: “Aradığımız hakikî tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Belki ilm-i Mantıkta tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.
Ve tevhid-i hakikî öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'an ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir ve her şeyde Hâlikina giden bir yolu görür ve hiç bir şey huzuruna mani olmaz”

yine Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nın İkinci Maksadı’nın sonunda bir parça var ki Risalelerdeki temsillerin hakikatını tam izah ediyor: Bir suâl: Diyorsunuz ki: "Sen, Sözlerde kıyas-ı temsilî çok istimâl ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça, kıyas-ı temsilî, yakîni ifade etmiyor. Mesâil-i yakîniyede bürhan-ı mantıkî lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, usûl-ü fıkıh ulemâsınca zann-ı gâlip kâfi olan metâlibde istimâl edilir. Hem de, sen, temsilâtı bâzı hikâyeler sûretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakiki olmaz, vâkıa muhâlif olur? Elcevap: İlm-i mantıkça çendan "Kıyas-ı temsilî, yakîn-i katî ifade etmiyor" denilmiş; fakat kıyas-ı temsilînin bir nevi var ki, mantığın yakînî bürhanından çok kuvvetlidir ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakînîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz'î vâsıtasıyla bir hakikat-i küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate binâ ediyor; o hakikatin kanununu, bir hususi maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-i uzmâ bilinsin ve cüz'î maddeler, ona ircâ edilsin.”

Demek Risalelerdeki temsiller de konuyu daha bir açıklığa kavuştursun diye serdedilen temsiller değil, mantığın yakinî bürhanından daha kat’i bir bürhan niteliğinde.

Peki bu zamanın insanının buna ihtiyacı var mı? yani; delil bürhan ve hüccet olmadan bu meselelere iman etmek mümkün değil mi? Bu sualin cevabı da Muhekemat’ın Birinci Makale’sinin Sekizinci Mukaddeme’sinde verilmiş. Elbette hâl-i âlem de bu mukaddemedeki hakikati bağırarak bize haber veriyor.

“Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddea, zihnimizi işba’ etmiyor. Bürhan isteriz”

Eski zamanın insanları için iddianın hissi okşayacak şekilde süslenmiş ifadelerle ve insanın meyillerini harekete getirecek tarzda beyan edilmesi bürhan yerine geçiyordu fakat her zamanın hükmü ayrı ve bu zamanın insanının aklını süslü ifadeler doyurmuyor, kati bürhan ile isbat gerekiyor. Ve eğer bir meslek bürhana istinad ederse sapasağlam olur. Böylece safsata ve şek ve şüphelere de yer kalmaz. Ve batılın kendini hak suretinde göstermesinin kapısı da kapanır.

Yine Sekizinci Mukaddeme’den: “ Halbuki taassub yerinde hak ve safsata yerinde bürhan ve tadlil-i gayr yerinde Tevfik ve tatbik ve istişare ederse, dünya birleşse hak olan mezheb ve mesleğini bir parça tebdil edemez. Nasıl ki zaman-ı saadette ve selef-i salihin zamanlarında hükümferma hak ve bürhan ve akıl ve meşveret olduklarından şükuk ve şübehatın hükümleri olmaz idi.”

Demek aklın ve bürhanın hakim olması, aklın düsturlarının elden bırakılmaması sapmaları önlüyor. Ve gelecekte hakkın, aklın ve hüdanın hakim olacağı yine bu Mukaddeme de beyan edilmiş:

“Fenni himmetiyle, zaman-ı halde filcümle, inşallah istikbalde bitamamihi hükümferma kuvvete bedel hak ve safsataya bedel bürhan ve tab’a bedel akıl ve hevaya bedel hüda ve taassuba bedel metanet ve garaza bedel hamiyyet ve müyülat-ı nefsaniyeye bedel temayülat-ı ukul ve hissiyata bedel efkar olacaklardır.”

Geçmişe nazar ettiğimizde; insanları dalalete atan, hak yoldan saptıran ve safsatalara pirim vermelerine sebep olan; bürhanı, apaçık delili bırakıp büyük tanıdıkları kişilerin müşahedatına tabi olmalarıdır. Bediüzzaman yine bu Sekizinci Mukaddeme’de Kur’anın üslubuna yemin ile şöyle ifade ediyor: “Kur’an’ın üslub-u hakîmanesine yemin ederim ki: Nasarayı ve emsalini havalandırarak dalalet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhanı tard ve ruhbanı taklid etmektir.”

Risale-i Nur taklidi tard ve tahkiki tesis ediyor ve etmiş. Her şeyi bilerek, farkında olarak ve kimseyi taklit etmeden, delil ve bürhana istinaden yapmayı, en mühim mesele olan imanı sapasağlam delillerle tahkike ulaştırmayı hedeflemiş.

Bediüzzaman’ın bu tahkik mesleğinde giden talebelerinin yaşam tarzı konusunda da kendisini taklit etmediklerini görüyoruz. Hepsi şahs-ı manevi içinde kendi vazifelerini ifa etmişler ve vazifelerinin gereğini yerine getirmişler. Bediüzzaman’a müdakkikane sualler sormuşlar. Mektubat mecmuasının husulüne Hulusi ve Ref’et Ağabeylerin sualleri sebep olmuş. Bu sualler Bediüzzaman’ın takdirini almış hatta öyle garazsız sormuşlar ki keramet derecesinde bir hal olmuş; yazılacak risaleye dair sualleri hemen o risalenin telif zamanında sormuşlar. Adeta dünya semasına nüzul eden o hakikati ruhları hissetmiş ve o sualleri sormuşlar.

Şimdi bütün bunlarla beraber Risale okuyucusunun “Aman Üstadım estağfirullah, delil ne demek, izah isapat ne demek; biz senin dediklerini toptan ve soruşturmadan kabul ediyoruz, sana güvenimiz sonsuzdur” deme lüksü kalmıyor. Üstad da böyle bir meslekten beridir. Tahkik mesleğidir Risale-i Nur’un mesleği. Kendisini merciiyetten azl edip nazarları sürekli olarak Risale-i Nur’a tevcih etmesi de çok ama çok büyük önem taşımaktadır. Emirdağ Lahikasında bunu yapmaya mecbur olduğundan yoksa ehl-i imanın çok büyük tehlikelere maruz kalacağından ve iman hizmetinin revacı kırılacağından bahs ediyor:

"Amma manevî ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i iman ve hakikatın istedikleri nuranî makamlar ve uhrevî rütbelerden, hâlis kardeslerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlasınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen reddedilmeyecek derecede senedler, hüccetler bulunduğu halde; sen değil tevazu ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?"

Elcevab: Nasılki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini feda eder; öyle de ehl-i imanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa -hem lüzum var- kendim değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakikî hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi feda etmeye, Risale-i Nur'dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim. Evet her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalaletten gelen gaflet-i umumiyede, siyaset ve felsefenin galebesinde ve enaniyet ve hodfüruşluğun heyecanlı

asrında, büyük makamlar her şeyi kendine tâbi' ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesatını âlet eder. Manevî makamlar olsa, daha ziyade âlet eder. Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatları basamak ve vesileyapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatlar dahi tereddüdler ile revacı zedelenir. Şahsa, makama faidesi bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı bindir.” (Emirdağ I, 74-75)

Mektubun devamında hizmetkarlığı makamlara tercih ettiğini de söylüyor.

Tahkik mesleği olan Risale-i Nur’da taklide yer yok. Her şey delile, bürhana ve hüccete dayanıyor. Bediüzzaman’ın, yanında kalmak isteyen Zübeyir Gündüzalp’e de kendisini mübarek biri bilip kalacak ise izin vermeyeceğini, yok yaşlı hasta biridir diyerek ancak kalabileceğini söylemesi de Kur’an hakikatlerinin parlaklığına en ufak bir gölge düşürmeme çabası değil mi? insanın aklına gelmiyor değil, diyemez miydi: “ Kardeşim ben Kur’an namına büyük bir hizmet görüyorum, gel bana hizmet et, sen de nasiplenirsin.” Yok tam tersi, kendisi mübarek biridir diye yanında kalacak ise izin vermeyeceğini diyor.

Bütün bunlardan sonda “biz delil, isbat, izah falan bunlarla hiç uğraşmasak da Risaleleri okusak içindeki her şeyin de hak ve doğru olduğu peşin kabulünü elden bırakmasak ne kaybederiz?”

Evvela; tahkik mesleği gibi muazzam bir meslekten mahrum kalırız.

Saniyen; kendimiz emin olduğumuz bir iman hakikatini kimseye anlatamayız, çocuklarımız Risale-i Nur’un hakikatlerinden mahrum kalırlar. Öyle ya; birkaç cümle ila mukni cevabını verebileceğimiz bir soru ile çocuğumuz bize gelse ona on dört kitaptan müteşekkil bu külliyatı devamlı okuyup derslere gitmesini diyeceğiz ama ona içindeki harika hakikatten bir katre de gösteremeyeceğiz.

Salisen; Risale-i Nur’un ve Bediüzzaman’ın hakiki kıymetini bilemeyiz ve taktir edemeyiz. Allah’ın mesela kudretini gözümüz önündekiler ile nasıl da ispat ettiğini anlayamaz ve gözümüz önündeki işlerin ne kadar harikulade olduğunu derk edemeyiz. Kainat, biz ve her şey kıymetsiz kalmaya devam eder.

Rabian; tahkiki imanın delil ve bürhanlarını okuyup durmakla beraber imanımız taklit mertebesinde kalabilir. Zira tahkiki imanı elde etmek tahkikin kitabını okuyup duranları taklit etmek ile değil tahkiki imanın delillerini anlayıp şahit olmak iledir.

Biz istemez miyiz ki diyelim: “işte bu işleri bu şekilde harika yapan Zat var ya işte ben O’nun kuluyum.” Ve hangi işleri nasıl harika yaptığının delil ve bürhanlarını görelim, kainatı kitap gibi okuyalım.

İstemez misiniz ki biri size neden Allah’a iman ediyorsun, neden varlığına inanıyorsun dediğinde bir aşçının her gün pişirdiği bir yemeğin tarifini verdiği kolaylıkta çetrefilsiz ve açık ve delilli bir kısa izah yapabilesiniz.

Sadece nefis ve şeytanımızın karşısında dik durabilmek için bile buna muhtacız. İlle birilerine anlatacak ortamlarda olmamız şart da değil.

Risalelerdeki güneş gibi hakikatler ve onların sağlam bürhanlarına bigane kalamayız ve kalmamalıyız. Madiyyunluk vebasından mahfuz kalabilmek için bu karantinaya girmemiz elzemdir. Yoksa sürekli Risale okuyup bir maddiyyun gibi düşünme tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz.

Netice itibariyle okumalarımıza aklımızı da katmak ve delil ve bürhanlar üzerinden gitmek bize farklı pencereler açacaktır.

Bediüzzaman Hazretleri, kendi sözlerinin bu şekilde O’nun mübarek şahsiyetine atfedilerek kabul edilmesini istemiyor muhataplarından. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. (Mihenk burada şeriattır.) Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz."(1)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum