1. YAZARLAR

  2. Ediz SÖZÜER

  3. Dinin ve Kâinatin Örtülü Kalmış Gizli Hakikatinin İçyüzü
Ediz SÖZÜER

Ediz SÖZÜER

Yazarın Tüm Yazıları >

Dinin ve Kâinatin Örtülü Kalmış Gizli Hakikatinin İçyüzü

A+A-

(Yedinci Söz Üzerine İzah Denemeleri)

Eserin asıl metni ile izah metninin bir arada sunulduğu Risale-i Nur İzah Metinleri çalışmamızı sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz. Bu çalışmada, kelime ve kavramların ilk kez geçtiği noktada A, B, C… şeklinde dipnotlarda belirtilmesi, daha sonraki geçişlerinde ise kelime üstlerinde numaralarla yapılan atıflarla kitap arkasında yer alacak kavramlar sözlüğünde belirtilmesi esas alınmıştır.

Şimdi sizleri dinin ve kâinatin örtülü kalmış gizli hakikatinin içyüzünü keşfeden Yedinci Söz’le baş başa bırakıyoruz.

ESERİN METNİ

Altıncı Söz

Şu kâinatın tılsım-ı muğlakını açan “Âmentü billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhir”[A] ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymetdar iki tılsım-ı müşkil-küşa[B] olduğunu ve sabır ile Hâlıkına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzakından sual ve dua; ne kadar nâfi129 ve tiryak gibi iki ilâç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebairi terk etmek; ebed-ül âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli revnakdar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

Bir zaman bir asker, meydan-ı harb ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müdhiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor. O bîçare, şu dehşet içinde, me’yusane[C] düşünürken; sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nuranî bir zât peyda olur. Ona der: “Me’yus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal59 etsen, o arslan, sana müsahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimal etsen; o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu Gül-ü Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) denilen latif çiçeğe inkılab ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi bir senelik bir yolu, bir günde kesersin. İşte eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın.” Hakikaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdik etti. Evet, ben, yani şu bîçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm. Bundan sonra birden gördü ki: Sol cihetinden Şeytan gibi dessas, ayyaş aldatıcı bir adam, çok zînetler, süslü suretler, fantaziyeler, müskirler[D] beraber olduğu halde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi: -Hey arkadaş! Gel gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.

Sual: Hâ hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun?

Cevab: Bir tılsım.

-Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.

S- Hâ, şu ellerindeki nedir?

C- Bir ilâç.

-At şunu. Sağlamsın. Neyin var. Alkış zamanıdır.

S- Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir?

C- Bir bilet. Bir tayinat senedi.

-Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım! der. Her bir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o bîçare, ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessasa aldandım. Birden sağ cihetinden ra’d gibi bir ses gelir. Der: “Sakın aldanma. Ve o dessasa de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def’edip peşimdeki yolculuğu men’edecek bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de: Gel keyfedelim. Yoksa sus hey sersem!. Tâ Hızır gibi bu zât-ı semavî dediğini desin.”

İZAH METNİ

İnsan aklının tek başına keşfedemediği kâinatın gizli kalmış hakikatini açıp ortaya çıkaranın, “Allah’a ve Âhirete iman” olduğunu ve bu iki sırrın gerçek anlamda keşfedilmesiyle kâinatın kapalı kapılarının açıldığını ve insan ruhu için de saadet kapılarını açtığını yukarıdaki müthiş temsilin yardımıyla görmeye çalışacağız. Temsilin ve dayandığı mantığın üzerinde duralım.

Tehlikeli bir yerde, yaralı ve her an ölüm tehlikesi içinde bulunan bir insan için en önemli ve öncelikli mesele nedir? Aklı başında her insan, elbette bu tehlikenin ortadan kalkması ve yaraların iyileştirilmesi olduğunu söyleyecektir. Peki, böyle bir durumda, içinde bulunduğu durumu düşünmek istemeyen ve içki içip sarhoş olmak ve eğlenmek, hoşça vakit geçirmek isteyen biri hakkında ne düşünürsünüz? Akılsız mıdır? Ümitsiz midir? Belki de ikisi de.

Tam da bu esnada, birisi gelse ve dese: “Merak etme. Seni kurtarmaya geldim. Yaraların için ilaç, seni güvenli bir yere götürecek bir bilet ve büyülü bir değnek getirdim. Yaraların hızla iyileşecek, büyülü değneğinle arslan ata dönüşecek, biletin de seni çok hızlı bir şekilde güvenle evine götürecek. Dene ve doğru söylediğimi anla” Böyle bir kurtarıcıya ilgisiz kalmak nasıl mümkün olabilir acaba? Diğer taraftan bir başka adam gelip: “Birader merhaba, hadi gel içelim, eğlenelim, bırak şu adamın sana verdiklerini, biz keyfimize bakalım, rahatımız yerinde, şimdi kim yolculuğa çıkacak, ne lüzumu var” dese ve önceki adamı dinlemeyip bu adamla eğlenceye razı olan bir insanda hakkında kanaatimiz ne olurdu? Bu adamın ya zaten sarhoş ya da aklı başında olmayan biri olduğuna kesin olarak hükmetmez miydik?

Evet, öyle olmalı. Çünkü “Hayati bir tehlike ve hastalık zamanında eğlenceye dalmak, akıl işi değildir. Tehlikeden kurtulmak ve yaraları tedavi etmekle meşgul olmak lazımdır”. Temel kaidemiz işte budur. Şimdi temsilin yaşamımızdaki yerine bakacağız. Bakalım gerçek hayatımız temsile ne kadar benziyor?

ESERİN METNİ

İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil: O bîçare asker ise, sensin ve insandır. Ve o arslan ise, eceldir. Ve o darağacı ise, ölüm ve zeval ve firaktır11 ki; gece gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur. Ve o iki yara ise, birisi müz’ic ve hadsiz bir acz-i beşerî; diğeri elîm, nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırat’tan geçer bir uzun sefer-i imtihandır. Ve o iki tılsım ise, Cenab-ı Hakk’a iman ve âhirete imandır.

Evet şu kudsî tılsım ile ölüm; insan-ı mü’mini, zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana, huzur-u Rahman’a götüren bir müsahhar10 at ve burak suretini alır. Onun içindir ki: Ölümün hakikatını gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler. Hem zeval ve firak, memat ve vefat ve darağacı olan mürur-u zaman, o iman tılsımı ile, Sâni’-i Zülcelal’in30 taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu’cizat-ı nakşını[E], havarık-ı kudretini, tecelliyat-ı rahmetini, kemal-i lezzetle seyr ve temaşaya vasıta suretini alır. Evet Güneşin nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder. Ve o iki ilâç ise, biri sabır ile tevekküldür. Hâlıkının kudretine istinad,46 hikmetine itimaddır. Öyle mi? Evet emr-i  كُنْ فَيَكُونُ  [F]  e mâlik bir Sultan-ı Cihan’a acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir?

Zira en müdhiş bir musibet karşısında  اِنَّا لِلَّهِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ [G] deyip itminan-ı kalb ile Rabb-ı Rahîm’ine itimad eder. Evet, ârif-i billah[H], aczden, mehafetullahtan telezzüz eder. Evet, havfta12 lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse: “En leziz ve en tatlı haletin nedir?” Belki diyecek: “Aczimi, za’fımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokatından korkarak yine vâlidemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.” Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem’a-i tecelli-i rahmettir. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberri edip, Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı, kendilerine şefaatçı yapmışlar.

Diğer ilâç ise, şükür ve kanaat ile taleb ve dua ve Rezzak-ı Rahîm’in rahmetine itimaddır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i nimet eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevvad-ı Kerim’in misafirine fakr ve ihtiyaç, nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr ve ihtiyacı, hoş bir iştiha suretini alır. İştiha gibi fakrın tezyidine çalışır. Onun içindir ki: Kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama! Allah’a karşı fakrını hissedip yalvarmak demektir. Yoksa fakrını halka gösterip, dilencilik vaziyetini almak demek değildir. Ve o bilet, sened ise; başta namaz olarak eda-i feraiz ve terk-i kebairdir.7 Öyle mi? Evet bütün ehl-i ihtisas ve müşahedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla; o uzun ve karanlıklı ebed-ül âbâd yolunda zâd ü zahîre, ışık ve burak; ancak Kur’ânın evamirini imtisal ve nevahisinden içtinab ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san’at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.

İşte ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terketmek; ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faidesi ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu; aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete3 seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp, zevali11 dünyadan izale etmek58 ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle55 amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.

اَللَّهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَ الْقُرْاۤنِ اَللَّهُمَّ اَغْنِنَا بِاْلاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَ لاَ تَفْقُرْنَا بِاْلاِسْتِغْنَاءِ عَنْكَ تَبَرَّاْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِنَا وَ قُوَّتِنَا وَ الْتَجَئْنَا اِلَى حَوْلِكَ وَ قُوَّتِكَ فَاجْعَلْنَا مِنَ الْمُتَوَكِّلِينَ عَلَيْكَ وَ لاَتَكِلْنَا اِلَى اَنْفُسِنَا وَاحْفَظْنَا بِحِفْظِكَ وَارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُوءْمِنِينَ وَ الْمُوءْمِنَاتِ وَ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَ نَبِيِّكَ وَ صَفِيِّكَ وَ خَلِيلِكَ وَ جَمَالِ مُلْكِكَ  وَ مَلِيكِ صُنْعِكَ وَ عَيْنِ عِنَايَتِكَ وَ شَمْسِ هِدَايَتِكَ وَ لِسَانِ حُجَّتِكَ وَ مِثَالِ رَحْمَتِكَ وَ نُورِ خَلْقِكَ وَ شَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ فِى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ وَ دَلاَّلِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ مُبَلِّغِ مَرْضِيَّاتِكَ وَ مُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَائِكَ وَ مُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَ تَرْجُمَانِ اۤيَاتِكَ وَمِرْاۤتِ جَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ مَدَارِ شُهُودِكَ وَ اِشْهَادِكَ وَ حَبِيبِكَ وَ رَسُولِكَ الَّذِى اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَ عَلَى اۤلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ عَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الْمُرْسَلِينَ وَ عَلَى مَلَئِكَتِكَ الْمُقَرَّبِينَ وَ عَلَى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ اۤمِينَ [İ]

deneme.jpgİZAH METNİ

“Hayret edilecek şey! Yaşamımız bu temsile ne çok benziyormuş meğer! Nedense hiç bu gözle bakmamıştım hayata, hep kandırmışım kendimi. Olan bitenlere gözümü kapamışım sürekli!” Böyle diyeniniz var mı? Halen aklınız başınızda ve gaflet sarhoşluğuyla bütün duygularınız tamamen uyuşmamış iseniz, böyle demeniz gerekiyor.

Aynen bu temsildeki gibi, her an bir hayati tehlike içindeyiz. Bir dakika sonrasına garantimiz olmayan bu dünyada, ölüm gibi bir gerçekle içice yaşıyoruz. İstek ve ihtiyaçlarımız o kadar çok ki, bu noktada hepimiz fakiriz. Gücümüz, kuvvetimiz ise, bize zarar veren tehlikelere engel olmakta o kadar yetersiz ki, hepimiz aciziz.

Aslında hayat çizgimiz, seyrek gelen noktalarla bölünen, kesikli uzun bir çizgi gibidir. Uzun çizgi, bu hayatı sürdürmemiz için üstlenmemiz şart olan, hayatın ağır yüküdür. Yaşamın gereklilikleri, zahmetleri, acıları, ayrılıkları ve bir haz elde etmek, bir ihtiyacımızı karşılamak için ödememiz gerekli bedeller gibi.

Uzun çizgiyi bölen az sayıdaki noktalar ise, hayat yolculuğunda tadabildiğimiz lezzetler, zevkler, kavuşmalar, güzel anlar, ödenen bedellere hiç de denk gelmeyen küçücük fayda ve neticeleri, kısa süreli tatmin duygularıdır.

Her nokta gibi lezzet, uzun bir çizgi gibi bir elemle, ayrılıkla, acıyla, hüsranla, meşakkatle, musibetle cezalandırılır. Ve uzun çizgiye benzeyen, ödenen bütün bedeller, zahmetler, gayretler, çabalar ise, nokta gibi bir lezzetle, başarıyla, kısa süren hazlarla ödüllendirilir.

Yani, ebedi bir mutluluk diyarının ve bu dünyanın sahibinin kudret ve rahmetinin varlığı bilinmediği veya unutulduğu anlarda, hayat bu şekilde görünür.

İmanın iki büyük tılsımı, tüm yaşamımızda cehaletimizle örülmüş sahte gerçeklik dokusunu parça parça eder. Her şeyin perde arkasında kalmış gerçek hakikatini ortaya çıkarır ve her şeyi başkalaştırır.

Lezzetler, nimetler bitse de üzülmeye gerek yoktur artık, çünkü nimetlerin kaynağı ve nimetleri veren keşfedilmiştir. Zahmetler ve acılar, manevi bir lezzetin kapısıdır, çünkü hiçbir meşakkat karşılıksız bırakılmayacak ve boşu boşuna çekilmiş olmayacaktır.

Mademki ölüm yokluk değil, daha güzel bir hayata geçiştir. İnsanı öldürecek ölüm arslanı, ebedi saadete götüren bir ata dönüşmüş sayılır. Ayrılık ve yokluğa gitmek, zaten yoktur. Sadece, eski manzaraların gitmesiyle, yeni manzaraların birbiri arkasına gelmesi ve bir film şeridine takılmış gibi gösterilmesiyle, seyir manzaralarının tazelenmesi vardır. İki temel insani yönümüz olan acizliğimiz ve fakirliğimiz, yani tehlikelere karşı gelmekte kuvvetimizin ve ihtiyaçlarımızı elde etmekte imkânlarımızın yetersiz kalması, artık dert olmaktan çıkar. Manevi yaralarımız şifa bulur ve imanın getirdiği iki ilaçla dert, dermana dönüşür.

O iki ilacın biri, sabır ve tevekküldür. Kudreti nihayetsiz ve hiçbir şeyi gayesiz, hikmetsiz, faydasız yapmayan ve karşılaşacağımız her tehlikeyi ortadan kaldırmaya gücü yeten ve daha da güzel olanı, her hadiseyi bizzat kendisinin yarattığını bildiğimiz şefkatli birinin kudretine dayanmak, hikmetine (yani abes, anlamsız, gereksiz, maksatsız ve faydasız iş yapmayacağına) inanıp güvenmek, nasıl etkili bir ilaçtır! Deneyin ve görün!

Diğer ilaç ise, ihtiyaçlarımızı şükür ve kanaat ile istemek ve dua etmektir. Bizi şefkatle besleyip rızık verenin rahmetine güvenmektir. Bu dünyanın, ağırlandığımız bir misafirhane olduğunu gösteren iman gözüyle bu hayata baktığımızda, ihtiyaçlarımız ne anlam ifade edecektir?

Biz kendi kendimize, yalnız başımıza bir hayat mücadelesi vermiyorsak, tam tersine her şey bize hizmetkâr kılınmış ve bu dünya bizim için özel olarak dizayn edilmişse; ihtiyaçlarımızın varlığı, onların karşılanması için sebep ve gerekçe olacaktır sadece. Muhtaçlık düzeyimiz ne kadarsa o kadar (yani muhtaçlık düzeyimizi idrak etmemiz ölçüsünde) nimete sahip olmamız anlamına gelecektir.

Evet, muhteşem bir sofrada ağırlanan bir insan, aç kalırım diye korkmaz, önümden kaşığı alırlar diye tedirgin olmaz. Belki yemeklere olan ihtiyacı, yani açlığı nispetinde o sofradan lezzet alır ve istifade eder. Böyle bir sofrada muhtaç olmak, lezzet verir.

İnsanı, ebedi hayata olan uzun yolculuğunun sonunda, aslî vatanı olan cennete güven içinde götürecek bilet ise, namaz kılmak ve yedi büyük günahı terk etmektir.

Gerçekten de, akıbeti belirsiz olduğundan karanlık görünen bu uzun yolda, hiçbir bilim ve felsefe, hiç bir dünyevi makam, bilgi ve beceri veya akademik uzmanlık bir işe yaramayacaktır. Bunların, ancak bu dünyada kıymeti vardır. Bu sayılan kazanımlar, imanî bir yaklaşımla âhirete basamak veya vesile yapılmış ise, ancak o itibarla değerli sayılacaktır. Bu hayat gidiyor, yerine başka bir hayat geliyor. O halde, dünyevi makam ve bilgisi en yukarda olan birisi de, dinin teklifine karşı ilgisiz kalamaz ve ihtiyacı yokmuş gibi dini lüzumsuz göremez. Böyle biri, “ölümden sonra ne yapmayı düşündüğünü” veya “ebedî hayatındaki rahatı ve keyfi için ne gibi çalışmalar yaptığını” kendine sormalı.

Hayatın ve ölümün inkâr edilmez gerçekleri karşısında, namaz kılmanın ve yedi büyük günahı terk etmenin (sağladığı neticeler ve faydalar yönünden) vazgeçilmez derecede gerekli olduğu açıkça görülüyor.

Dinin gösterdiği ve teklif ettiği hayat tarzı yerine, gayr-ı meşru lezzetlerle “hayatını yaşamak ve gününü gün etmek” isteyen insan, önce ölümü öldürmeli, kabir kapısını kapatmalı, insanlığın her an karşı karşıya kaldığı ihtiyaçlarını ve tehlikelerini ortadan kaldırmalı, ayrılıkları ve yok olup gidenleri durdurup, bu dünyayı korkusuz ve üzüntüsüz olarak daimi kalınacak bir yere çevirmeli.

Ancak ondan sonra, dünyadaki her çeşit lezzeti tatmak, günahı işlemek ve ölçüsüzce bir hayat yaşamak, anlamlı ve makul olabilir ve adına özgürlük denilebilir. Böylesi hürriyet, ancak nefsin rezil isteklerine köle olmaktır.

Asıl, mü’min hakkıyla hürdür. Çünkü her şeyden korkmaktan ve her şeye karşı muhtaç kalmaktan özgürleşmiştir.

Burada şöyle bir hayat felsefesinden de bahsedelim. Bazıları derler ki: “madem her şey yok olup gidecektir, o halde ne kadar çok şey yaşarsak kârdır”. Yok olup gitmekle neticelenen bir yaşam şekli, sonucu “kâr” sayılamayacak kadar büyük bir zarar ve mahvolmaktır.

Ayrıca, bu dünya hayatının bin sene süren en mutlu hayatının bile, ebedi cennet hayatının bir saatine denk gelmediği ve daha düşük kaldığı haber verilmektedir. Sonucu yoklukla neticelenecek bir yaşam şeklini, böyle ebedi bir mutluluğa tercih etmek, o ebedi hayatı kazanma ihtimali milyonda bir dahi olsa, yine çok büyük bir hata değil midir?

Acaba, hakkındaki sayısız delillerle yüzde yüz derecesinde varlığı ispatlanabilen bir ebedî hayatın delillerine ve gerçekliğine ve o hayatı elde etmenin gereklerine lakayt ve ilgisiz kalmak ne kadar büyük bir hatadır? Ve o ebedi hayat için ciddi çalışmak, ne kadar isabetli bir karardır.

Metin İçinde Geçen Kavramlar Sözlüğü Numaraları:

129-Nâfi: Faydalı.

59-İstimal etmek: Kullanmak.

11-Firak ve zeval sillesi: Ayrılık ve yok olma tokadı.

10-Musahhar, teshir: Emrinde çalıştırma, hizmetkâr etme, büyü gibi tesir altına alma.

30-Sâni: Sanatkâr, yaratıcı.

46-İstinad: Dayanmak.

12-Havf etmek: Korkmak.

7-Eda-i feraiz ve terk-i kebair: Farzları yapmak ve büyük günahları tek etmek.

3-Fısk ve sefahet, lehviyat: Günah ve gayr-ı meşru eğlenceler.

58-İzale etmek: Gidermek.

55-Hidayet: Allah’ın insanların kalbine ilham ettiği hak yolu arama hissi ve arzusu.


[A]  Allah’ın varlığına ve birliğine ve âhiret gününe îmân ettim.

[B] Tılsım-ı müşkil-küşa: Zorlukları açan sır. Nâfi: Faydalı. Tiryak: Panzehir. İnkıyad etmek: İtaat etmek. Revnakdar: Parlak. Zâd-ı âhiret: Âhirete hazırlık malzemesi, azık.

[C]  Me'yusane: Ümitsizce. İstimal etmek: Kullanmak. “Sana müsahhar”: Emrinde, hizmetinde.

[D] Müskir: İçecek. Tayinat senedi: Yeme-içme ihtiyaçlarının kalınacak mekân tarafından karşılanacağına dair serbest konaklama belgesi.(otel misafirlerine verilen renkli bileklikler gibi. İşte namaz, gidilen ebedi diyarda o renkli bileklik gibidir. Hem de cennet sarayına giriş biletidir.)

[E] Mürur-u zaman: Zamanın geçmesi. Mu'cizat-ı nakş: Mucizeli nakışlar. Havarık-ı kudret: Kudret harikaları. Tecelliyat-ı rahmet: Rahmetin görünmesi faaliyetleri. Kemal-i lezzet: Tam bir lezzet. Temaşa: Seyir. Ayinelerin tebeddülü: Aynaların değişmesi.

[F]  “(Allah bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117

[G]  “(Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musibet geldiğinde,) ‘Biz Allah’ın kullarıyız; yine Ona döneceğiz’ (derler).” Bakara Sûresi, 2:156.

[H] Ârif-i billah: Allah’ı bilen. Mehafetullah: Allah’tan korkmak. Telezzüz etmek: Lezzet almak.

[İ] Allahım, kalbimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Allahım, kendimizi daima Sana muhtaç olduğumuzu hissetmekle bizi zengin eyle; Senin rahmetine ihtiyaç duymamakla bizi fakir düşürme. Biz kendi güç ve kuvvetimizden vazgeçip Senin güç ve kuvvetine sığındık. Sen de bizi, Sana tevekkül edenlerden eyle. Bizi nefsimize terk etme. Bizi hıfzınla koru. Bize, erkek ve kadın bütün mü’minlere rahmet et. Kulun, peygamberin, yüce katından seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, sanatının sultanı, inâyetinin pınarı, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisanı, rahmetinin timsali, yaratıklarının nuru, mevcudatının şerefi, pek çok olan mahlûkatının içinde birliğinin kandili, kâinatının tılsımının keşfedicisi, rubûbiyet saltanatının ilâncısı, râzı olduğun şeylerin tebliğcisi, isimlerinin definelerinin tanıtıcısı, kullarının öğreticisi, kâinatının delillerinin tercümanı, rububiyetine ait güzelliklerin aynası, Senin görünüp gösterilmene vesile olan habibin ve âlemlere rahmet olarak gönderdiğin resulün olan Efendimiz Muhammed’e, bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan nebî ve resullere, mukarreb meleklerine ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle. Âmin.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.