1. YAZARLAR

  2. Halil KÖPRÜCÜOĞLU

  3. Risale-i Nur’da dünyevîleşmek, kalbin mağlubiyeti-4
Halil KÖPRÜCÜOĞLU

Halil KÖPRÜCÜOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Risale-i Nur’da dünyevîleşmek, kalbin mağlubiyeti-4

A+A-

B- ÖNEMLİ TEMEL İLAÇLAR, ÇARELER

Bediüzzaman hazretleri, yukarıda belirtilenler gibi, eserlerinin hemen her yerinde bunlara çareler üretir. Bütün latifelerimize bu devâları yerleştirmeye, bu virüsün bütün taktiklerine karşı antikor üretmeye çalışır.

Sözlerin hemen başında, Bismillahı her şeyin onun izni ve emriyle halledilmesinin bir parolası olarak o kadar güzel anlatır; bütün varlıkların Allah’ın adıyla faaliyet gösterdiğini o kadar net ifade eder ki siz muvaffakiyeti, saadeti mülk sahibi olan O’nun izni ve marziyâtı dışında aramazsınız bile.

2. ve 3. Sözlerde; dünya hayatındaki saadetin İmân ve İslâm esasları ile olabileceği, dünyevileşme mânâsıyla asla olamayacağı; İslâm’ın hafif kaideleriyle, basit külfetleriyle, insanı mesut eden tarzı, mânâsındaki hafifliği ve rahatlığı ile adeta kaidesiz, sınırsız, seküler yaşayışın, zahiri  hiffeti, yalancı bir rahatlığı arkasındaki, kalbin binler batman minnetler, ruhun hadsiz korkular altında nasıl ezildiği ve feci sonuçları çok net ortaya konur. Dünyevileşen insanların nazarında, bütün terakkiyâta rağmen, dünyanın nasıl mâtemhane-i umumi; insanın firak ve zeval sillesiyle ağlayan, ecel pençesiyle parçalanan aciz, bîçare, kimsesiz başıbozuk; büyük varlıkların da ruhsuz ve müthiş cenazeler haline geldiğini adeta yaşayarak öğrenirsiniz.  

4. Söze göre, dünya huzuru ile âhiretin kazanılması için verilen 24 saatlik her günkü ömür fani olarak harcanamaz. Kabir istasyonundan ta haşre ve ebede uzanan yolculuğun, o namaz ve inanç  sayesinde sürat  kazanması  ve emniyeti söz konusudur ve dünyevileşme ile  bütün saadet yok olabilir. Bediüzzaman’a göre, Dünya ve içindekiler, ileride muhakkak gideceğimiz, ebedi meskenler için lâzım olanları alabilmek için verilmiştir. Ancak bu Risâlenin söylemiyle, ömrümüzün yirmi dörtte birini ahiret hayatına, yirmi üçünü dünyaya harcayabileceğinizi; ibadet etme şartı ve güzel bir niyetle bütün hayatın ibadet hükmünü alacağını anlar; kazanma ihtimali binde bir olan piyango hükmündeki dünya hayatı yerine, yüzde doksan dokuz ihtimalle kazancı kesin olan ebedi bir saadet için çalışmaya karar verirsiniz.

5. Sözde; aslî vazifesi olan tâlim ve muharebeyi esas alan askerin, bu gaye dışında rızıkla ilgili yaptıkları “devletin ANGARYASI” olarak ifade edilir. Normal bir davranış olarak görülür. Dünyayı kesben değil de kalben terk etmenin bir başka versiyonu ortaya konur. Ancak asıl vazifesi olan tâlimi ve harbi terk ederek, çarşıda ticaret için uğraşanın büyük hata yaptığı anlatılır. Burada Bediüzzaman, ”Çünkü anlamış ki, onu beslemek ve cihazatını vermek, hasta olsa tedavi etmek, hatta indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi talim ve cihaddır. “der. Buna uymayan arkadaşına :"Birader, asıl vazifen talim ve muharebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et; o seni aç bırakmaz. O onun vazifesidir. Hem sen âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet, iki vazife peşimizde görünüyor. Biri padişahın vazifesidir; bazen biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazifemizdir; padişah bize teshilât ile yardım eder ki, talim ve harptir."dedirterek, buradaki ana ölçüyü, insanın ana paradigmasını belirler. Eserlerin birçok yerinde bu iddiaların defalarca ispat eder.

7. Sözde, önemli bir vazife için, belli bir hedefe gitmeye çalışan, aslanın kovaladığı, sevdikleri darağacında sallandırılan; sağ ve solundan yaralı bir askere, bütün bunları görmemesi istenerek, eğlence teklif edilmesi misali ile; acz ve fakr ile âlude, peşinde ecelin koştuğu, fani olan sevdiklerinin ölümü karşısında perişan bir insana, sadece dünya lezzetlerini düşündürmenin mantıksızlığını; vicdanlara tesir edecek bir şekilde ifade eder. Bu hallerini görmezcesine, ona  “gel işret edip keyfedelim” diyebilen dessasa “Eğer arkamdaki arslanı (ecel) öldürüp, önümdeki darağacını (ölüm) kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları (acz ve fakr) def edip, peşimdeki yolculuğu(imtihanla geçen hayat) men edecek bir çare sende varsa, bulursan, haydi yap, göster, görelim. Sonra de, 'Gel, keyfedelim.' Yoksa sus, ey sersem! Ta Hızır gibi bu zat-ı semâvî dediğini desin." diyerek dünyevileşme virüsüne çok ciddi ve güçlü bir cevap geliştirir, mü’minlerin istifadesine sunar.

9. Mektupta .”..şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir. Bâki umur-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir” derken harika ölçüler ortaya koyar.

8. Sözde kuyuya düşen kardeşler misâliyle müthiş ölçüler ve aklî bir muvazene sergiler. Dünyadaki acip işlere dikkat çekerek, bu garâip içinde gözünü kapayıp bir şey yokmuşçasına zahiren güzel, esasen perişan yaşayışın yanlışlığını izah eder. Kâinat mescid-i kebirinde Kur'ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim” diyerek genel bir ölçü verir. Dünya hayatının muhtevasındaki garipliklerle "Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acip yolla bir maksada sevk eden kimdir?" diyerek ,kendini tanıttırmak isteyene :"Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum." diyen Bediüzzaman, esasen bu tarzla dünyevileşmenin kökünü kesmekte, temelini yok etmektedir.

Lem’alar’ın başındaki  Yunus  ve Eyyüp AS. kıssalarıyla Allah’ın noksandan, kusurdan mukaddes olduğunu, başa gelen bela ve hastalıklara nasıl bakılması gerektiğini öyle güzel açar ki artık saadetinizi bozacak bir şeyin kalmadığını, dünyevileşmenin yanlışlığını bütün latifelerinizle hissedersiniz.

10. ve 29. Sözlerde Haşir o kadar açık olarak ortaya konur ki hesap günüyle ilgili hiç tereddüdü kalmaz insanın. Artık fâniliği ve mülk sahibinin isteğine göre yaşamamanın sonuçlarını ilmen anlayan birisinin dünyevileşmesi mümkün değildir.

26. Sözde, Kaderi, İmamMübin ve KitabMübini öyle kavrarsınız ve her şeyi bilen, programlayan Allah’ın gücü ve ilmi karşısında hayranlık içinde bir korku hisseder ve en uygun tavrın mü’minâne yaşayış olduğuna karar verirsiniz.

11. Sözün sonunda insanın asıl vazifeleri sıralanarak, dünyevileşme hastalığının idame tedavisi ortaya konmaktadır. Hem verilen nimetler “ibâha suretinde verilmiş, temlik edilmemiştir” ve “İbâhanın düsturlarıyla hareket etmek lazımdır. Emanetler mülk sahibinin istekleri doğrultusunda kullanılır. (Barla–1544)

Bediüzzaman’ın en büyük iş olarak belirttiği ve talebelerinin aslî vazifesi olmasını istediği: “Başkalarının imanına kuvvet verecek tarzda çalışmaktır.” O, asla hodgâm değildir, Bir kişinin cehennemden kurtulması için cehenneme girmeye razı olacak kadar şefkatlidir, diğer-gâmdır. Bu çok önemli bir haslettir. Çünkü dünyevileşmenin en önemli maddesi, hatta mayası hodgâmlıktır. Buna karşı acz ve fakr, şefkatle yoğrulmuş bir tarzı, meslek prensipleri olarak ortaya koyar. (26. Söz-211) Eserlerinin hemen tamamında her şeyin ancak bir vacib’ül vücud tarafından yapılabileceği, sebeplerin aczi ispat edilir. Bunu kavrayan insanlar elbette çok farklı olacak, dünyevî sebeplere değil de, sebeplerin arkasındaki güce, Müsebbib’ül Esbâba râm olacaklardır.

Rabıta-i mevt, İhlas Risalesinin önemli düsturlarındandır. İnsanı kendine getirir. Fani oluş realitesini kavratıp ona göre yaşamasına sebep olur ki, yapılabilmesi halinde, Rabıta-i mevt sayesinde dünyevileşmenin esâmesi bile kalmaz.

Dünyevileşme sınırlarına girmeden dolu dolu yaşamanın ölçüleri, İşarat’ül İcaz’da Sırat-ı Müstakim bahsinde ortaya konur ki bu, tam bir müvâzene hâlidir. Burada ortaya konulan yol, ilmin de, asrın da, aklın da, ehl-i dünyanın da reddedemeyeceği genişlikte bir caddedir, Helâl daire, hakikaten keyfe kafidir.(23. Söz-140)

Bediüzzaman’a göre : “Kur'ân'ın halis bir temsilcisi ise, bir abddir”, kuldur. “Fakat” bu abd “en âzam mahlûkata da ibadete tenezzül etmez; Cennet gibi en büyük menfaat olan bir bile gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. “ Halk şairi Yunus Emre buna:“Cennet cennet dedikleri bir kaç nehir, birkaç huri ./İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni “ diyerek katılmakta; asırlar ötesinden, bütün insanlara ölçü olması için, hâlâ seslenmektedir.

Hem tilmizi mütevazidir, selim, halimdir. Fakat Yaratıcısının, mülk sahibinin  gayrına, onun izni haricinde, ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi onun için hazırladığı uhrevî servetle müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği, dayandığı için çok kuvvetli çok kavîdir. Hem basit menfaatler için değil de yalnız livechillâh, rıza-i İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır. İstinadı, dayanağı kuvvete bedel "hak" kabul eder. Gayede menfaate bedel "fazilet ve rıza-i İlâhîyi" kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine "düstur-u teavünü" esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine "rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder. Hakkın şe'ni ittifaktır. Faziletin şe'ni tesanüddür. Düstur-u teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni uhuvvettir, incizaptır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir.”(12. Söz–50)

Dikkat edilir ise dünyevileşenlerde melekût âlemine ait ölçüler yoktur. Nefse tâbi bir aklın feneriyle yaşamak esastır. Bazıları ise Vahyin, Sünnetin ölçülerine râm olmuşlar, dünyada keyifle yaşayan uhrevîler olarak, kendileri ve diğerleri için iki cihan saadetini elde etmişlerdir. Cenab-ı Hak’ın,  İbrahim Suresi: 3’te: “Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler"  haberine; ahir zaman peygamberi olan peygamberimiz Hz. Muhammed’in ASM. mealen “O devirde iman ateş gibi olacak, elde tutulamayacak, “O zamanda mü’minler sirke içinde yaşayan kurtlar gibi olacak “ ve “Siz onları görseniz kâfir dersiniz, onlar sizi görselerdi, deli derlerdi” benzetmeleri de eklenince işin ne kadar dehşetli bir hal olduğu, olacağı daha iyi anlaşılır.

Halbuki; Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk tâunuyla çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekerâtta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi? “(Meyve–953)

Bu sebeple; Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyet’i içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur'ân'ın i'câzıyla o geniş yaralarını, Kur'ân'ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.” (Kastamonu-1582) Bir başka ifadeyle dünyevileşme çok büyük boyutlardadır, her yere, her şeye sirayet  etmiştir. Ona karşı mücadelede çok teçhizata ihtiyaç vardır.

SONUÇ

Hemen niyaza başlayıp, bütün gücümüzle bağırmalı:

"Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum."(8.Söz) demeli, fiilen de çok büyük gayret içine girmeliyiz.

Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.

-Yani, yalnız Biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.

-Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.

-Biri talep et; başkaları lâyık değiller.

-Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar.

-Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır.

-Biri söyle; Ona ait olmayan sözler mâlâyâni sayılabilir.

Kaynak:2 Ciltlik Risale-i Nur Külliyatı

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum