1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Vücub ile tecerrüd
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Vücub ile tecerrüd

A+A-

İkinci Şua’yı anlamak-22

İkinci Şua’nın evvelinde bulunan Otuzuncu Lem’a içinde ilerlemeye devam ediyoruz. Dördüncü Nükte’nin Dördüncü İşeretinin Birinci Noktası içinde bulunan ve Yedinci Şua’da İslamiyetin en mühim esası ve imanın en derin medarı ve tevhidin en büyük temeli olarak tavsif edilen bir mes’ele içindeyiz ki mesele de budur:

Gözümüz önünde bulunan bu kainatta fiilleri ile tasarruf eden Zât-ı Kadîr’in kudretine nisbeten Cennetin yaratılması bir bahar kadar kolay ve bir baharın yaratılması da bir çiçek kadar kolaydır. Bununla beraber; bir tek çiçeğin san’atındaki güzellikler ve yaratılışındaki letafet bir bahardaki kadardır.

Hatta; Otuz İkinci Söz’de “Eğer bir çiçekte Esmayı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan; Cennet’e bak, bahara dikkat et, zemin yüzünü temaşa et.” Denildiğine nazaran anlıyoruz ki; Cennetin tüm mehasinini bir çiçekte okumanın yolu var. Zira o süslü çiçek Cennet’i yaratan Zât’ın ef’alinin eseridir ve o fiilleri ve arkasında (bizim gidiş yolumuza göre arkasında) Esmayı okutturur. Bu okuma melekesini kazanmadı isek Cennete bakacak gözümüz olmalı ki o mehasini anlayalım. Demek Risale-i Nur, bu içinde bulunduğumuz vücut mertebesinde iken Cennet’in mehasinini buradaki eserlerde okumayı öğretiyor. İşte diyor; Cenneti yapan Zat burayı da yaptı ve aynı isim ve fiillerin eseri olarak yaptı. Gözünü açıp bak ki Cennetin san’at ve mehasinini şu süslü nazenin çiçekten oku. Farklı olarak, burada hikmet önde iken orada kudret önde olacak.

Şimdi konumuza girebiliriz. Her şeyin bir şey kadar kolay olmasının ve bir şeyin de her şey kadar san’atlı olmasının sebepleri ve hikmetinin sırlarını evvelki yazılarımızda işlemiştik. Şimdi bu hakikatin sırrı üzerinde duracağız ki üç şeydir. Daha önce madde madde yazdığımızdan direk birincisi yani; vücub ile tecerrüd ile başlıyoruz. Her zaman ifade ettiğimiz gibi; evvela kitaptan orijinal metnin okunması istifade ve istifazanın şartıdır. Bu konu Yirminci Mektubun Onuncu kelimesi içindedir.

Metni tahlil ettiğimizde, içinde yedi ayrı konu başlığı nazarımıza görünüyor:

1.  Vücud mertebeleri muhteliftir

2.  Vücud âlemleri ayrı ayrıdır

3.  Vücudda rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücudun bir zerresi, o tabakadan daha hafifi bir tabaka-i vücudun bir dağı kadardır ve o dağı istiab eder

4.  Temsil (kuvve-i hafıza ve ayine misali)

5.  Vücud rüsuh peyda ettikçe, kuvvet ziyadeleşir; az bir şey çok hükmüne geçer

6.  Vücudun rüsuh-u tam kazanması ile cüz’i bir cilvesi, sair hafif vücud tabakalarından çok âlemleri çevirebilir

7.  Şu kainatın Sani-i Zülcelali Vacib-ül Vücuddur. Yani:

a.  Vücudu zâtidir

b.  Ezelidir, ebedidir

c.   Ademi mümtenidir

d.  Zevali muhaldir

e.  Vücud tabakalarının en rasihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Diğer vücud tabakaları O’nun vücuduna nisbeten gayet zayıf bir gölge hükmündedir.

Bu yedi mesele üzerinde uzunca durmak bir kitabın vazifesi olabileceğinden bazıları üzerinden kısa izahlarda bulunacağız.

Bir vücud tabakasının bir zerresinin, daha hafif vücud mertebesinin bir dağını içine alabilmesi, vücud tabakalarının ve âlemlerinin ayrı ayrı olması iledir. Her vücud mertebesinin kendi âlemine has özellikleri vardır. Tüm vücud mertebelerini sayabilmekten aciziz. Zira her bir ismin cismaniyet âleminden tâ kab-ı kavseyn’e kadar hadsiz mertebeleri vardır. İsimler dahî hadsizdir. Cevşen’deki 1001 isim haricinde de isimler vardır ki bir kısmı Efendimiz’e bildirilmiş. Allah’ı bilme mertebelerinin nihayetinden sonra bile hadsiz tecelliyat âlemleri vardır.

Nuranî olması sebebi ile çok müşkül meseleleri anlamamıza yardımcı olan güneş üzerinden “vücut mertebeleri” ne bakmaya çalışalım. Mesela; semadaki güneş bir ayinede aksettiğinde, semadaki güneş ile ayinedeki güneş arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardır? ayinedeki güneş de, ayinenin kabiliyetine göre az veya çok ziya ve hararet verebilir. Bununla beraber ayinedeki güneş seyyareleri etrafında döndüremez, dünya onun cezbesine kapılıp da etrafında dönemez. Peki ayinede görülen güneş değil midir? Evet, güneştir fakat güneşten farklı bir vücudu vardır. Güneşte bir değişiklik olsa, ayinedeki güneş değişir fakat ayinedeki güneş semadakini etkileyemez. Demek semadaki güneşin vücudu, ayinedeki güneşin vücudundan daha rasihtir.

Şimdi bir mertebeye daha bakalım; ayinedeki güneşin fotoğrafını çekelim ve onu bir fotoğraf kağıdı üzerine basalım. Kağıttaki bu güneş bize ısı ve ışık verebilir mi? elbette veremez. Güneşe benzeyen tek yanı vardır o da görüntüsü. Aynı bizim ile ayinede bizim aksimiz arasındaki tek benzerliğin sureten olması gibi. Çoğumuz ayinede kendimizi gördüğümüzü düşünürüz fakat aslında o ayinedeki ve bize sureten benzeyen görüntü misal âlemine ait bir mahluktur. Bizden bütün bütün de ayrı değildir, genelde biz ne yaparsak o da ona göre şekil alır. Onun kayyumu bizizdir. Maddeten ise bizim ruhumuz gibi latiftir. Bizim cesedimiz cinsinden değildir. Yani; biz başkayız, ayinedeki görüntümüz başka. Biz su içeriz, o içemez.

Güneş misalimizde de üç ayrı vücud mertebesi gördük. Bunlardan hangisi daha rasihtir? Elbette semadaki güneşin vücudu daha rasihtir. Diğerlerinin de kayyumu odur. Diğer vücutlar ona nisbeten ârazî vücutlardır. Âraz ne demek? iki elimize ‘cevher’ der isek mesela, iki elimizi birbirine hızlıca vurduğumuzda çıkan sese de “Ârazî vücut” diyebiliriz. Yani; varlığı bir başka varlığın vücuduna bağlı olan ve o olmadan var olması imkansız olan vücud da diyebiliriz. Aynı Vacib-ül Vücud’a nisbeten diğer tüm vücud mertebeleri gibi.

Vücud-u Vacib’e nisbeten mahlukatın vücutları hafif, zaif, hâdis, arızî, kararsız ve kuvvetsizdir. Mahlukat içinde bile rüsuhu olan vücud mertebesi daha hafif mertebeden çok vücutları içine alabilir iken hiç Vacib-ül Vücudun, Vücub-u Vücudu için bir engel olabilir mi? ve bir zerre, bir hal, bir keyfiyet O’nun kudret ve iradesi haricinde olabilir mi?

Yirminci Mektub’daki ayine ve kuvve-i hafıza misalleri harikadır. Seksen yaşında birinin kafasındaki hardal büyüklüğünde yer işgal eden hafızası içinde seksen yıl yani; 28 800 gün yani…. dilerseniz dakika ve saniye hesaplarını da yapabiliriz.. hafızasında kayıtlıdır. Üstelik sadece yaşanan hadise değil, onunla ilintili olan bir dizi bilgi de kaydedilmiştir. Sesler, kokular, renkler, hisler ve saire gibi. Eğer bu kuvve-i hafızada icad kuvvesi olsa idi seksen yıl üzerinde dilediği gibi oynama yapamaz mıydı? Dilerse seksen yılı bam başka bir hale koyabilirdi.

Ayine misali de buna benziyor. İçinde bir şehir bulunan bir parça ayine düşünelim; nasıl olup da bir parçacık ayinecik bir şehri içine alıyor? Çünkü âlem-i şehadetin vücudu, âlem-i misalin vücudundan daha rasih. Bu nedenle şehadet aleminden bir küçük ayinecik, misal âleminden koskoca bir şehri içine alabiliyor. Bu ayinenin de eğer kuvve-i icadiyesi olsa koskoca şehirde tasarrufda bulunabilirdi. Onu istediği gibi çekip çevirirdi.

Gördüğümüz gibi, vücud rüsuh peyda edip mesela misal eleminden şehadet âlemine terfi edince, misal eleminden çok şeyleri içine alabildi.

İnsan, kainatın bir küçük numunesi olduğuna göre; bizim vücudumuzda pek çok vücut mertebeleri var. doğrusu biz kitaplardan öğrenmeye çalıştıklarımızı ancak iç âlemimizde gözlemleyebilirsek hakikaten öğrenmiş olabiliriz. Aslında eğitim dediğimiz de “içimizdekini harekete geçirmek” değil midir? Allah, şefkat gibi bir duyguyu bizim içimize koymuş olmasa acaba kaç cilt kitabı ezber etmekle şefkatli olmayı öğrenebiliriz? Adem Aleyhisselam’a Allah’ın öğrettiği Esma Taliminin peşine düşmez isek şeytan bize galebe çalmaz mı? İnsanı melekten üstün kılan da bu talim değil mi? Kemal sıfatlara ayine olamaz isek, hakiki insan olabilir miyiz ve hamd edebilir miyiz?

“Hamdin en meşhur mânâsı, sıfât-ı kemâliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, insanı, kâinata câmi bir nüsha ve on sekiz bin âlemi hâvi şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-i Hüsnâdan herbirisinin tecellîgâhı olan herbir âlemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.

Eğer insan, maddî ve mânevî herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecellî eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir âyine olur. O vakit insan, ruhuyla, cismiyleâlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder. İşte bu cihetle, insan, sıfât-ı kemâliye-i İlâhiyeye hem mazhar olur, hem muzhir olur.”[i]

Gayb ve şehadet âlemine hülasa olmak mahluk âlemdeki tüm vücud mertebelerini  de içine almak değil midir? Sema ve arzın yaratılış aşamalarının anlatıldığı seb’a semavat meselesinde de Hz.Ali (ra)’nin “insan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür” sözüne yer veriliyor.

Mahlukatın tabakaları söz konusu olunca arş ve sema kavramları da gündeme gelir. Mirac-ı Ekber’de bütün mahlukat tabakalarının kendisine gezdirildiği Efendimiz aleyhissalatü Vesselam her bir sema tabakasında bir peygamber ile ve o tabakada Hâkim olan isme azam mertebede mazhar olan peygamber ile görüştüğünü diyor. Bu; o isme bir mahluk tarafından yapılabilecek ayinedarlığın yani mazhariyetin doruk noktasını ifade eder ki, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın Kudüs’te Mescid-i Aksa’da tüm peygamberlerin imamı olması da bütün o peygamber kardeşleri tarafından yapılan mukabeleyi tek başına her mertebede yerine getirmiş olmasının da bir delilidir.Efendimiz’in, bütün kemal sıfatlarla mevsuf olması, bütün mertebelerdeki tüm ayinedarlığı yapması iledir. Bu da yapılması mümkün bütün ubudiyyeti yapması demektir. Yani her ne ki bir insan ibadet olarak onu yapabilir, işte onu en evvel ve en ekmel yapan Efendimiz’dir. Kab-ı kavseyn olarak adlandırılan, imkan ve vücub ortası diye tanımlanan ve sadece Efendimiz’e has olan makam da bir cihette bunu ifade etmektedir. Bu mertebede kulluk yapan birinin ise Rabbine, hem de Alemlerin Rabbi olarak muhatap olduğu Rabbe “Seni hakkıyla bilemedik” hitabı çok manidardır. Ne kadar yaklaşılır ise yaklaşılsın tam olarak bilinmekten münezzeh olan bir Rabb. Bir “mevcud-u meçhul”.

En rasih, en esaslı, en kuvvetli, asla adem kendisine yanaşamayan, bir başlangıç ve bir nihayetten münezzeh olan, en mükemmel vücud mertebesi Vacib-ül Vücud’un vücududur. Bundan sonra imkan ile vücub arası olarak tarif edilen ve Peygamberimize has olan makam gelir ki; Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam bu makamda olmakla beraber en ziyade tekrar ettiği yemini budur: “Muhammed’in nefsi kudret elinde olana yemin olsun ki…” inşaAllah İkinci Şua’ya vardığımızda bu yemin üzerinde duracağız. Zaten bu yeminin ve bir ayet-i kerimenin ilhamı ile bu Şua yazdırılmış.

Bir de ulvî ve süflî vücud mertebelerinden bahis var ki; bunu da kendi nefsimizde görebiliriz. Mesela Risale-i Nur derslerini dinlerkenki biz ile biri ayağımıza bastığındaki biz aynı biz miyiz? Bir öfke nöbetinin içindeki biz ile namaz kılarken ki biz ne kadar da farklı değil mi? demek biz bir tek kişi iken birbirinden pek uzak ve pek farklı vücud âlemlerinin etkisinde olabiliyoruz. Kâh bir meleğin ilhamının peşinde giderken bir de bakıyoruz ki bir dessas şeytana aldanmışız. İnsan olmak da böyle bir şey değil mi? en yüksek dereceye de çıkabilir en alçak derekeye de inebilir. Ahsen-i takvim sırrı da burada. Öyle mükemmel bir yaratılış ki; kendi ihtiyarı ile melekleri de geçebilir, şeytandan aşağı da inebilir. İsteğine göre ya evliyalara ya şeytanlara arkadaşlık eder. Cismine hükmeden ise ruh ve kalbidir. Ruh, cesetten daha rasih bir vücuttu ve cismi sevk ve idare eder. İnsan, kıymetli olan ruh ve kalbini cismine hizmetçi eder ise ve onda hükmeden sadece madde ve maddi olan olur ise; hizmetçisine hizmet etmek, ruhu hasta eder. Allah’a kaçmanın da yolunu bulmaz ise bütün bütün darda kalır.

Bir çok vücud mertebelerini tadıp tanımamızın hikmeti de Vacib-ül Vücud Zât’ı tanımak için değil midir? Farklı farklı mertebelerde O’na muhatap olabilmek için değil midir? Tüm mertebelerde seyr-i süluk eden Efendimiz’e benzeyebilmek için değil midir? O’ndan uzak olmanın eleminin acısını hissedip de yana yakara yakınlığını hissettirmesinin duasını edebilmek için değil midir?

Marifetullah yolunda ilerlerken “vacib-ül vücud” olarak Allah’ı zikretmiyoruz ve Allah, Rahman, Rahim…diyoruz. Zira “vücud” sıfatı O’nun sıfat-ı ayniyesidir ve selbî sıfatlarındandır. Yani; o vücud karşısında başka vücud olamaz. Yokluk ancak O’nu gösterir. Zâtî sıfatlar üzerinden bir tefekkür yolu bilmiyoruz. Mesela; yarattıklarından hiç birine benzemez yani “muhalefetün lil havadis” tir. Biz ise mahluklar ile bulunuyoruz ve mahlukatından yani eserlerinden hareketle tanımaya gayret ediyoruz. “Yarattıkları gibi olmayan”üzerinde tefekkür etmemiz muhal. Bu sebeple de tefekkürümüzün nihayeti “sıfat sahili”ne kadar gidebilir. Temsillerle baktığımız ise şuunatıdır. Şuunat da ayrı ayrı. Ef’alin şuunatı, Esma’nın şuunatı, Zâtının şuunatı gibi.

Çok vücut âlemleri ile ilgili Risalelerin çeşitli yerlerinde çeşitli parçalar var. Cennet Bahsindeki cismaniyet ile ilgili kısım özellikle dikkate değer. Esasen dikkate değmeyecek bir bahis de Risalelere girmemiş desek yeridir.

Mahluk vücutlar içinde, rasih olan vücud mertebesi ile hafif olan vücud mertebeleri arasında bu denli fark oluyor ise; hiç ama hiçbir vücud mertebesi ile kıyasa gelmeyen Vacib-ül Vücud’un vacib olan kudretine karşı bir şey nazlanabilir mi? tüm vücud mertebelerinin kaffesini birden en küçük ayrıntısına kadar idare etmek hiç ona zor olur mu?O kudret için Cenneti yaratmak bir çiçek kadar kolay olmaz mı? bütün Esma ile mevsuf olan o Kudret sahibinin tüm yarattıklarında mükemmel bir san’at bulunmaz mı?  zira mevcudat ile alakası hallakiyettir, yani mahluk ile Allah arasındaki irtibat, onları yaratıyor olması hasebi iledir. Yaratması da ilim, irade ve kudreti iledir. İlim, irade ve kudreti ise tüm isimlerin de kaynağıdır. Dolayısı ile yarattıklarında tüm isimlerin eserleri görünecektir. Hikmet ve mazharların kabiliyeti ise bir had koyacak ki mertebeler ortaya çıksın. Cennet’te ise tüm mertebeler beraber zuhur ediyor. Öyle ise Cennet ucuz değil çünkü, tüm o mertebeleri algılayabilecek cihazımız burada açılacak ki orada görsün. Aynı ana karnındaki bebeğin gözlerinin bu dünya için verilmesi gibi Cennet’te kullanacağımız pek çok cihazlar burada gelişiyor. Bu dünyada ise bunların karşılıkları olamayacağından sabırla Cenneti beklemekten başka yapacak bir şey yok. Zira bu dünyada hakiki insanın latifelerini tatmin edecek nesne yok. Burada mutmain olmanın tek yolu Allah’ı zikretmek, Allah’a ait manaları tefekkür etmek ve bunları yapanlarla beraber olmak.  

Dikkate şayan bir nokta daha var ki, Allah böyle bir Allah olmakla beraber, azamet ve kibriyası ve ceberutu ile beraber bize diyor ki: “kulum, sen neyi istersen seni o yolda yürütürüm, ne için cüz’i ihtiyarını sarf edersen senin için onu yaratırım” evet “kim ihlas ile ne isterse verilir”. Hakikaten hayret etmemek elde değil. İnsan kıymetini ararken bunu nazara almalı ve kim bana bakıyor ve kimin huzurundayım şuurunu elden bırakmamalı ki ihlası bulabilsin.

Vahdet’ül vücut mesleği ile ilgili konular da bu konu içinde yerini alabilir. Zira o meslekte gidenler sadece zâtî isimlere nazarlarını hasr etmişler ve öyle bir Vacib-ül Vücudun karşısında hiçbir vücud mertebesinin haddi değil ki var olabilsin. Öyle ise hiçbir şey yok sadece O var deyip “Lâ mevcude illa hu” demişler. Risale-i Nur, bu meseleyi tam halletmiş. O meşrep sahiplerinin nazarlarını hasr ettiği “Mevcud, Ehad..” gibi Zâtî isimlerden başka, Allah’ın pek çok fiili isimleri de vardır ve bu isimler hakiki mazharlar isterler; Rezzak ismi merzukları ister, Şafî ismi müşeffiler ister ila ahir. Halbuki vücudun ayinesi yok olmakla daha iyi ayinelik eder, sadece zâtî isimler nazara alınınca elbette hiçbir şey yok, sadece O var demek icab edecek. Bu ise, Kur’an’ın sarahatini incitir zira Kur’an mahlukattan bahis ediyor ve onlar yok değiller. Allah’ın ibkası ile bir devamları var ve Allah’ın tesbitiile bir sübutları var. Bu uzun konuya da bu kadar değinmiş olalım.

Bir dahaki seferimizde “mahiyetinin mübayeneti ile adem-i takayyüd” konusu üzerinde çalışacağız inşallah.



[i] İşârât-ül İ’caz s. 17 Envar N.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum