Tanrılar Ölür, Allah Ölmez

Nihilist Felsefe kurucusu sayılan NietzscheTanrı öldü!” dediğinde dünyanın özellikle bizim Ateist ve Materyalist çevrelerimiz mal bulmuş mağribi gibi sarıldılar bu görüşe. Bilim ve Felsefe terimleri ağızlardan çıktığı anda hiçbir sorgulama ve araştırmaya gerek görmeksizin bir inancın yobaz müridinden daha yobaz bir teslimiyetle inanırlar Allah–din-inanç konusunda ortaya atılan aykırı fikirlere.

Oysa hangi filozof olursa olsun düşüncelerini bir takım gerekçelere dayandırarak ve belli bir bağlam içinde ifade eder. Herkes gibi onların sözlerini de Bediüzzaman Said Nursî’nin serdettiği 4 kritere vurarak değerlendirmek şarttır. Ona göre “Bir sözü kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş ve ne makamda (hangi bağlamda) söylemiş?” unsurlarını dikkate almadan söylenenleri bir başka hükme mesnet yapmak hakikati gizlemekten ve cerbezeye düşmekten başka işe yaramaz.

Aslına bakarsak her Batılı filozof gibi Nietzsche de Doğu’nun mütefekkirlerinden ve dervişlerinden istifade ederek kendi ideologyası ve poetikası çerçevesine uyarlayarak felsefî kuramlar inşa etmeye çalışmışlardır.

Bana göre bu filozofların görüşlerini benimseyenlerin onlardan çok farklı yerlerde olmaları ve sadece işlerine gelen yerleri alıp diğer kısımları kaale almamaları gösteriyor ki Felsefe ve Bilim takipçileri bilim ve düşünce aşkından çok kendi önyargılarının peşinden sürüklenmeyi ve başkalarını da sürüklemeyi asıl maksat yapmışlardır.

15 Ekim 1844 yılında doğmuş Nietzsche, daha ilk eğitimini aldığı yaşlarda okulda “küçük protestan papazı” lakabıyla anılıyordu. O derece dindardı. 12 yaşından sonra merhale merhale değişim ve dönüşüm yaşamaya başladı. Yazdığı bir romanda bir delinin ağzından “kiliseler Tanrı’nın mezarı olmuştur” sözünü söyletti. Kendisi “Tanrı öldü!” dedikten sonra bir daha da kiliseye gitmedi.

“Zerdüşt Böyle Buyurdu” isimli kitabında bir dervişin dilinden “Ateş oldum, yanıp tutuştum kendi düşüncelerimden” sözü, bizim Mevlana Hazretlerinin “Hamdım, piştim, yandım!” sözüyle -kes kopyala yapıştır gibi- aynı iz düşümüne sahipken bizim Ateistlerimizin Eteist olup felsefe mangalında et kafalarıyla düşünce yellemeleri hayli ibret vericidir.

Nietzsche, bu alıntıya şu cümlesini ekler: “Gerçekten kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?” Öyle ya, Bilimci geçinen Evrimci-Devrimci kafalar at gözlüğü ile hiç değişmeden kendi putlarını kendi yaparak pagan kültürü gibi izm safsatalarından yana hiçbir sorgulama yapmazlar-yapamazlar. Yapanlara da ortaçağ papazları gibi saldırırlar.

Nietzsche bir başka yerde “Sadece bir aptal sürekli taşlara ve insanlara takılır” derken sanki bunları kastetmiştir. Narsist egolarıyla ve tabularıyla taşlaşmış heykellerin ve putlaştırılmış insanların önünde eğilmelerine rağmen secdeye giden bir mümini küçümsemeleri hep bundan dolayıdır. Orijinalinde takılma fiili nasıl geçer tahkik edemedim ama takıntı olması ihtimali oldukça yüksektir bize göre.

Günün birinde beni aziz ilan etmelerinden korkuyorum. Aziz olmaktansa soytarı olmayı yeğlerim” diyen Filozofumuz, yarı tanrı haline getirilenlere hiç mi ders olmaz acaba? Aslına bakarsak okuduğum onlarca Ateist kitaplarında Tanrı inancını eleştirme bahsinde malzeme olarak yüzde 90 oranında Hristiyanlık inancındaki Tanrı teolojisi kullanılmıştır. Özellikle Ortaçağdaki Skolastik Felsefe ve Engizisyon mahkemeleri Ateistler için uygun bir ekmek teknesidir. Onlar tanrının oğlu haline getirilen Hz. İsa’dan (as) başlayarak Krallarla -Papalığın işbirliği içinde insanlığı nasıl sömürdüğü gerekçesini ileri sürüp o boşluğa Ateizmi suhuletle yerleştirerek fikirlerini pazarlarlar.

Batı’daki Aydınlanma akımları tabiidir ki Papalığı ve putlaştırmayı yıkarak fıtrattaki hakikatlere bir nebze de olsa yaklaşmışlardır. Bundandır ki kiliseye bağış karşılığı veya Haçlı Seferlerine katılırsa günahları affedilip cennette parsel sahibi olacağını vaad eden Katolik inancına karşı çıkıp Papazların ruhbanlığını tanımayan Protestan mezhebi diğerlerine göre daha yüksek ölçüde yaklaşmıştır. Nietzsche’nin Protestan papazlığından geldiğini unutmayalım.

Batı’nın Ateistlerini okuyan bizim Eteistler İslam ve Müslüman kavramlarını eleştirirken sadece Din terimini İslam; Papa terimini Hoca-İmam şeklinde iltibas ve iktibas ederek tarihin en büyük yanlışını ve eblehliğini sergilemişlerdir. Bu konuda Cumhuriyet Dönemi romanlarımıza ve Yeşilçam filmlerimize bakmak yeterlidir sanırım. Neticede “Tanrı Öldü!” lafını imbikten geçirmeden Nietzsche’yi kendilerinden bilen Eteistlere şunu hatırlatmalıyım ki Nihilist filozofumuz Kelime-i Tevhidin ilk yarısını hem diliyle hem de aklıyla tasdik etmiştir. “Lâ ilahe… Tanrı yoktur…” demiş devamını kalbiyle getirememiştir. Burada ölen Tanrı, putlaştırılan insanlar ve aslını kaybetmiş Hristiyanlığın putlaştırılmış Tanrısıdır. Allah değil işte o tanrılar ölmüştür. Fazla iyimser olduğumu iddia edeceklere Nietzsche’nin şu sözlerini aktarmam yeterlidir bence.

Tevhid dini İslamiyet ve İslam Medeniyeti hakkında “Haçlılar aslında önünde diz çökmeleri gereken asil ve yüksek bir kültüre karşı savaşmışlardır” der.

“Deccal” isimli kitabında “Eğer İslam Hristiyanlığı küçük ve hakir görüyor idiyse böyle görmekte bin kez haklıydı. Çünkü İslam, insanı yüceltir ama putlaştırmaz. Neden mi? Çünkü İslam kültürü asil bir kültürdür. Zira İslam, kültürünün temellerini insan fıtratına borçluydu” der.

İnsanlık tarihi kadar eski inkarcılık ve ateizm günümüzde yeni kelime ve terimlerle makyajlanmış ve “Tanrı yok, insan olarak herkes-her birey tanrıdır. Bizi Tanrı yaratmadı uzaydaki yıldız tozlarından oluştuk” şeklindeki Ateist ve Eteist görüşleri bilimsel inanç zannedenlere Nietzsche’nin şu nasihatını okumalarını tavsiye ederim: “Gönül huzuru ve mutluluğuna kavuşmak istiyorsan inan; yok hakikatin talebesi olacağım diyorsan sorgula!”

Genel olarak Nietzsche, üst insan kavramını geliştirmiş bir filozof olarak tanınır. Üst insanın tüm evrenin amacı ve sebebi olduğunu ileri sürerek “Üst insan insanlığın amacıdır” der. Bu tesbitinin ne kadar da İslam dinindeki “Kâmil İnsan-İnsan-ı Kâmil” kavramına benzediğini ve “Rabbim beni en güzel edeple terbiye etti” buyuran insanlığın en kamil-en ekmel nümune-i imtisali sayılan Peygamber Efendimizin (asm) siretini ne kadar da ibret verici şekilde hatırlattığını düşünelim. O’nun davası olan “Lâ ilâhe illallah”taki hakikate dayanarak “Tanrı/lar ölür ama Allah ölmez” gerçeğini bir kez daha dile getirmemiz bundandır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
11 Yorum