1. YAZARLAR

  2. Metin KARABAŞOĞLU

  3. Şirk-i hafî nerelerde?
Metin KARABAŞOĞLU

Metin KARABAŞOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Şirk-i hafî nerelerde?

A+A-

Mü'minleri tedirgin eden bir kelimedir ‘şirk-i hafî.’ Şirk her haliyle tedirgin edicidir de, ‘hafî’si daha bir tedirgin eder.

Şirk mü’minleri tedirgin eder; çünkü bütün sistemi çökertir. Tevhid Allah’ın varlığına ve birliğine saf, tam, katışıksız bir iman ise eğer, şirkin ‘azıcığı’ bile bu katışıksızlığı bertaraf eder. Şirk kalbin tevhid cihetindeki sâfiyetinin yitimidir; akıl için ise Hâlıkı mahlukla karıştırma gibi bir büyük yanılgıya delâlet eder. Sonsuzu sıfırla çarpmaya kalkışma gibi bir büyük yanlıştır bu. O yüzden de, Kur’ân’ında “Gökleri ve yeri Allah yarattı” diyor olmakla birlikle ‘münkirlerden olma’ sonucunu doğuran şirke karşı bizi sürekli uyaran Rabbimizin Nisa sûresinde buyurduğu üzere, “Allah bütün günahları affeder; ama şirki affetmez.” Çünkü başka bütün günahlar insanı ‘günahkâr bir mü’min’ haline getirirken, şirk ‘mü’min’likten çıkarır.

‘Şirk-i hafî’nin, yani ‘gizli şirk’in mü’minleri daha bir tedirgin etmesi ise, açık şirkin bir derece ‘teşhis edilebilirliği’ne mukabil, gizli şirkin teşhis, tesbit ve tedavi edilme zorluğudur. Şirk-i hafî, manevî check-up’ları esnasında insanın ‘tarayamadan,’ ‘tesbit edemeden’ geçip gittiği türden virüslere veya tümörlere benzer bu yüzden. İnsanı ‘kalbim tertemiz’ derken bataklığın ortasında, ‘yolum doğru’ derken uçurumun kenarında, ‘imanım sapasağlam’ derken göçük altında bırakabilir.

‘Şirk-i hafî’yi, bugüne kadar insanın kendi nefsiyle yaşadığı bir sınanma olarak düşünegelmiştim birkaç gün öncesine kadar. Nefsin kendini beğenme ve beğendirme halleri, Rabbinin üzerinde gözüken ihsanlarını kendine maletme çabalarını düşünegelmiştim hep ‘şirk-i hafî’ dendiğinde.

Birkaç gün önce Mesnevî-i Nûriye’nin sayfaları arasında dolaşırken karşıma çıkan bir “İ’lem” ise, daha ziyade insanın kendi nefsiyle ilgili zannedegeldiğim gizli şirkin kollektif boyutuna dikkatimi yöneltti. Bu kollektif ‘şirk-i hafî’nin mevcut ve muhtemel tezahürlerini düşününce de, zaman ve zemin itibarıyla beni ziyadesiyle endişeye sevketti.

Bu “İ’lem,” Mesnevî-i Nûriye’nin beşinci risalesi olan “Hubab”da yer alıyor ve şu kısa cümlelerden oluşuyor:

“İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemaatin mesaisine terettüp eden—hasenatı intac eden—semeratı bir şahsa isnad ve ona malederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünki, bir cemaatın cüz-i ihtiyârîsiyle kesbettikleri mahsulatı bir şahsa atfetmek, o şahsın, icad derecesinde harikulâde bir kudrete malik olduğuna delâlet eder. Hatta eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin ilâheleri, böyle zâlimâne tasavvurât-ı şeytaniyenin mahsulüdür...”

İlgili “İ’lem” bu kadar kısa, ifadeleri ise bu kadar açık.

Bu kısa ve açık paragraftan anlıyoruz ki, ‘pek çok insanın emeğinin, himmetinin, gayretinin biraraya gelmesiyle gerçekleşen güzel bir neticeyi tek bir kişiye isnad edip ona maletmek’ insanların işlediği ‘en büyük zulümlerden’ biri. Büyük zulüm; çünkü bir kişiyi hak etmediği derecede yüceltmeye kalkışırken, nice insanı hak ettiği durumdan aşağıya itiyor. Bir insanı ziyadesiyle büyütmek için nice nice insanı aşağılıyor. Zulüm ‘haktan sapmış’lık, ‘haddi aşmış’lık hali ise eğer, ‘büyük bir cemaatin mesaisine terettüp eden’ ve ‘hasenatı intac eden’ meyveleri bir şahsa isnad ve mal ederken, hem birine hakkından ve haddinden fazla vermek, hem başka herkesi hakkından mahrum etmek suretiyle haktan sapıp hadden aşıyor.

Daha da ötesi ve çok daha önemlisi, ‘büyük bir cemaatin mesaisine terettüp eden semeratı bir şahsa isnad ve ona mal etmek’ suretiyle, yalnızca yatay düzlemde bir zulüm işlemekten öte, dikey düzlemde de bir zulmün gerçekleşiyor olmasıdır.

Bir insanlar topluluğunun elbirliğiyle gerçekleşen bir güzel neticeyi tek bir kişiye mal etmekle, o şahsa, ‘icad derecesinde harikulâde bir kudret’ izafe edilmektedir. Yatay düzlemdeki zulüm, böylece dikey düzlemde bir zulme dönüşmektedir. Zira, yalnız Allah’a mahsus sıfatlar, onun yarattıkları içinden bir yaratılmışa atfedilmekte; âdemler içinden bir âdem herşeye gücü yeter, her meseleye yetişir, her ihtiyacı görür, herşeyden haberdar olur, herşeyi bilir gibi; tek başına, yoktan var eder gibi takdim edilmektedir. Bu bakımdan, “Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır.” Büyük bir insanlar topluluğunun beraberce gerçekleştirdiği bir güzel netice tek kişiye mal edildiğinde, işte bu şekilde, bir yaratılmışı yüceltme hesabına sair yaratılmışların hakkı ketmedilip zulmedildiği gibi, o tek kişiye ‘ulûhiyet’ sıfatları izafe edilmekle, Zât-ı Ehad-ı Samed’e karşı da haksızlık edilmektedir.

İlgili “İ’lem”de dikkat çekildiği üzere, eski Yunan’ın şirkâlûd felsefesi, mitolojik kahramanları, nice kavimlerin sanemleri ve vesenleri durduk yerde zuhur etmiş değildir. Arka planında ve mazisinde, ‘bir cemaatın cüz-i ihtiyârîsiyle kesbettikleri mahsulatı bir şahsa atfetmek’ sûretindeki ‘zâlimâne tasavvurat-ı şeytaniye’ ile, o şahsa ‘icad derecesinde harikulâde bir kudrete malikiyet’ izafe etme vâkıası vardır.

Bu dikkate değer “İ’lem”de benim dikkatimi özellikle celbeden, ‘şirk-i hafî’nin yalnızca insanın kendi nefsini yüceltmesi şeklinde değil, başka bir insanın nefsini yüceltme şeklinde de ortaya çıkabildiğini göstermesidir. İşte, ‘gizli şirk’in ‘açık’ örneği: bir milletin, bir ordunun, bir cemaatin, bir diyarın elbirliğiyle gerçekleşmiş bir sonucu bir lidere, bir komutana, bir mürşide izafe etmek...

İlgili “İ’lem”i farkedeli beri, derin bir hüzün ve bir o kadar derin endişe taşıyorum.

İlgili “İ’lem” o çok meraklısı olduğumuz ‘kahramanlar miti’nin basit bir ‘yüceltme’nin ötesinde zihinlerde ciddi ontolojik çatlaklara, yüreklerde ise ciddi itikadî arızalara kapı araladığını bildiriyor.

Ve ben, bir bu “İ’lem”e, bir bu ülkede hep yaşayageldiğimiz ve son birkaç ayda daha yoğun biçimde hissettiğimiz siyasal sorunların düğüm noktasındaki dokunulmaz ‘ortak değer’e bakıyorum.

Sorun zahirde salt siyasal bir sorun gibi görünse de, gerçekte çatlak çok daha derinlerde...

Sorun ontolojik ve itikadî bir temelden besleniyor.

Sözün kısası, Bediüzzaman Said Nursî vakt-i merhununda “Beşinci Şua”yı ‘içtimaî bir bahis’ olarak yazmadı, itikadî bir cehdle yazdı.

“Beşinci Şua ehl-i dinin, bahusus ehl-i ilmin imanını tashih edip kurtarıyor” sözü, bir vâkıanın tesbiti, bir gerçeğin teslimiydi...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
7 Yorum